Peki o peynir nerede? Hani şu sert olan, salataya özel aldığım, dedi Zarife, yarı dolu turşu kavanozunu ve yalnız bir kefir paketini rafta kaygıyla yer değiştirirken.
Kocası, Yusuf, mutfak masasının başında oturuyordu; başını omuzlarına çekmeye çalışırken, suçlu bir bakışla camdan dışarıya baktı. Sonbaharın gri yağmuru camda inatla tıkırdıyordu.
Şey… Ayşe çocuklara sandviç hazırlamış, diye mırıldandı Yusuf, sesi kısarak. Sanki yüksek sesle konuşsa, evin tavanı başlarına yıkılacakmış gibi. Zarife, bir peynir için tartışmaya gerek yok. Yenisini alırız.
Zarife yavaşça buzdolabının kapağını kapattı. Ayakları artık üşümüyordu ama içi fırtına gibi kaynıyordu. Derin bir nefes aldı, ona kadar saydı üç haftadır geliştirdiği alışkanlık, ama etkisi neredeyse tükenmişti.
Yusuf, o peynirin fiyatı bin beş yüz lira, dedi Zarife, duygusuz bir sesle. Bugün projeyi teslim edişimizin şerefine özel bir yemek yapacaktım. Şimdi yine bomboş kaldı. Dün pastırma kayboldu, önceki gün somon bulamamıştım. Biz resmen tuvalete çalışıyoruz, farkındasın değil mi?
Yusuf diş ağrısı gibi bir ifadeyle yüzünü buruşturdu. Utanıyordu; ama aileden gelen akrabalık görev hissi, mantığının önüne geçmişti.
Misafirler işte, Zarife. Evlerinde tadilat var, biliyorsun. Toz, kir, nefes alınmıyor. Nereye gidecekler? Biraz sabret, yakında giderler.
“Yakında” lafı 22 gündür evimizde dolaşıyordu. Başta masumca başlamıştı: Yusufun kız kardeşi Ayşe aramış, evlerindeki ustalar çift odalı dairede parkeleri söküp boruları patlatınca, orada resmen yaşanamaz hale gelmiş. Ayşe birkaç günlüğüne “ne olur bize kapını aç” dedi. Zarife olarak iyi kalpli biri olduğumdan kabul ettim. Sonuçta aileye destek olmak gerek.
Ama üç gün bir haftaya, bir hafta ikiye, derken artık ikinci ayı dolduruyorduk. Bizim üç odalı, zarif ve sakin evimizde şimdi kaos vardı. Ayşe ve kocası Ferhat salonu işgal etmiş, iki oğulları on ve on bir yaşında, şişme yatakta yatıyordu ama tüm eve dağılmışlardı.
Akşamlar bir sınav gibiydi. İşten dönünce, sıcak bir duş ve sessizlik düşlerken, ev tren garı gibi oluyordu. Ferhat haberleri “gerçek ortam”da izlemeyi sevdiği için televizyon son ses açıktı. Banyoda her zaman biri, çocuklar kırk dakika duş alıp litrelik duş jellerini harcayıp yere göl oluşturuyordu ve ben hep çorapla suya basıyordum.
Ama en zor mesele yemekti. İkimiz iyi kazanıyor, kaliteli yiyorduk: iyi et, taze sebze-meyve, güzel süt ürünleri. Bütçe yapıyor, tatil ve neredeyse bitirdiğimiz kredi için tasarruf ediyorduk. Misafirler gelince bütçe çatladı, sonra patladı.
Ayşe, kilolu ve yemek düşkünü biri, mutfağa adım atmıyordu.
Ah Zarife, tadilatla çok yoruluyorum, bütün gün sinirlerim altüst, dedi kanepede üzüm tabağıyla. Sen zaten yemek yapıyorsun, bir iki kepçe fazla çorba zor değil herhalde?
