Kocası Oya’yı Soğukta Otobanda Arabadan Atıp Dövdü: Boşanırken Evin Paylaşılmayacağını Öğrenince Yaşanan Dram

Kar İstanbulu sabahın erken saatlerinden itibaren bembeyaz bir sessizliğe gömdü. Kalın, ıslak taneler, yağdığı gibi caddede birikiyor, şehre uzanan yolu buzdan ve kaygan bir tehlikeye çeviriyordu. Elif, siyah SUVunun camına bakıyordu, dışarıda uçuşan karı, uzayan trafiğin ışıklarını görmüyordu bile. Tüm dikkatini, elinin içinde nemlenen telefondan yükselen avukatın mekanik, huzursuz sesine vermişti.

“Evlenmeden önce alınan gayrimenkul, Elif Hanım, evlilik birliği sırasında kaç yıl orada yaşamış olsanız da, eşya olarak bölüşülmez,” dedi avukatı tane tane. “Yani eşinizin evliliğinizden önce aldığı o Kadıköydeki daire ona kalacak.”

Telefonun ağırlığını dizlerinde hissederek, yavaşça indirdi. Yedi yıl. Tam yedi yıl boyunca o daireyi bir yuva yapmak için didinmişti: duvar kağıdından perdeye, kitaplık seçiminden köşedeki lambaderin desenine kadar saatler harcamıştı. Yedi yıl boyunca çamaşır yıkamış, yemek yapmış, Okanın gece geç saatlere kadar süren arkadaş muhabbetlerine göz yummuş, onun ağır, kıskanç mizacına boyun eğmişti. Hepsi, meğerse, yabancı bir kalede… Onun kalesinde yaşanmıştı. Evliliğinin kartondan binası, Okan’ın bir gece eve gelmemesi ve sabah montunun cebinde başkasına ait bir ruj lekesiyle kalp emojili mesajı bulana kadar ayakta durdu. Meğer sokağa atılacak olan sadece kendisiymiş; cebindeki öğretmen maaşı ve bir bavul dolusu kıyafetle.

Ne dedi senin kan içici avukat? diye atıldı direksiyondan Okan, gözlerinde bildik küçümseyici bir gülümsemeyle. Zaten cevabını biliyordu. Tatmin olmuş birinin sabırsız sabırsız bekleyen haliyle döndü Elife.

Elif başını çevirdi, gözleri kurumuştu, bembeyaz, uzun ince bir yüzde irice duruyordu.

Ev seninmiş. Nikâhtan önce aldığın için benden bir şey çıkmıyor.

Cevap vermedi Okan. Direksiyonu neredeyse parçaladı. Çenesindeki kaslar oynadı.

Ben de öyle düşünmüştüm. Neye güveniyordun ki Elif? Aptal mıyım yarım daireyi sana yazayım diye? Hiç mi hesapsız davranırım sandın? dedi kaba, kendinden emin sesiyle.

Elifin içinde bir şey koptu. Ne ihanete ne hakarete kırılmıştı; bu apayrıydı. Soğuk, berrak bir gerçeklik. Demek hiç sevmemişti onu. Hatta, yıllarca onun gözünde eş değil, başı hoş görülen, her an kapının önüne bırakılabilecek bir misafirdi. Her şeyi baştan kurgulamıştı Okan. Hesaplamış, planlamış, teraziye vurmuştu.

Her şeyi hesap etmişsin dedi usulca, kendi sesini tanıyamadan.

Hayat böyle kızım, içini dışını bilirsin, yoksa bu devirde kadınlar nafakadan yarı eve kadar her şeye böyle saldırıyor. Ben seni bundan da kurtardım işte. Yedi yıl beleş yaşadın, ona da şükret.

Titrerken kendisini tutmaya çalıştıysa da sustu, Elifin içindeki buz, huzursuz ama sakin bir kararlılıkla her yanını sardı.

Beni eve bırak Okan. Eşyalarımı toplayıp çıkacağım bu gece.

Ev dediğin benim evim. Sana yeni bir durak buldum bile, dedi, arabayı birdenbire yolun kenarına çekerek. Şehrin çıkışında, yalnızca arada bir yanan lambaların aydınlattığı karanlıkta, tarlalar, soğuk ve rüzgâr hâkimdi.

İn. Biraz hava al. Sonra geleceğini düşün.

Benim aklım mı kaldı sende? Eksi yirmi bu gece, hem terlikteyim, dedi Elif, korkuyla koltuğa yapışarak.

