Günlük 16 Ekim
Bazen düşünüyorum; insanın hayatındaki en değerli şey, yanında kimin olduğudur. Bizim küçük mahallemizde, Bursanın eteklerindeki bu sevimli yerleşkede, sokaklar yazın yemyeşil, sonbaharda altın sarısı yapraklarla doluydu. Yan yana iki evde, huzur içinde yaşayan iki aileydik. Hep yardımlaşır, birlikte gülüp ağlardık. Çocuklarımız büyüyüp İstanbula, Ankaraya okudular, farklı hayatlara yelken açtılar.
Bir sabah erken, gün henüz sökmemişti, Mahmut amca telaşla kapımızı çaldı. Gür bir sesi vardı ama bu kez sesi kederle boğulmuştu. Annem Handan Hanımla birlikte hemen dışarı fırladık, üstüme hırka bile almadan.
Ne oldu Mahmut amca, bir şey mi var? dedim.
Oturaklara çöktü, gözleri doldu.
Ayşe benim güzel Ayşem İç çekişleri ciğerime işlerken, havada bir sonbahar serinliği dolaşıyordu.
Annem elini omzuna koydu. O acı haberi söylemeye çalışırken, sesi titrek ve güçsüzdü.
Ayşe Rahmetli oldu. Gece gitti, dedi.
Mahmut amcayı o yalnız anında hiç bırakmadık. Eşiyle şehirden gelen oğulları gelene kadar başında bekledik. Annem ona bitki çayları, rahatlatıcı ilaçlar verdi. Ayşe teyzenin cenazesi olup gittikten sonra da hep birlikte yemekler yedik, akşamları babamla saatlerce dama oynadılar.
Altı ay böyle geçti. Mahmut amca zamanla içine döndü ama ayakta kalmayı başardı; kendi işini kendi görmeye başladı. Yemek pişiri, evi toparlıyordu. Oğlu ile gelini bazen gelir, misafir olurlardı.
Bir akşamüstü, ağustos sonu, babamla dama oynuyorlardı yine bizim avluda. Ansızın babam yana yıkıldı. Mahmut amca son anda yetişip tutmuş, adeta yere düşmekten alıkoymuştu.
Halil! Nolduu, Halil? ama babam cevap veremedi. Annem tam bu sırada elinde taze biber dolusu bir tabakla çıktı avluya.
Elindekiler yere düştü, annem kocasının yanına koştu. Babam anında vefat etmiş, doktor sonra kalp krizi dedi.
Hiç şikâyet etmezdi, nasıl olur böyle şey diye günlerce ağladı annem.
Bu sefer Mahmut amca anneme destek çıktı. Büyük şehirlerden gelen abim ve ablam, babamı toprağa verdikten kısa süre sonra geri döndüler. Annem o geniş evde sessizliği, yalnızlığı iliklerinde hissetti. Gündüzleri Mahmut amca gelir, işleri yoluna koyar, bir şeyler tamir ederdi ama geceleri uyku gelmezdi.
Zaman geçti, annem toparlandı. Arada bir çocuklar, torunlar gelir, biraz neşe taşırdı eve. Annemle Mahmut amca zaten emekliler. Mahmut amcanın lise tarih öğretmenliği, annemin köy kütüphaneciliği maceralarını anlatınca zaman su gibi akıyor.
Hayat daima akıyor. Sonbahar geldi, avluyu dökülen sarı-kahverengi akçaağaç yaprakları bastı. Mahmut amca her sabah elinde süpürgeyle çıkıyor, önce kendi bahçesini, ardından annemin evinin önünü temizliyordu. Rüzgâr, yaprakları yeniden getirince pes etmiyor, usulca annemin avlusuna girip orada da yaprakları süpürüyordu. Gerçi annemin bahçesinde pek yaprak yoktu.
O, süpürgeyle uğraşırken annem pencerenin ardından tebessümle bakıyordu.
Mahmut Bey, inat ettin vallahi, her gün aynı mücadele Mahallede senden başka biri yok ki sonbahar yapraklarıyla savaşan! diyerek camı açarak seslenirdi.
O da başını kaldırıp gülümserdi.
Eğer herkes yaprakların kendi kendine yol olmasını beklerse, dünya kaosa sürüklenir. Toplayacak biri lazım işte, ben de uğraşıyorum, der, işine devam ederdi.
Sonbahar yaprakları güzel aslında, bak nasıl parlıyorlar, diye üsteledi bir gün annem.