Ama “bir iki kepçe” beş litrelik tencereye dönüşüyordu ve akşam yok oluyordu. Ferhat 24 saat çalışıp üç gün izinlidir, bırak asker taburunu, her izinde çılgın iştah gösteriyor. Çocuklar büyüyor, ne bulursa silip süpürüyor.
Ceketimi çıkardım, sandalyeye astım; başımı yorgunlukla ovaladım.
Yusuf, bugün bankanın uygulamasına girdim, dedim gözlerine bakarak. Bu üç haftada iki ayda harcadığımız kadar para gitmiş. Şaka değil. Bir ekmek bile almadılar.
Onların da masrafı var, tadilat diye yine savunmaya geçti Yusuf, ama artık sesi güvenli değildi. Ferhat malzeme fiyatı arttı diyor.
Bizim de masrafımız var, dedim sertçe. Altı kişiyi tek başıma doyurmak zorunda değilim. Ayşe bir kere marketten ürün getirdi mi? Bir kere çaya bisküvi aldı mı?
O anda Ayşe mutfağa girdi, Zarifenin bornozunu giymiş. Kendi bornozu sıcakmış, Zarifeninki hafif ve ipekmiş. Lekenin üzerinde reçel izi vardı, sesimi çıkarmadım, dişimi sıktım.
Oo Zarife geldi! dedi neşeyle, çaydanlığa yöneldi. Seni bekledik, açlıktan bitiyoruz. Ferhat soruyor, akşam ne var? Valla köfte kokusu aldı, kıyma çözülüyordu, diyor.
Uzun süreli ve ifadesiz biçimde gözlerinin içine baktım. İçimdeki o uysal sigorta artık atmıştı.
Köfte yok, dedim sakince.
Nasıl yok? dedi Ayşe, kupası elinde donakaldı. Ne olacak peki? Aç kalmayalım. Çocukların düzeni bozulur.
Kıymayı buzluğa geri koydum. Akşam yemeğinde sadece sade bulgur var.
Nasıl yani sade? Ayşenin gözleri büyüdü. Et yok? Sos yok? Ferhat böyle yemeyi kabul etmez, adam et ister.
Ferhat marketten et alır, pişirir, yer, diye güldüm tatlıca, ama gözlerim gülmüyordu. Migros adresi yan apartmanda, biliyor zaten.
Ayşe tersledi, kupayı patlatıp dudaklarını büzdü.
Zarife sen niye böyle oldun, sinirlerini misafire patlatıyorsun, Oleg bir şey desene!
Yusuf iki arada, sanki linolyumdan aşağıya kaçmak ister gibi bakıyordu.
Zarife, belki mantı haşlarız? Paketi vardı
Vardı, dedim. Dün. Çocuklar mantı yeme yarışına girdiler.
Akşam gergin sessizlikle geçti. Bulgur pilavı pişirdim, tereyağı ve tuz koydum. Ferhat tabakta karıştırıp “hapishane yemeği” diye mırıldandı, salona dizinin başına gitti. Ayşe bulguru çocuklara şekerle verdi (benim stoklarımdan), ve ardından dedi:
Belki yarın kendine gelip insan gibi yemek yaparsın.
O gece uyuyamadım. Karanlıkta yatakta, Ferhatın horultusunu ve Yusufun yanımdaki nefesini dinleyerek düşündüm. İyilik cezasını buluyor; çizgileri korumak gerek. Yoksa ömür boyu burada kalırlar. Tadilat bahane; Ferhat üç hafta boyunca eve bir kere bile “şapka yok mu?” diye gitmedi. Bedava ev, bedava yemek, tam hizmet.
Ertesi sabah herkesten önce kalktım. Kahvaltı hazırlamadım. Kendi kahvemi içtim ve sessizce işe gittim. Buzdolabı tertemiz bırakılmıştı gece annemin mahallesine normal yiyecekleri soğutucu çantada taşıdım.
Gün iş yoğunluğuyla geçti ama planım olgunlaşıyordu. Akşam eve elim boş gelmedim, ama alışveriş torbasıyla değil. Yanımda bir dosya vardı.