İn! Dedim! Okanın öfkesi otomobilin içini doldurdu. Merkezi kilidi açtı, kolunu çekiştirerek Elifi dışarı itmeye başladı. Pahalı parfümüyle dünkü alkol kokusu karıştı havada.

Elif direnmeye çalıştı, elinden geldiğince Okanı itti ama o dev gibiydi, öfkeliydi. Kocaman yüzüğüyle yumruğu Elifin şakağına indi. Gözlerinde yıldızlar çaktı, sıcak bir acı yayıldı. Bir yumruk daha, bu kez omzuna. Elifi arabanın dışına bir çuval gibi çıkardı. Düşerken dizinin betona çarpmasıyla canı yandı. Kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Siyah SUV hızla uzaklaşırken lastiklerden sıçrayan çamurlu kar Elifin yüzüne savruldu, birkaç saniye içinde beyaz fırtınada kayboldu.

Bir süre hiç hareket edemedi. Bedeni sızlıyor, yanağı ve şakağı hızla uyuşuyordu. Üzerine yağan kar eriyip acımasızca gözyaşlarına karıştı. Güçlükle ayağa kalktı. Ayağında, evden panikle çıkarken giydiği keçe terlikler vardı. Üzerinde ise ince bir mont, hem de böylesi bir soğuğa göre fazlasıyla yetersizdi.

Telefonunu çıkardı. Pil bitmişti. Şarjı, tıpkı kendi gibi, Onun evinde, o Onun prizinde kalmıştı. Ufukta tek bir insan bile yoktu, sadece ölümüne hızla geçen araçların rüzgârı. Kimse durmayacak, kimse karanlıkta cılız bir siluet fark etmeyecekti.

Korku boğazında öyle bir yumru olup düğümlendi ki, neredeyse yutabilirdi. Şunu anladı: Onun derdi donmasıydı. Havasını almaktı. Belki de daha beterini umuyordu… Hayır, Okan cinayet planlamamıştı, yalnızca çoktan atılmış bir oyuncağı gibi gözden çıkarmıştı Elifi. Sonrası hiç umurunda değildi.

Yürümeliydi. Hemen, bir an önce. Elif, geldikleri yönü bulup şehre doğru sürüklendi. Her adımı, parçalanmış dizinden acıyla yankılandı. Soğuk, ince kumaştan sızıp derisine kadar işledi. Beş dakika sonra ayak parmaklarını hissetmez oldu, on dakika sonra yüzünü. Nefesi kısık ve düzensiz, her seferinde gözlerinde donup kirpiklerine tutunan buzlarla çıkıyordu ağzından.

Aklında tek bir cümle net ve berrak çınlıyordu: Şimdi o, zaferini kutlamak için arkadaşlarıyla eğlenmeye gidiyor.

Nitekim Okan tam da bunu yaptı; Bahçelievlerin dışında lüks bir hamam ve eğlence merkezine gitti, orada onu lise arkadaşları Mücahit ve Rıza bekliyordu. Aynı kaslı, aynı kendini beğenmiş, aynı hayata küfredercesine alkış tutan adamlar.

Nasılsın, evle iş tamam mı? dedi Mücahit, elinde rakı kadehiyle.

“Tabii canım, Elif hanım anında çıktı evden. Azıcık hava aldı, insana geliyor insan!” dedi Okan, gülerek kadehini başına dikti. İçindeki yanık sıcaklık ona güç verirken, meselesini arkadaşlarına ballandıra ballandıra anlattı. Avukat, Elifin ağlaması, yol, her bir ayrıntı kahkaha ve edepsizlikle konuşuldu.

Arkadaşları, Helal be Okan! Kadın dediğin haddini bilmeli. Yoksa bunlar bizim kasadaki tüm kuruşlara kadar el koyacak, diyerek alkışladılar. Birlikte meşe odunlu saunada terlediler, kristal bardakta konyak içtiler, biftek sipariş edip aptal fıkralara güldüler. Okan dünyaların efendisiydi o an. Plan yaptı, kazandı, hayatın tadı damağındaydı.

Ne var ki, sarhoşluk ve şımarıklığın altında, Okanın içinde sıyrılamadığı bir huzursuzluk vardı. Elifin son bakışı… Orada korku değil, boşluk vardı. Elif zaten, o an bile, gitmişti sanki. Okan o düşünceyi kafasından kovup bir kadeh daha doldurdu. Akşam onun akşamıydı.

