Kocası Olya’yı dövüp dondurucu soğukta otoyolun ortasında arabadan attı: Boşanırken evin paylaşılmayacağını öğrenince yaşanan dehşet

Sabahın erken saatlerinden beri lapa lapa kar yağıyordu; ağır, ıslak beyazlıklar asfalta yapışıyor, yolu buz gibi kaygan ve tehlikeli bir şeride çeviriyordu. Elif, siyah cipin camından dışarı anlamsızca bakıyordu. Ne yağan kara, ne de hızla uzaklaşan ışıklara aldırışı vardı. Dikkatini bir tek avucunun içinde terlemiş şekilde tuttuğu telefondaki avukata vermişti.

“Edindiğiniz malların evlilikte ortak sayıldığını, Elif Hanım evet, biliyorum. Ancak eşinizin nikah öncesi satın aldığı ev, siz yedi yıl orada yaşasanız ve ikamet etseniz bile, paylaşıma dahil değildir. Ev kendisinde kalacaktır.”

Telefonu yavaşça dizlerinin üstüne indirdi. Yedi yıl. Betondan bir kutuyu yuvaya çevirmek için harcadığı yedi yıl, duvar kağıdından perdelere, internetten saatlerce aradığı köşe lambasına kadar Yedi yıl boyunca çamaşırını yıkadı, yemek yaptı, onun arkadaşlarının gürültüsüne sabretti, kıskanç ve aksi mizacına katlandı. Hepsi bu yabancı kalede, onun kalesinde. Şimdi ise kartondan evlilikleri, o gece çökünceertesi sabah onun ceketinde başka birinden ruj izi ve kalpten bir mesaj buluncadışarı atılan yalnızca kendisi olmuştu. Elinde sadece öğretmen maaşı ve bir bavul dolusu kıyafet kalmıştı.

“Ne dedi o kan emici avukatın?” diye sordu direksiyon başındaki Serkan, aniden şeritten çıkarak. Bir zamanlar öyle güçlü görünen yüzü, şimdi alaycı bir gülümsemeye bürünmüştü. Cevabı biliyordu. Hatta bunu bekliyordu.

Elif kafasını çevirdi, gözleri kocaman ve yüzü bembeyazdı.

“Ev senin. Nikah öncesi almışsın. Bana hiçbir şey yok.”

Cevap vermedi, sadece direksiyonu daha sıkı kavradı. Yanak kasları oynadı.

“Ben de öyle düşünmüştüm. Neyini bekliyordun ki, Elif? Ben salak mıyım da evin yarısını sana yazacağım? Her şeyi hesapladım,” dedi, o bildik kalın sesiyle tatmin olmuş şekilde.

Elifin içindeki her şey kopmuştu. Burası artık acı ya da kırgınlığı aşıyordu. Bu, buz gibi net bir anlıkmış. Kendisini hiçbir zaman karısı olarak görmemişti; geçici bir misafir, ne zaman isterse kapının önüne koyabileceği biriymiş. Tüm planı buydu. Her şeyi, baştan aşağıya.

Her şeyi hesaplamışsın, dedi Elif, kendi sesini yabancı gibi duyuyordu.

“Hayat plan işi Elifcim, saf olma. Yakında sizin gibiler hep nafakaya, evin yarısına konmak isteyecek; ben seni o dertten kurtardım. Bedava yaşadın, şükret,” dedi Serkan, alaycı bir hışırdamayla.

İçindeki titreme tuhaf bir huzura dönüştü. Buz parçacıkları gittikçe büyüdü ve içini tamamen sardı.

Beni eve bırak, Serkan. Eşyalarımı toplayıp bugün gideceğim.

“Ev mi? O ev benim evim. Senden önce yeni bir yer buldum bile bak.” Kapkara bir alayla direksiyonu kırarak bir kenara çekti. Şehrin dışına çıkmışlardı; sokak lambaları seyrek, kar fırtınası cama saldırıyordu. Her tarafta zifiri karanlık, tarlalar ve dondurucu rüzgar vardı.

“İn bakalım. Bir nefes al! Geleceğini düşün.”

“Sen kafayı mı yedin? Burası -20 derece! Üstümde sadece ev terliği var!”, dedi Elif, koltuğa iyice çekilerek.

“Dedim in!” diye kükredi Serkan. Merkezi kilidi açıp, Elifin kolunu hızla çekti. O pahalı parfümünün ve dün geceden kalan alkol kokusunun karışımı burnunu yaktı.