Güzel güzel de, kayıp düşersin Allah korusun. O yüzden topluyorum, dedi Mahmut amca inatla.
Bir sabah, Mahmut amca kapıyı tıklattı. Annem açmadı, pencere de açılmadı, ürktü. Hızla portmantoya ceketi bırakıp içeri girince, annemi yorgun halde buldu. Yüzü solgun, sesi kısıktı.
Dur, yardım edeyim, deyip koluna girdi, koltuğa oturtup üzerine battaniye örttü.
Ne olacak şimdi, kim yapacak bana çay? diye takıldı Mahmut amca, aslında endişeliydi.
İlaç masanın üstünde dedi annem güçsüzce.
Mahmut amca ilaçlara baktı, gözleriyle eksikleri saydı.
Bunlarla olmaz, ben bir eczaneye gidiyorum, hemen dönerim! deyip çıktı, çarşıdan hem ilaç hem marketten bir tavuk aldı, dönerken annem uyukluyordu.
Birazdan mutfaktan çorba kokusu yayıldı. Annem şaşkınlıkla gülümsedi.
Ne zaman öğrendin böyle yemek pişirmeyi Mahmut abi?
Tek başına hayat öğreniyorsun. Haydi, sıcak tavuk suyuna çorba iç, iyi gelir, dedi.
Çorbayı içerken, gözlerinde ilk defa huzur görebildim annemin, Mahmut amca susup çaktırmadan gülümsedi.
Bir hafta sonra annem iyileşti. İlk kez birlikte, mahallemizin yakındaki dere boyundaki parka gittiler inisiyatifi her zamanki gibi Mahmut amca aldı tabii.
Evde oturmaktan kurtul, biraz yürü, dedi.
Yapraklar ayaklarının altında hışırdadı, güneşse hala içinizi ısıtıyordu.
Mahmut abi, şu sonbaharın tadı bir başka, insanın ruhu arınıyor sanki.
Kesinlikle; önemli olan bunu doğru insanla paylaşmak, dedi Mahmut amca.
Bir gün, Mahmut amca elinde bir minik saksıyla geldi, anneme uzattı. Çok garipti.
Kütüphanenin rafını karıştırdım da, kaktüs bakımıyla ilgili kitabı bulamadım. Senin elin yatkın bu işlere diye düşündüm
Hiç kaktüsüm olmadı ki bugüne dek, diye gülümsedi annem.
Ama bilgin sonsuz ya, işte yeni işin, dedi.
Pekala, ama bu çiçek açarsa bana dondurma borçlusun, diye şaka yaptı annem.
Söz!
Bir hafta sonra ilk kar yağdı. Mahmut amca elinde bir demet kırmızı gülle çıktı karşısına.
Valla artık, ben neredeyse her gün buradayım. Ne dersin, böyle her seferinde gelmek yerine, birlikte yaşayalım mı? Ne dersin, Emine Hanım evlenelim mi? dedi utanarak.
Annem önce güldü, yanağı kıpkırmızı oldu.
Aklın neredeydi bugüne dek? Evet, tabii ki kabulüm. Alıştım sana, gittiğinde içim eksiliyor Hem bu güzel güllere kim hayır diyebilir? dedi.
Kışı birlikte geçirdi, ilkbahar geldi. Bir sabah annem balkondan seslendi:
Mahmut abi! Gel bak, kaktüsün açtı! Şimdi bana dondurma borcun var!
Vay be! Tamam, bugün çıkıp en güzel dondurmayı alıyoruz. Sözden dönülmez, diye güldü Mahmut amca.
Yolda sen sade al, ben kakaolu isterim diye tartışırken, ikisinin de yüzünde çocuksu bir mutluluk vardı. Mahmut amca gökyüzüne bakıp gülümsedi.
Ne oldu, neden bu kadar mutlusun? dedi annem gülerek.
Bilmem galiba güzel bir ekip olduk biz, ya Sen?
Hem de çok güzel bir ekip olduk, dedi annem hafifçe.
Birlikte yürüyorlardı; samimiyetle, omuz omuza. Artık sadece komşu ya da kader arkadaşı değil, hayatın sonbaharında birbirini bulmuş iki insandılar. Beraberlik çok güzel bir şeymiş, yalnızlık bu kapıdan giremez artık.
Şükürler olsun Herkese huzurlu, bereketli günler!



