Silmek mi Yoksa Bırakmak mı: Karar Senin

Dinleme tuşuna basmamın sebebi dedikoduculuk değildi; telefonda yine bildirim yanıp sönüyordu: “1 yeni mesaj”. Eşim mutfakta homurdanarak, Bu alet yine üçüncü kez öttü, bak, yeter artık, dedi. Onun huysuzluğunu daha fazla duymamak için telefonu elime aldım.

Kayıt hemen başladı, selam filan yoktu. Kadın sesi, kırık ve kaba, sanki ağlamış ya da hasta olmuş gibi, hızlı ve tutuk konuşuyordu:

Alo… şey, umarım doğru aradım. Bak, sana ihtiyacım var, bugün gelmen lazım. O yine… tek başıma baş edemiyorum. Gelmezsen… gerçekten bilmiyorum ne olur. Lütfen. Duyunca ara.

Sonra bir tık sesi oldu, telesekreter yine sessizliğe geçti. Numaraya baktım, tanımıyorum. İsim yok, bir not yok.

Mutfakta kaşık tencerenin kenarına çarptı.

Donup kaldın mı yine sen orada? diye seslendi eşim. Yemek hazır mı, yoksa gene az kaldı az kaldı mı?

Ben telefonu yanımdaki karabuğday paketinin yanına koyup ocağa gittim. Su çoktan kaynamış, kapağı titriyordu. Ocağı kısmış, tencereye karabuğdayı döktüm, karıştırdım, topak olmasın diye. Her şeyi alışkanlıkla, ellerim sanki benden daha iyi biliyormuş gibi yapıyordum.

Ama içimde o yabancı ses kaldı. “Bugün. O yine.” Ve o “tek başıma baş edemiyorum”, masanın kenarını tutan biri gibi söylenmişti.

Yeniden telefona dönüp mesajı tekrar dinledim. Telefonu kulağıma sımsıkı bastırdım, eşim duymasın diye. Kelimeler sıradan ve ayrıntısızdı; ama öyle bir yardım çağrısı vardı ki, boğazım düğüm oldu.

Sildim. Parmaklarım titredi. Ekranda Mesajı sil? Evet / Hayır belirdi. “Evet” dedim ve bildirim kayboldu.

Bir dakika sonra tekrar sesli posta kutusuna baktım. Mesaj hala oradaydı.

Kaşlarımı çattım. Herhalde onaylanmamıştı. Tekrar bastım, “Evet”. Ekran bir an parladı, kayıt yok oldu. Derin bir nefes aldım.

Ne yapıyorsun orada telefonla? diye sordu eşim mutfağa uğrayıp ellerini havluyla silerken. Yine sizin mesajlar Hep biri bir şey istiyor.

Tencerenin kapağını kaldırıp kendimi buhar ve hareketle oyaladım.

Yanlış aramışlar, dedim, boşver.

İyi, diyerek masaya oturdu, sandalyeyi çekti. Bugün çocuklar uğrayacak mı?

Oğlum aradı, gelecek. Kızım da işten yetişirse uğrayacak.

Eşim başını salladı, sanki kararı o vermiş gibiydi. Salata kabını koydum, ekmek kestim. Telefon masada, ekranı karanlık. Bakmamaya çalıştım.

Yemeğe başlamışken telefon tekrar öttü. “1 yeni mesaj”.

Çatalı elimde havada tuttum. Eşim de duydu.

Yeter artık, dedi. Kapat şunu.

Telefonu aldım. Aynı mesaj. Aynı numara. Aynı kayıt, sanki hiç silmemişim gibi. Sırtımdan bir ürperme geçti, mistik değil bildiğimiz teknik mesele: elektronik bir şeyin dinlememesi hep sinir ve acizlik doğurur.

Herhalde hat çekmiyor, dedim ve odaya geçip kapıyı kapadım.

Yatak odası sessizdi. Komidinde gözlük, el kremi, bir tomar fatura. Yatak kenarına oturup mesajı açtım. Kelimeler yine göğsüme vurdu.

Bugün gelmen lazım. O yine

Kadının yüzünü hayal ettim; genç bir kız değil, yetişkin, yorgun biri. Çocuklu mu, değil mi fark etmez. Önemli olan, kimseye başka çaresi yok, yardım isterken gerçekten çaresiz.

Yeniden sil tuşuna bastım. Onayladım. Kontrol ettim. Mesaj gitmişti.

