On yaşındaydım, babam beni ilk kez kahvaltıya çağırmadan sessizce avluya çıkardığında. O sabah, camdaki kırağı adeta bir oyma desenini andırıyordu ve hava ciğerlerimi yakıyordu. Yorganın altına saklanmak, kapının gıcırdadığını duymamış gibi yapmak, bugün soba için odun getirme sırası bana gelmemiş gibi davranmak istiyordum.

On yaşındaydım, babam ilk kez beni kahvaltıya çağırmadı; sessizce avluya çıkmamı işaret etti. O sabah pencereye çöken ayaz, sanki bir çeyrek altın deseniydi, hava ciğerimi sanki iğneyle dürtüyordu. Yorganın altına saklanarak, kapının gıcırdadığını duymamış gibi davranmak, bugünkü odun sıranın bana ait olmadığını hayal etmek istedim.

Babam hiç kızmadı. Sadece yanımda durdu, ben soğuktan titreyerek, ağır baltanın sapına dokunmaya çalışırken. Parmaklarım uyuştu, gözümden bir gurur gözyaşı süzüldü.

Oduna öyle vurma, tüm dünyaya kızgın gibi değil de, diye sessizce söyledi. Onu saygıyla vurmalısın.

O sözler, sabah ayazından daha derin kazındı belleğime. O an kavradım: Bizim evde sıcaklık, doğadan değil; ellerinin ritminden, sırtındaki ter damlasından doğar.

Biz odunları soba için değil, derdi babam, ben düzgünce odunları duvara dizerken. Bunu aile için yapıyoruz. Dışarıda rüzgar ne kadar uğuldasa da, sevdiklerin bilir: Yalnız değiller. Onlara sahip çıkılıyor.

Babam eski zaman insanıydı. Elleri toprak ve alın teri kokardı. Beyaz cami yanındaki eski mezarlıkta ona veda ederken, çiçek koymayıp, kendi kırdığım bir meşe dalı bıraktım avuçlarına. Düzgün, temiz, sağlam bir dal. Baba, artık her şeyi anlıyorum, demenin garip, rüya gibi yolu oldu.

Bizim köyde zaman bal gibi ağır akar. Büyüdüm, kendi evimi kurdum, çocuklarımı ev yapımı ekmekle, çam dumanı kokusuyla büyüttüm. Nasır oluşana kadar çalıştım ki daha kolay yaşasınlar. Ve galiba başardım, belki biraz fazla.

Çocuklarım şehre göçtü. Aydınlık ofislerde, tuşlara bastılar, elle tutulmaz şeyler yarattılar. Ama bir tuhaf hassas oldular.

Birkaç yıl önce torunum Ekin geldi. Şehir çocuğu: kulaklık, tablet, wifi peşinde koşturan. O sabah evde üşümüş olduk, kombi bozulmuştu, ben tamirci çağırmaya niyetlenmedim.

Eski baltamı alıp odunluğa çıktım. Ekin verandada, pahalı montuna sarılıp, ekranı kapanmış şekilde kararsız baktı.

Dede, internet gitti, homurdanarak dedi.

Ekinin bembeyaz, yumuşak ellerine baktım. On yaşındaki kendimi gördüm onda; dünyadan her şey kendi kendine düzelmesini bekleyen çocuk.

Oyuncağını bırak, dedim sakinlikle. Hadi buraya gel.

Baltayı verdim ona. Otuz sene ellerimle cilalanmış, ağırdı. Ekin neredeyse düşürüyordu.

Bu çok ağır, dede…

Ağır değil, dedim. Ellerinin neden yaratıldığını henüz bilmiyor.

İlk darbesi çok acemiceydi; balta sadece kabuktan sekip, bileğine bir acı vurdu. Neredeyse pes edecekti.

Acele etme, yaklaşıp omuzlarını düzelttim, ağırlığı nasıl aktarması gerektiğini gösterdim. Bunu iş diye yapmıyoruz. Buradayım. Yapabilirim. Evimi korurum, demek için yapıyoruz.

Beşinci seferinde ağaç boyun eğdi. Canlı, berrak bir yarılma sesi, tepelerden yankılandı. Odun ikiye bölündü, parlak ve kokulu kalbi açtı. Ekin donakaldı. Yüzünde sosyal medyadan alınan beğeni değil; ilk kez kendi gücünü hisseden gerçek bir tebessüm belirdi.

İki saat çalıştık. O akşam tabletini verandada unuttu. Soba yanında koltukta uyuyakaldı, üzerinden odun kokusu ve gerçek yorgunluk yayıldı.

Uzun zaman geçti. Eşim vefat etti, evin sessizliği öyle ağırlaştı ki, sanki dokunsan hissedebilirsin. Çocuklar haftada bir arıyor, sesleri uzak ve ince. Bazen kapıda oturup, benden bir şey kaldı mı diye düşünüyorum. Tecrübem, çatıda tüten duman gibi kaybolacak mı?

Dün bir kargo geldi. İçinde gerçek, kâğıt bir mektup vardı. Zarfın içinde fotoğraf ve ıhlamurdan oyulmuş bir tahta figür.

Fotoğrafta Ekin var. Artık yetişkin; geniş omuzlu, nasırlı elleriyle. Bir grup genç arasında duruyor, onlara ev yapmayı öğretiyor. Arkasında bir not yazılı:

Dede, onlara söyledim. Biz duvar inşa etmiyoruz. Sevdiklerimiz için yapıyoruz. Ellerimi işe yarar kıldığın için teşekkür ederim.

Güneşte oturup, gözyaşıyla gülümsedim. Dünya değişiyor. Ormanlar yerinde iletişim kuleleri çıkıyor, soba yerine akıllı cihazlar alıyor.

Ama esas olan kaybolmuyor. O aktarılıyor. Nasırdan yumuşak ellere, onlar yeterince güçlenene dek bu dünyayı taşımayı öğreniyor. Sanıyorsun ki, bir çocuğa çalışmayı öğretiyorsun. Hayır. Onun kalbinde bir ateş yakıyorsun; o ateş senden sonra da birilerini uzun yıllar ısıtacak.

Rate article
Lifequest
On yaşındaydım, babam beni ilk kez kahvaltıya çağırmadan sessizce avluya çıkardığında. O sabah, camdaki kırağı adeta bir oyma desenini andırıyordu ve hava ciğerlerimi yakıyordu. Yorganın altına saklanmak, kapının gıcırdadığını duymamış gibi yapmak, bugün soba için odun getirme sırası bana gelmemiş gibi davranmak istiyordum.