Kocamın kız kardeşi her zamanki gibi hazır sofraya konduğunu sandı, ama bu kez onu bomboş bir masa bekliyordu

Kocamın kız kardeşi yine her şey hazır sandı, ama bu defa onu boş bir masa bekliyordu

Yine onlar mı cumartesi gelecek? Oysa bu hafta sonunu baş başa geçireceğiz, demiştik, dışarı çıkacaktık. Tüm hafta şu çeyrek raporlarla uğraşmaktan çok yoruldum!

Sesim mutfağın küçük karolarında yankılandı. Bulaşıkların köpüğünü telaşla yıkarken eşime omuzumun üstünden baktım. Ali masada oturmuş, gözlerini soğumuş çayına dikmiş, masa örtünün kenarıyla oynuyordu.

Ekin, ne diyebilirdim ki? Derin bir nefes aldı ve ılımlı bir tonla konuşmaya çalıştı. Zehra aradı, eşi Murat ve oğulları Oğuzhanla birlikte bizi çok özlemişler. Ne zamandır görmüyorduk. Oğlum da dayısını özlemiş. Sonuçta kardeşim, yüz çevirip gönderemezdim ki. Bir de çok heveslenmişler.

Ne zamandır görmüyormuşuz? Suyu öyle hızlı kapattım ki musluk neredeyse zorlandı. Ellerimi havluyla silip, Aliye döndüm, kollarımı göğsümde birleştirdim. Ali, iki hafta önce de geldiler. Ondan önce de bayramda üç gün kaldılar. Hem de hep aynı senaryoyla. Boş ellerle geliyorlar, sofraya kurulup benim yarım günümü mutfakta harcayarak hazırladıklarımı yeyip koltukta yayılıyorlar, üstüne bir de dağ gibi bulaşık bırakıp gidiyorlar.

Alinin surat ifadesi değişti, belli ki bu konuşmadan hiç hoşlanmıyordu. Onların ailesinde akrabalar ne zaman isterse gelsin, evde yokluk mu var, yorgun musun, hiç sorgulanmaz, kapı hep açıktır.

Niye insanların ağzındaki lokmayı sayıyorsun ki? dedi homurdanarak, çayını kenara koydu. Kardeşim sonuçta. Maddi durumları da biraz sıkışık, Muratın maaşı azalmış, Zehra da dert yanıyormuş. Bırak gelsinler, sohbet ederiz. Alışverişi ben yaparım, söz veriyorum, bulaşığı da ben yıkayacağım.

İçimden acı acı gülümsedim. Bu sözleri kaç defa duyduğumu hatırlamıyorum. Ali haklı, alışverişi yapar ama getirdiği ekmek, biraz soda, ucuza bir salam olur ancak. Güzel bir sofranın esas yükü yine bana kalır. Bulaşığa gelince de Ali genellikle yemek sonrası kanepede sızar, ben yine mutfakta kalan tabaklarla baş başa kalırım.

Altı yıldır evliyiz. Oturduğumuz evi ben evlenmeden önce babaannemden miras aldım, mülkiyeti tamamen bana ait. Ali fena kazanmıyor ama kazancının çoğu araba borcu ve ailesine yardıma gidiyor. Ben büyük bir eczane zincirinde sorumlu eczacıyım ve aile bütçemizin temel yükü mutfak masrafı, fatura, alışveriş, tatil hep benim gelirimle karşılanıyor.

Misafirseverim, pinti de değilim. İlk yıllarda Alinin yakınlarına keyifle sofralar kurup çeşit çeşit börekler, ana yemekler pişirdim. Ama zamanla dikkatimi çekti: Zehra ve ailesinin ziyaretleri alışkanlığa, hatta biraz yüzsüzlüğe dönüştü. Zehra kalabalık, kendine çok güvenen ve özel olduğuna inanan bizim evi bedava restoran gibi görüyor adeta.

Cuma akşamı yine klasik maratona başladım, büyük markette uzun listeme bakarak alışveriş yaptım. Güzel bir kuzu eti almalıyım, çünkü Zehra tavuğu “ucuzların yemeği” diye beğenmez. Kırmızı balık, birkaç çeşit peynir, sebze fiyatları yürek yakıyor ve Oğuzhanın sevdiği yaş pasta. Kasada sonuca bakınca içim buruldu. Neredeyse sekiz bin lira tuttu. Aslında bu parayı kışlık çizme için biriktiriyordum. Çizmeyi artık sonraki maaşa ertelemek gerekecek.

Eve zar zor döndüm. Kollarımda poşetler, Ali araba servisinde kaldı, malzemeleri asansörsüz üçüncü kata ben çıkardım.

Antreye girdim, poşetleri yere bıraktım, rahatladım. Yatak odasından Alinin kafası telefona gömülü sesi geliyordu. Odanın önünden geçerken konuşmalara kulak misafiri oldum.

Ali hoparlörde konuşuyor, Zehranın sesi net duyuluyordu:

Bak diyorum, erken rezervasyon indirimi bitmeden tatil paketini al! Otele gideceğiz bu sene, ultra her şey dahil, denizin hemen yanında. Murat geçtiğimiz gün avans aldı, tamamını yatırdık. Epey tuttu tabii, iki yüz elli bin lira neredeyse, ama bir defa yaşıyoruz!