Elif kurtulmak için çabaladı, itmeye çalıştı, ama Serkan çok iriydi ve çok öfkeliydi. Kocaman, demir bir yüzük taktığı yumruğu şakak kemiğine indi. Beyaz bir aydınlık çaktı gözlerinde, sıcak bir acı yayıldı. Sonra bir yumruk da omzuna indi. Elifi çuval gibi arabadan çekip çıkardı. Yere düşünce dondurucu buz tabakasının üstüne dizini vurdu. Kapı büyük bir sesle kapandı. Kara cip arkasında kirli bir kar bulutu bırakarak hızla uzaklaştı ve beyaz fırtınaya karıştı.

İlk birkaç saniye öylece yerde kaldı, hareket bile edemedi. Bütün vücudu sızlıyor, yanağı ve şakağı hissizleşmişti. Yüzüne yağan kar, gözyaşlarıyla karışarak eriyordu. Yavaşça ayağa kalktı. Ayağında, ev terliğinden başka bir şey yoktu; ince keçe tabanlı, telefon konuşmasına fırlayarak çıktığı halı terliği. Üzerindeki sadece hafif bir monttu; yirmi derecelik soğuğa hiç uygun değildi.

Telefonunu çıkardı. Şarjı bitmişti. Şarj aleti “onun” evinde, “onun” prizindeydi. Etrafta hiç kimse yoktu. Yolun kenarında, sadece hızla geçen tırlardan başka bir şey duyulmuyordu. Kimse durmazdı. Kimse, bu karanlıkta kenarda yürüyen küçük bir kadın göremezdi.

Korku öyle yoğundu ki tadı hissediliyordu. Anladı ki Serkan, onun ayazda donmasını istiyordu. Onu kendine getirmek istiyordu. Belki daha fazlası Yok, öldürmeyi planlamamıştı, ama onu, canı sıkılan bir oyuncak gibi atmıştı dışarı. Sonra başına ne geldiği umurunda değildi.

Yürümek lazımdı. Gidebildiği kadar gitmek. Elif rüzgara karşı yönünü bulup, şehir tarafına doğru topallayarak ilerlemeye başladı. Her adımda kanayan dizinden sızlayan bir acı yayılıyordu. İnce giysilerden geçen soğuk, demir pençeler gibi dokunuyordu cildine. Beş dakika içinde ayak parmaklarını hissetmez oldu. On dakika sonra, yüzünü Nefesi donmuş gibi oldu, kirpiklerinde buz tutmaya başladı.

Aklında yalnızca bir cümle net şekilde yankılanıyordu: “O, şimdi kutlama yapıyor. Arkadaşlarıyla. Kazanışını kutluyor.”

Serkan gerçekten de eğleniyordu. Şehrin dışında lüks bir hamam-aile eğlence merkezinde, çocukluk arkadaşları Volkan ve Cihan ile buluştu. Onlar da onun kadar cüsseli, kendine güvenli ve hayata tok gözle bakıyorlardı.

“Ne o moruk, evi kurtardın mı?” diye sırtını sıvazladı Volkan, bir kadeh uzatarak.

“Tabii canım, evsiz kaldı. Hafif bir ayaz kesti onu,” diye alayla cevap verdi Serkan, rakısını bir dikişte içerek. İçini yakan sıcaklıkla iyice rahatladı. Her şeyi anlattı. Avukatın sözünden, Elifin bizonu, yol kenarında kar fırtınasında bırakışını Hikayeye bolca küfür ve gülüş kattı.

Arkadaşları bağırarak onayladı. “Helal Serkan! Kadınlar haddini bilmeli, yoksa hepsi evin yarısını ister, nafakaya çöker. Bravo!”

Meşe ağacından yapılma saunada terlediler, kristal kadehlerden konyak içip et söylediler; birbirinden kötü fıkralara güldüler. Serkan dünyanın zirvesindeydi. Her şeyi hesaplamıştı. Kazanmıştı. Hayatonundu.

Ama içinin derinlerinde, bütün o alkol ve bencillik tabakalarının altında, bir huzursuzluk dokunuşuydu; ayırıcı, yapışkan bir his. Onu arabadan atarken Elifin gözlerinde gördüğü parıltı: korku değildi; başka bir şeydi. Boşluk. Sanki o gitmeden önce zaten gitmişti. Bu düşünceden hemen kurtulup biraz daha içti. Akşam daha yeni başlamıştı.

Gece üçe doğru eğlence bitti. Serkan, sarhoş ve memnun bir şekilde, kendi evineartık tamamen kendi olan evetaksiyle gitti. Anahtarıyla kapıyı zor bulup açtı, antrede ışığı açınca dili tutuldu.