Evde hava buruktu. Ayşe beni girişte karşıladı, eller yanlarda.
İnanmıyor musun Zarife, sabah kalktık, dolap bomboş! Yumurta bile yok! Çocuklar kuru mısır gevreği yedi. Hangi akla sığıyor bu?
Ferhat salondan çıktı, tişört altında karnını kaşıyordu.
Evet ev sahibi, işini iyice gevşettin. Aç kaldık. Markete gittin mi?
Sessizce soyundum, mutfağa geçtim, dosyayı masaya koydum ve seslice dedim:
Herkes mutfağa, konuşacaklarım var.
Oh, sonunda, dedi Ferhat el ovuşturdu. Menü konuşalım. Steak istiyorum, yoksa tavuk olur.
Herkes masaya oturdu çocuklar tabletle odaya gönderildi. Dosyayı açtım.
Şimdi, dedim işteki zorlu müşterilere kullanılan tonla. Yirmi üç gündür burada kalıyorsunuz. Bir kere bile marketten ürün almadınız, faturaya katkı yapmadınız, temizlikte yardımdan kaçtınız.
Off, başlama! dedi Ayşe göz devirdi. Şimdi kalem kalem mi hesap açacaksın? Akrabayız!
Akraba olduğunuz için üç hafta sabrettim, dedim dosyadan tablo çıkartarak. Harcamalarımızı denetledim. Burada, rakamları gösterip, normalde aylık yediğimiz. Şimdi harcanan. Dört buçuk kat arttı.
Ferhat kağıtlara gözünü kısarak baktı.
Bunlar ne ya, fiş mi topladın? güldü. Zarife, amma pintisin. Yusuf, sen nasıl yaşıyorsun böyle?
Yusuf kızardı, sustu. Devam etmesine izin vermedim.
Pintilik değil, Ferhat, muhasebe bu. Eti, balığı, peyniri, çocukların yoğurdu, meyveyi, sebzeyi, kullandığınız deterjanı ve su-elektrik bedelini hesaba kattım.
Ne anlatmaya çalışıyorsun? Ayşe sesi tizleşti.
Anlatmak istediğim, hesabı gösterip, artık bedava pansiyon kapanıyor. Son üç haftanın konaklama ve yemek faturasını çıkardım. Toplam tutar aşağıda.
Ayşe kağıdı aldı, rakama bakıp “Aaaa!” dedi ve bıraktı.
Delirdin mi? Elli bin lira mı? Yemek için! Lokanta mı burası?
Neredeyse öyle, başımı salladım. Sadece bonfile, pahalı sucuk ve kırmızı balık yediniz, hepsini ben yaptım bu bile insafsızca. Benim aşçı ve temizlik hizmetimi bile yansıtmadım, akraba indirimi!
Vermem! dedi Ferhat, sandalyeyi fırladı. Bu ne cüret! Yusuf, neden susuyorsun! Karın kardeşini soymaya çalışıyor!
Yusuf yüzünü indirip Ferhatın kızarmış yüzüne, ardından bana baktı. Zarifenin banyoda kimseye duymadan ağladığı geceyi, boş cüzdanı hatırladı.
Ne diyeyim? dedi Yusuf.
Ya aklını kaçırdı! Ayşe bağırıyordu. Misafire para mı istenir?
Misafirler pasta getirir, çay içer, akşam giderler, dedi Yusuf birden ciddi. Ya da bir iki gün kalır. Siz bir aydır burada, bizim sırtımızda yaşıyorsunuz, üstüne bulgurdan şikayet ediyorsunuz.
Küçük mutfağı sessizlik kapladı. Ayşe, Yusufa ikinci bir kafası çıkmış gibi bakıyordu.
Bizi kovuyorsun! dedi kısık sesle.