Vay be, helal olsun, dedi Ali, gerçekten takdir dolu bir ses tonu ile. Ama hani paramız yok demiştin, tasarruf ediyordunuz?

Telefonun ucundan Zehranın kaygısız, tok bir kahkahası geldi.

Eh canım, tasarruf ediyoruz tabii! İki aydır limiti minimumdan açıyoruz, restoran yok, şık hiçbir şey yok. Murata makarna-sosis haşlıyorum. Ama haftasonu size geleceğiz ya, Ekinin sofraları nasıl olsa dopdolu; balık, et, meze eksik olmaz, iki gün yiyoruz, çarşambaya kadar yoğurtla idare ediyoruz. Mis gibi tasarruf! Sen ona kırmızı balık aldır, Oğuzhan bayılır. Yarın öğlen aç geliriz, yemek hazır olsun!

Cümleler bitti, Ali telefonu yatağa attı. Ben koridorda poşetleri taşırken parmaklarımın uyuştuğunu hissettim ama içimde o an bambaşka bir yara oluştu. İhanet, öfke ve üzüntü midemde kocaman bir düğüm oldu.

Demek makarna mı yiyorlarmış? Tur için iki yüz elli bin lira. Ben ise yeni çizmeyi bırakıp bu fırsatçıların balık yiyebilmesi için bütçemi zorluyorum. O anda içimde bir şeyler koptu. Artık “iyi gelin” olmayı bırakacaktım.

Sessizce mutfağa geçip alışveriş poşetlerini boşalttım. Etler dondurucuya, ucuz olmayan peynir-balıklar saydam olmayan saklama kabına, buzdolabının dibine. Pastayı da ikiye ayırdım, yarısını delicaciesin içine koyup kaldırdım.

Masanın üzeri bomboş kaldı. Renkli, sade mutfağımda sadece huzur vardı.

Akşamı normal geçirdik. Sade bir akşam yemeği hazırladım biraz pilav, dünün köftesi. Ali mutfağa geldiğinde alıştığı zengin sofrayı göremedi ama umursamadı, TVye daldı. Yaklaşan aile ziyaretini de hiç açmadı, herhalde ben çoktan hazırlığımı yaparım sanıyordu.

Cumartesi sabahı sessizlikle uyandım. Keyifle geç kalktım, usulca kahvemi pişirip, sakladığım peynirden aldım, kitabımla pencere önündeki koltuğa kuruldum.

Öğlen Ali şaşırarak mutfağa geldi, havada yemek kokusu olmayışına şaştı.

Ekin, sen daha hazırlamıyor musun? Zehralar bir saate gelir. Fırın bozuldu mu?

Hayır bozulmadı, cevapsız gözlerle kitap okurken dedim. Bugün dinleniyorum. Hafta sonum.

Ali ne dediğimi anlamadı.

Ne demek dinleniyorsun? Misafire ne ikram edeceğiz?

Bilmem Ali. İstersen kalan pilavla köfteyi ısıt. Yetmezse karşıda market var, cüzdanın da başucunda.

Ali sinirden gülümsemek zorunda kaldı.

Kızma dedim ama işte ben yıkarım bulaşığı, tamam! Getirdiğin poşetler nerede? Akşam ellerin dolu döndün…

Haftalık yiyecek aldım, onların çocuğuna et, kendine balık almak zorunda değilim. Tüm alışverişleri sana bırakıyorum, üstelik dün gece Zehrayla yaptığınız konuşmayı kelimesi kelimesine duydum. Bu evde bedava aş dönemi bitti.

Alinin yüzü kıpkırmızı oldu. Bir şey demeye çalıştı, o anda kapı çaldı. Tam öğle vakti konuklar geldi.

Ali toparlanıp kapıya koştu. Kalabalık, ayakkabı gürültüsü ve Zehranın neşesiz sesiyle ev doldu.

Nihayet geldik! Trafik berbat! Zehranın sesi çınladı. Ali, bizim terlikler nerede? Oğuzhan, ceketini duvara sürtme!

Zehra, gösterişli bir eşofmanla mutfağa girdi, ardından Murat ve Oğuzhan da geldiler.

Zehra mutfağı kolaçan etti, havayı kokladı, gözleri büyüdü.

Ekin, merhaba. Hayırdır, ne oldu? Yemek kokusu yok, masa bomboş… Neden kurulmadık? Aç geldik, benim oğlanın büyüme zamanı, özel yemek, hani nerede?

Merhaba Zehra, hoş geldiniz. Hazır bir şey yok, yemek de pişirmedim.

Zehra şaşkın şaşkın bana, sonra Aliye baktı.

Nasıl yani? Ali, bekliyoruz dedin, aç geldik! Benim çocuk açlıktan ölecek!

Madem Oğuzhanın böyle bir noktası var, evden karnını doyurup gelmeliydiniz, ya da yolda bir kafeye uğrayabilirdiniz, dedim son derece sakin bir sesle.