Korkudan değil, aniden fark edilen bir şeyden titriyordum: Ben bunu meraktan dinlemiyordum. Dinliyordum, çünkü içten içe birinin bana da o şekilde Gel. Ben tek başıma yapamıyorum, demesini isterdim. Ya da ben birine demek isterdim. Ama hiç diyememiştim. Hep başka şeyler söyledim.

Mutfağa döndüm. Eşim televizyonu açmış, sesi gereğinden fazla yükseltmişti. Haberleri izliyordu ama gözüyle sanki başka bir yere bakıyordu.

Neden böylesin? diye sordu, gözünü ekranından ayırmadan.

İyiyim, dedim.

Bu iyiyim benim evrensel kelimemdi. Her şeyi kapatır: yorgunluk, kırgınlık, korku, öfke. Tencere kapağı gibi.

Gece eşim dönerken koluyla bana dokunup uyandırdı. Nefes alışını dinleyerek yabancı sesli kadını düşündüm. Telefon bir yanda, şarjda. Sessiz çıksın diye şarjdan aldım, sesli posta kutusunu açtım.

Mesaj yine oradaydı.

Yatağa oturup ayaklarımı yere uzattım. Parmaklarım soğuktu. En az seste oynattım mesajı. Karanlıkta fısıltı gibi duyuldu.

Gelmezsen, gerçekten bilmiyorum ne olur.

Kapatıp uzun süre ekrana baktım. Sonra ışık açmadan numarayı aradım. Açıldığında hemen kapattım. Sanki yasak bir şey yapıyormuş gibi kalbim küt küt atıyordu.

Yeniden yattım ama uyku gelmedi.

Sabah eşimden önce kalktım. Çay koydum, dolaptan beyaz peynir aldım, elma doğradım. Masada alışveriş listesi kendi el yazımla: süt, ekmek, tavuk, deterjan. Ona bakınca içim bozuldu, neredeyse fiziksel olarak. Sanki bu liste sadece market değil, bütün hayatımı anlatıyordu: hep maddeler, hep başkalarına.

Dokuzda annem aradı.

Dünden sonra aramadın, dedi selam yerine. Bekledim.

Telefonu omuzuma sıkıştırırken masayı sildim.

Yoğundum.

İşin mi var? Benim yok mu? Bugün polikliniğe gitmem lazım, numara almak Senle gidelim, o sıra bana ağır geliyor.

Tabii demek için ağzımı açacakken birden başkasının sesi geldi aklıma: Bugün gelmen lazım. Ve o lazım nasıl farklı oluyor, gerçekten başkasına mecbur olununca.

Annem devam etti:

Ayrıca musluk damlatıyor, eşine söyle de baksın, o evde oturuyor zaten.

Eşim evde oturmuyordu, çalışıyor ama son aylarda erken geliyor, asabi, hep değer verilmiyor hissiyle. O, birini istemez, takdir edilir ister. Annem ise öyle ister ki, emir gibi gelir.

Gözlerimi kapadım.

Annem, bugün gelemem, dedim.

Telefonun öbür ucunda sessizlik oldu.

O ne demek oluyor? dedi annem, sesi inceldi. İşe mi gidiyorsun? Bugün izinlisin!

İçimde alışıldık bir suçluluk yükseldi. Bana hep öğretilmişti: Yapabiliyorsan mecbursun. Yapmazsan kötüsün.

Ev işleri var, dedim ama kendim bile inanmadım.

Ne işi? sinirlenmişti. Akıl almaz Ben sana hep destek oldum, şimdi sen

İstesem kendimi savunabilirdim. Sonra gidebilirdim, eşime rica edebilirdim, herkes rahat etsin diye bir yol bulabilirdim.

Ama birden içimdeki başkalarının lazımına göre yaşanmış hayattan yorulmuş hissettim.

Annem, sonra ararım, deyip kapattım.

Ellerim titriyordu. Telefonu masaya koydum, ısıracakmış gibi bakarak.

Yarım saat sonra kızım mesaj attı: Anne, bugün gelemeyeceğim, işten çıkamıyorum. Okuyunca rahatladım, ama bu rahatlıktan ötürü de utandım.

Oğlum yazdı: Akşam uğrayacağım, konuşacak şeyler var. Hemen gerildim. Konuşmak onda genellikle para ya da yardım demekti.

Market yolunda gri, aceleyle yürüyen insanlar arasında süzüldüm. Poşette süt ve tavuk vardı, ama hep o yabancı kadının “gel” isteği dolanıyordu kafamda. Ben de yardım istersem, kimden isteyebilirdim?

Evde eşim bilgisayar başında. Beni görünce başını kaldırdı.