Evde olağanüstü bir düzen vardı. Ama bu, bir mezarın ya da müzenin düzeniydi. Elifin bıraktığı her şeyi gitmişti. Fotoğraflar, onun işlediği yastıklar, kitapları, pencere köşesine sıraladığı menekşeler Hiçbiri yoktu. En kötüsü ise şuydu:

Elif sadece kendine ait olanları almıştı. Kesin, cerrahi bir titizlikle yalnızca kendi eşyalarını, getirdiği ya da seçtiği her şeyi topladı.

Salonun perdeleri bile gitmişti; o, aylarca peşinde koştuğu solmuş gül rengi perdeler. Duvardaki tüm tablolar, posterler kaldırılmış, sadece çivi izleri ve tozdan kalan kareler görünüyordu. Mutfaktaki kavanozlar, Elifin bıçak seti, seramik yemek takımıhepsi yoktu. Kağıt havlu tutacağı bile vidalarından sökülmüş, sadece deliği kalmıştı.

Serkan sendeleyerek evde dolaştı. Yatak odasında, Elifin tarafı bomboştu. Komodin bomboş, dolabın yarısı boş Ama Elif, onun seçtiği yastıkların yarısını da götürmüştü. Banyo Hiçbir şey yok. Ne şampuanı, ne toka, ne bornozu. Hatta ayağını basacağı paspası bile götürmüş.

Salonun soğuk zeminine çöktü, bembeyaz duvara baktı. Evde tuhaf, dondurucu bir sessizlik vardı. Eşyalar duruyordu ama, bu alanın ruhu, sıcaklığı, huzuruhepsi silinmişti. Elif, yedi yıllık hayatını sıfırlamıştı. Onun kalesini tekrar bir beton kutuya döndürmüştü.

O son bakışını hatırladı Elifin: ne acı, ne avuntu Sadece soğukkanlı bir plan. Tıpkı onun yaptığı gibi. Elif, yolda donmak için değil, kendi onurunu koruyarak gitmişti. Serkan ve arkadaşları konyak içerken, Elif belki de aynı gece geri dönüp, titizlikle her şeyini toplamıştı. Bir damla gözyaşı dökmeden.

Bir anda öfkeye kapıldı. Ayağa fırladı, duvara yumruk attı. Allah kahretsin! Diye bağırdı karanlığa ama karanlık sesi yuttu. Telefonunu almak istedi, Elifi arayıp küfretmek ya da tehdit etmek için, ama numarası engelliydi. Zaten, ne talep edecekti ki şimdi? Perdelerimi geri ver mi?

Pencereye yaklaştı. Aşağıda, geceyle örtülü şehir vardı. Elif şimdi oralarda bir yerdeydi belkibir arkadaşında, belki de bir oda kiralıyor. Azıcık maaşıyla. Yeni evinde güneşli, sıcak bir köşe olacaktı mutlaka; menekşeleri, perdeleri Burada ise soğuk vardı. Ama yoldaki buz değil; ruhun dokularına sızan, çıkmayan içsel bir soğuk.

Serkan hayatı planlamıştı, her şeyi düşünmüştü. Fakat bir şeyi atlamıştı: Elifin gidişi kaçış değil, kazananın onuruyla yapılan bir geri çekilme, yanında kendi zaferlerini götürüp ona sadece viran yıkıntı ve boşluk bırakıştı. Koca evin her metresi, şimdi sonsuz bir yalnızlıkla üzerindeydi.

Pencerede uzun süre karanlık camdaki kendi yansımasına baktı. Sonra ağır adımlarla mutfağa ilerleyipevde kalan biricik kupası, işe ilk başladığında hediye edilen üstünde En iyi baba yazılı eski kupayladibi kalmış konyak şişesinden yudumladı. Yerde, çıplak zeminde, tamamen yalnız, üzerinde hayatının ödülü kalan evde

Dışarıda ise, ağır ağır ama inatla kar yağmaya devam ediyordu.

Hayatta bazen her şeyi kendince hesaplarken, insan en büyük kaybının içtenlikle paylaşılmış sıcak bir yuvayı, emekle biriktirilmiş sevgiyi fark edemez. Zira asıl değer, dört duvar ya da tapu değildir; ruhun, mutluluğun ve huzurun birlikte örülen dokusudur. Bunu kaybettiğinde, geriye sadece boğucu bir boşluk kalır.

Rate article
Lifequest
Kocası Olya’yı dövüp dondurucu soğukta otoyolun ortasında arabadan attı: Boşanırken evin paylaşılmayacağını öğrenince yaşanan dehşet