Murat da suratını asıp sandalyeye çöktü.

Şaka mı bu Ekin? Tüm şehri geldik, boş masaya mı bakacağız? Hadi, salataları çıkar ortaya, acıktık!

Acıktık kelimesi canımı sıkmıştı ama istifimi bozmadım.

Ne salata var ne köfte, ne de balık. Dün gece ilginç bir konuşma duydum, meğer burayı ücretsiz restoran sanıyormuşsunuz. Tüm masrafları bana yıkıp, bir yandan yurt dışına tatil alınıyormuş.

Zehra yutkunamadı, rengi değişti. Aliye buz gibi bir bakış attı.

Ali! Yanımda karın varken açık konuşulur muymuş! diye bağırdı.

Ali omuzlarını büzdü.

Zehra, koridorda olduğunu bilmiyordum…

Hah, şimdi anladım! Zehra saldırıya geçti. Eeee ne olmuş? Evet, tatile gidiyoruz! Evet, para biriktiriyoruz! Elbette akrabayız, mecburen ağırlamak zorundasınız! Sizin çocuğunuz yok, paranız çok, bize de yardım edin! Kötü mü oldu?

Dik durdum, gözlerim daraldı.

Birincisi, Zehra, bu evde kimse kimseye mecbur değil. Burası benim evim. İkincisi, maaşımı sizin tatiliniz için harcamam. Son 3 ayda sizin gelişleriniz bana 50 bin TLye mal oldu. Daha fazlasını başkasına değil, kendime harcamak isterim.

Oğluma yediği lokmanın hesabını mı tutuyorsun! sanki kalbi kırılmış gibi mırıldandı.

Murat sertçe ayağa kalktı.

Hanım, sen haddini aşma. Biz abime geldik, sana değil.

Murat, sakin ol! Ali ilk kez araya girdi. Bu evde kimse Ekine bağırmayacak.

Bu ev… Zehra alaycı bir kahkaha attı. Sen kimsin burada? Karının peşindesin, erkek misin değil misin? Kadına emir ver, sofrayı kursun!

Ali ona baktı. O an ilk kez Zehranın gerçek yüzünü gördü ve utandı. Şimdiye dek bana yaptıklarından, ucuz alışveriş bahanesiyle beni mutfakta tek bırakışından, kendi zayıflığından acı bir şekilde utandı.

Eşim kimseye hizmet etmek zorunda değil Zehra, dedi kararlı bir sesle. İlk defa onda kararlı, yeni, yabancı bir ton vardı. Haklısın Ekin. Sadece yemeğe geliyorsunuz, bir defa bir pasta dahi getirmediniz.

Demek öyle! Zehra başını öne eğdi. Bittiniz, anneme anlatırım; ne hale düştün. Bir daha bu eve gelmem!

Ne istersen yap, dedim. Market orada, yine sosis alırsınız. Tasarruf edersiniz.

Zehra sinirden gözleri dolu oğlunun kolunu kaptı.

Gidiyoruz Murat! Bıktık sizden. Paranızı gözünüzde büyütüyorsunuz! diye bağırdı, ortalığı kasıp kavurdu.

Hemen ayakkabılarını giyip kapıyı öyle bir hızla çarptılar ki, anahtarlık sarsıldı.

Evde derin bir sessizlik kaldı. Büyük bir huzurla içimden geçirdim, omuzlarım hafifledi. Ellerim titriyordu ama içim çok hafif, tertemizdi. Yıllardır sıktığım, sıkıldığım ayakkabıyı sanki çıkarıyordum.

Ali başını eğdi, yanıma geldi.

Ekin, özür dilerim. Aptalca davrandım. Bu zamana kadar dışardan hiç böyle görünmüyordu. Sadece misafir diye düşünüyordum, meğer senin sırtında dönüyormuş.

Gözlerinde pişmanlık, yüzünde yeni bir kararlılık vardı. Kendi ailesini seçmişti.

Bunu fark ettiğin için teşekkür ederim, Ali dedim. Ailene kapım hep açık, ama bana ve evimize saygı duyulursa. Bundan böyle misafirliğe pasta, tatlı ve özürle geri gelirlerse ne ala. Yoksa kapı kapalı.

Tamam, başıyla onayladı, mahcup bir gülümsemeyle. Bugün madem evdeyiz ve kimseyi ağırlamayacağız, pizza söyleyelim mi ya da suşi? Hesap benden. Hangi istersen…

Gülümsedim, bu kez içtenlikle.

Pizza güzel olur. Bir de uzun zamandır izlemek istediğimiz şu filmi aç.

Ali siparişi verip mutlu bir şekilde telefonuyla uğraşırken, ben buzdolabındaki sakladığım pastadan kendime güzel bir dilim kestim, mis gibi kokan kahvemi aldım ve pırıl pırıl masaya oturdum. Artık önümüzde sadece bize ait huzurlu ve güzel bir hafta sonu vardı.

Rate article
Lifequest
Kocamın kız kardeşi her zamanki gibi hazır sofraya konduğunu sandı, ama bu kez onu bomboş bir masa bekliyordu