Saat üçe yaklaşırken dağıldılar. Okan, yarı sarhoş, Beylikdüzündeki evine dönerken, artık evin her köşesi kendisine aitti. Anahtarı bulup, kapıyı açarak salona girdiğinde ise neredeyse dili tutuldu.

Evde mükemmel bir düzen vardı, ama bu düzen resmen bir mezarlık suskunluğuydu. Elifle ilgili her şey gitmişti. Fotoğrafları, işlemeli yastıkları, kitapları, saçma bulduğu menekşeleri… Hiçbir şey kalmamıştı. Fakat asıl tuhaf olan buydu: Elif sadece kendi getirdiklerini, kendi seçip koyduklarını kaldırmıştı.

Salondaki perdeler o altı ay aradığı solmuş gül desenli perdeler yoktu, pencereler zifiri karanlıktı. Duvarlardaki tüm tablolar, posterler sökülmüş, sadece çivi izleri ve tozdan kalan aydınlık dikdörtgenler kalmıştı. Mutfakta tüm baharat kavanozları, onun bıçağı ve seramik tabağı, hatta kağıt havluluk dahi sökülüp götürülmüştü.

Okan sendeleyerek odayı dolaştı. Yatak odasında onun tarafı bomboştu, çekmeceler boş, elbiseliğin yarısı boş. Kendi yastıklarından bazılarını bile Elif alıp götürmüştü çünkü onları Elif seçmişti. Banyoda onun şampuanı yoktu, toka yoktu, bornozu yoktu. Adım attığı her yerde Elifin izi silinmişti. Hatta banyo paspası bile gitmişti.

Sonunda soğuk salonun ortasında yere çöküp duvara boş gözlerle bakakaldı. İçerde ölüm sessizliği, çıkılası bir boşluk vardı. Evet, mobilya duruyordu. Ama evin ruhu, sıcaklığı, huzuru hepsi kazıya kazıya ortadan kaldırılmıştı. Elif yedi seneyi sıfırlamıştı. Onun kalesini, bir gecede, beton bir kutuya çevirmişti.

Okan, onun son bakışını hatırladı. Acı yoktu, sıradan, soğukkanlı bir hesap vardı. Tıpkı kendisinde olduğu gibi. Donup yolda kalmayı hiç düşünmemişti Elif; Okana aradığı acizliği o anda göstermiş, ama Okan arkadaşlarıyla içerken geri dönüp metotla, gözyaşı dökmeden kendi varlığını temizlemişti.

Öfkeyle fırladı yerinden, duvara yumruk attı: Allah kahretsin! diye bağırdı. Ama bu sessizlik, çığlığını yuttu. Telefonuna sarılıp aramak istedi Elifi, tehdit savurmak için… ama numarası engellenmişti. Yenisini bilmiyordu. Zaten ne diyecekti ki? Perdelerimi geri ver mi?

Camın önüne gitti. Aşağılarda, şehir ışıkları parlıyordu. Oralarda bir yerde şimdi Elif vardı. Belki bir arkadaşında, belki bir odada kalıyordu artık. Öğretmen maaşıyla kendi kazancıyla. O yeni yaşadığı yerde, bilirdi, yine de sıcak bir ortam vardı. O menekşeler, perdeler, sıcak bir köşe. Burada ise… Evin içinde bir don vardı. Yolda değil, ta içeride. Kemiğine kadar işleyen bir soğuk.

Hesap adamıydı Okan. Her şeyi planlamıştı. Ama Elifin gidişinin bir kaçış değil, galip bir komutanın arkasında yanan toprakları bırakıp ganimetlerini götürmesi olduğunu hesaplayamamıştı. Evet, evin sahibi olmuştu. Son köşe, son metrekare, tamamen onundu. Ama şimdi her bir metre, buz gibi bir yalnızlığın ağırlığını taşıyordu.

Okan, karanlık camda kendi boş pencerelerine bakarken bir süre öyle kaldı. Sonra mutfağa gitti; bir kadeh dolduracak bardak bile bulamayınca, üzerinde En İyi Baba yazan, iş yerinden getirdiği eski kupasıyla yetindi. Konyağını şişeden, buz gibi, çıplak zeminde içti; tıpkı evi gibi, içi de donuktu, yapayalnızdı.

Ve dışarıda, ağır ağır ve inatla, kar yağmaya devam etti.

Rate article
Lifequest
Kocası Oya’yı Soğukta Otobanda Arabadan Atıp Dövdü: Boşanırken Evin Paylaşılmayacağını Öğrenince Yaşanan Dram