Kovmıyorum, diye araya girdim. Ama şartlar değişti. Kalmak istiyorsanız, ticari temele geçiyoruz. Masraflar yarı yarıya, fatura paylaşılıyor. Yemek sırası gün gün değişiyor. Bu fatura, dosyaya tıklayıp, haftaya kadar ödenecek.
Hadi gidelim! Ferhat sandalye vurdu. Toplan, Ayşe. Böyle akrabaya gerek yok. Sucukları siz yiyin!
Nereye gideceğiz? Evde tadilat var! Ayşe ağladı.
Anneye, Ferhat bağırdı. Sıkışık olur ama olsun, bir daha ayağımızı atmayız!
Toplanmaları tam bir saat sürdü, ev tarihinin en gürültülü saatiydi. Ayşe kapakları patlattı, Ferhat küfür etti (sessiz etmeye çalışsa da duyuluyordu), çocuklar mızmızlandı.
Ben mutfakta çayımı içtim, karışmadım. Eğer şimdi müdahale etsem, her şey başa dönerdi. Yusuf koridorda valiz taşırken sessizdi.
Sonunda kapı kapandı, Ayşenin “bir daha ayağımı bu eve sokmam” ve “yer nasıl kaldırıyor böyle insanları” bağırmaları evden kesildi, ev huzurlu ve yoğun bir sessizlikle doldu.
Yusuf mutfağa geldi, karşıma oturup ellerini yüzüne kapadı.
Allahım, ne büyük rezalet, dedi. Annem telefon açıp suçlayacak…
Açsın, dedim ve elimi onun üstüne koydum. Yusuf, yanlış bir şey yapmadık. Evimizi savunduk. Sırtımıza oturdular.
Evet, zor, dedi. Ama sonuçta akraba…
Akraba birbirini saymalı. Bu sömürmekti. Hem bugün anneni aradım.
Yusuf şaşırdı.
Neden?
Sağlığını sordum. Tesadüfen öğrendim; Ayşenin evinde hiç tadilat yokmuş.
Nasıl yokmuş?
Yokmuş işte. Daireyi işçi ekibine iki aylığına kiralamışlar. Kent dışından gelenlere ev verip para kazanmışlar, “iyi kardeşin” yanında bedava yaşamışlar. Annen çaktırmadan söylemiş.
Yusufun yüzü önce beyaz, sonra kızardı. Gözleri büyüdü.
Kiralamışlar? Yani, kira alıp burada bedava yiyip…
Ve bulgurdan şikayet ettiler, dedim. Şimdi hâlâ utanıyor musun?
Yusuf bir dakika sustu. Sonra kalktı, buzdolabını açtı, boş raflara baktı, gülmeye başladı.
Hayır, utanmıyorum. Zarife, özür dilerim. Aptaldım.
Aptaldın, dedim kalkıp. Ama düzelttin. O önemli. Hadi markete. Peynir ve şarap alalım.
Et de alalım, dedi. Sırf ikimize.
Bir hafta sonra Ayşe aradı. Bana değil, Yusufa. Güya bulaşık yıkarken sesi açıp konuşturdu.
…Yusufcuğum, aslında hepimiz sinirlendik, tatlı tatlı söylüyordu. Annemde dar, çocuklar ders yapamıyor, Ferhat uyuyamıyor… Belki geri gelebiliriz? Hatta patates ve makarna alırız.
Yusuf suyu kapatıp elini kuruladı, bana bakıp gülümseyerek, net bir şekilde dedi:
Hayır Ayşe. Anneye gitmek en doğrusu. Bizim evde… manevi tadilat var. Yer yok.
Telefonu kapadı, ilk kez evinin tam sahibi hissiyle rahatladı. Zarifenin faturasını hiç ödemediler ama evdeki huzur ve sessizlik elli binden daha kıymetliydi. İki kişi için alınan bir hayat dersi: Bazen aileyi korumak için kapıyı zamanında kapatmalı.
Okumayı beğendiyseniz beğen tuşuna basın, kanala abone olun, yorumlarınızı paylaşın!