Erken döndün. Annem aradı, bana. Sen ona kaba davranıyormuşsun.

Poşetleri yere koydum, montumu çıkardım.

Bugün gelemeyeceğimi söyledim.

Gerçekten gelemiyor musun? hafif alayla güldü. Evdesin, gitsen ne olur.

Alışverişi yerleştirmeye başladım. Süt dolaba, tavuk buzluğa, ekmek kutuya. Hareketlerim düzenli, sanki kontrolü kaybetmemek için.

Bana ağır geliyor, dedim kısık sesle.

Neyi ağır geliyor? anlamadı.

Dolap kapağını kapattım. Çıt.

Herkese hep uygun olmak bana ağır geliyor.

Eşim sandalyeye yaslandı.

Yine başladı. Hep her şeyi üstleniyorsun, sonra dert ediyorsun.

İçimden yorgun bir öfke yükseldi.

Üstleniyorum, çünkü başka kimse üstlenmiyor. Sen? Çocuklar? Annem?

Bak, elini salladı, hemen şikayet.

Daha fazlasını söylemek isterdim ama sustum. Şimdi başlasam, bağıracak gibi olurdum, bağırmak bana ters. Odaya geçip kapıyı kapatıp kanepede oturdum.

Telefon çantada. Çıkardım, sesli posta kutusuna girdim. Mesaj orada. Dinledim, başkasının sözleri kendime bahane gibi geldi. Sanki bu kayıt varken, içimdeki öfke meşru oluyordu.

Telefonu kapatıp kenara koydum. Sonra kalkıp mutfakta işe koyuldum. Sebze doğradım, fırını açtım, et hazırladım. Her şey tanıdık; o yüzden güvende.

Akşam oğlum geldi. Ayakkabılarını çıkarıp mutfağa geçti, yanağıma hafif bir öpücük kondurdu.

Selam. Yine güzel kokular var.

Gülümsemem otomatik oldu.

Otur.

Eşim de masaya geldi. Oğlum telefonunu çıkarıp masaya koydu.

Anne, bak, yemekten sonra başladı. Biraz destek lazım, yeni eve bakıyorum. Peşinatı Sizin için zor biliyorum ama

Oğluma bakınca gördüm: Yetişkin, kendinden emin, anne babasının hep arka çıkacağına alışmış. Kötü değil, sadece hep tamam duyan bir ortamda büyüdü.

Ne kadar? diye sordu eşim.

Oğlum miktarı söyledi. İçimde bir yumru oluştu. Bu sadece bir rakam değildi. O birikimlerdi, yıllardır dişimize, tadilata, iki kişilik bir tatile ayırdığımız paraydı. Hayatın tam başkalarına ait olmadığına dair küçük bir güvencemdi.

Düşüneceğiz, dedi eşim.

Oğlum bana baktı.

Anne, bak, fırsat bu. Fiyatlar uçuyor.

Biliyordum. Ama başka bir şey daha biliyordum: verirsek, yine sıfırı göreceğiz. Yine eşim para yok diye söylenecek. Yine ben kendimden kısmak zorunda kalacağım.

Boğazımda bir düğüm.

Tüm birikimi vermek istemiyorum, dedim.

Oğlum şaşırdı.

Nasıl yani? eşime döndü. Baba?

Eşim kaşlarını çattı.

Ne oluyor? Biz hep yardımcı olduk.

Yardım ettik, dedim, sakin olmaya çalışarak. Ama ben de istiyorum. Babayla bize tedavi, tadilat, hayata dair birikim kalsın. İstiyorum ki önce bana da sorulsun.

Eşim ani bir hareketle ayağa kalktı.

Ne oluyor sana? dedi, sesi yükseldi. Oğlanın önünde sahne mi açıyorsun?

Yüzüm yanıyordu. Oğlum bana kırgın ve şaşkın bakıyordu. Sanki yazılı olmayan bir anlaşmayı bozmuşum gibi.

Sahne açmıyorum, dedim. Sadece söylüyorum.

Geç kaldın, dedi eşim, önce konuşsaydın ya.

Bu laf çok dokundu; içinde hem gerçek, hem laf dokundurma vardı. Yıllarca susmuşum. Şimdi konuşunca, o suskunluk üzerinden vuruluyorum.

Oğlum kalktı.

Neyse, diyerek montunu aldı. Anlaşıldı. Gerek yok. Teşekkürler.

Kapatırken kapıyı hafifçe çarptı, fakat koridordaki askılık sallandı. Eşim mutfakta ağır ağır nefes alıyordu.

Memnun musun? dedi.

Cevap vermedim. Odaya gidip kapıyı kapatıp yatakta oturdum. Sessizlik garipti, korkutucu değil, alışılmadık.

Telefon komidinde. Kaydı açtım. Sözler sitem gibiydi.

Gelmezsen

Kapatıp birden fark ettim: başkasının yardım isteğini bahane olarak kullanıyordum. Sanki o olmasa hayır deme hakkım yok.

Mutfağa çıktım. Eşim masada, önünde soğumuş çay.

Kavga istemiyorum, dedim.

Eşim gözlerini kaldırdı.

O zaman neden bunu yaptın?

Karşısına oturdum, ellerim masada, saklamadan.

Çünkü artık susamıyorum, dedim. Hep sorunları yumuşatan olmak yoruyor. Sen bana hep mecburmuşum gibi konuşuyorsun. Hayatımız, paramız, zamanımız kimseye ait değilmiş gibi yaşamanın ağırlığı var.

O sustu. Çenesinde hafif bir oynama vardı.

Sanıyorsun ki benim için kolay? en sonunda dedi. Ben de yoruldum. Ben de…

Biliyorum, hafifçe kestim sözünü. Ama sen hep ben dayanırım sanıyorsun. Oysa ben demir değilim.

Başını yana çevirdi.

Peki, ne öneriyorsun? sesi yumuşak.

Her şeyin bir anda düzelmesini sağlayacak bir önerim yoktu. Sadece geriye dönmek istemediğimi biliyordum.

Beraber karar verelim. Ve ben “hayır” diyorsam, kapris değil, sınırım olarak algıla.

Uzunca durdu, sonra başını bükmeden onayladı.

Peki, dedi, deneyelim.

Peki bir söz değildi ama eski küçümseme yoktu. İçimdeki düğüm biraz gevşedi.

Gece yine uyuyamadım. Oğlumun, eşimin, annemin yüzleri ve o yabancı ses dönüyordu aklımda.

Sabah numarayı aradım, bu kez kapatmadan.

Çok uzun çaldı. Sonra bir erkek açtı.

Alo?

Donakaldım, kalbim hızla indi.

Affedersiniz, dedim, Bu numaradan sesli mesaj geldi. Yanlış aramış olabilirsiniz. Bir kadın acil yardım istiyordu.

Telefonun ucunda bir duraklama.

Size uygun değil, dedi adam, sert. Karışmayın.

Kapattı.

Telefona bakarken içim titremedi, korkudan değil, çaresizlikten. O kadına bir faydam olamazdı, kim olduğunu bile bilmiyordum.

Sesli posta kutusunu açtım. Mesaj hâlâ oradaydı. Son kez dinleyip kendimden saklamadım. Sonra sile bastım. Onayladım. Bekledim. Kontrol ettim. Boştu.

Telefonu masaya bırakıp banyoya gittim. Soğuk suyla yüzümü yıkadım, aynaya baktım. Yorgun ama gözler daha berrak.

Annemin numarasını çevirip aradım.

Anne, dedim açınca, Bugün polikliniğe gelmeyeceğim. Yarın da gelemem. Komşuya rica et veya internetten randevu al. Gösterebilirim.

Nasıl yapmazsın diye başladı annem.

Yardım edebilirim ama her seferinde her şeyimi bırakmayacağım, dedim, sesi yükseltmeden.

Annem sessiz kaldı. Sonra kırgınca:

Bilirsin artık nasıl yaşarsan.

Öyle yapacağım, deyip kapattım.

Bir saat sonra oğluma yazdım: Birlikte sakin şekilde konuşalım. Kısmen yardımcı oluruz ama her şeyi veremeyiz. Bunu anlaman önemli. Mesajı iki kez okudum, gönderdim.

Eşim odadan çıktı, baktı.

Nereye? dedi.

Bankaya, dedim. Kendi harcamalarımız ve birikimlerimiz için ayrı hesap açacağım. Kime, neye ne harcanıyor net olsun, duygusal karar vermeyelim.

Yüzünü buruşturdu ama saçmalama demedi, sadece içini çekti.

Peki. Ne lazım, söyle.

Montu giyip belgeleri aldım, ocağı kapattığıma bakıp çıkmadan önce durdum, içime kulak verdim. İçimde kaygı vardı ama boşluk yoktu.

Yabancı ses gitmişti. Kendi sesim kalmıştı; onu nihayet duydum ve susturmadım.

Rate article
Lifequest
Silmek mi Yoksa Bırakmak mı: Karar Senin