Bir aynaya baksaydın bari sofraya oturmadan önce, dedi soğuk ve küçümseyici bir ses tonuyla. O üstündeki şekilsiz sabahlıkla, saçların dağılmış. Bir kerecik olsun adamın için kendini toparlamak bu kadar mı zor?
Handan elindeki kepçeyle öylece donakaldı, çorbayı tabağa dökemeden. Yavaşça bakışlarını eşi Celale çevirdi. Adam mutfak masasında yeni model telefonunun ekranına gömülmüş, karısına dönüp bakmaya tenezzül bile etmiyordu. Üzerinde yeni, özenle ütülenmiş pudra rengi bir gömlek, saçı jöleyle düzgünce taranmış, boynundan ise daha çok yeni aldığı pahalı bir parfümün kokusu yayılıyordu.
Son birkaç aydır Celale bir hâller olmuştu sanki. Otuz yıla yakın bir evlilikleri, büyüttükleri oğulları artık başka şehirde kendi ailesiyle yaşıyordu; Handan bir anda yanında bambaşka bir adam bulmuştu. Celal aniden spor salonuna gitmeye başladı, gardırobunun neredeyse hepsini yeniledi, ne yerse didikledi, telefona karmaşık bir şifre koydu. Ama en kötüsü: Handana sürekli takıyor, eleştiriyor; yaptığı yemeği, konuşmasını, giyinişini, nefes alışını beğenmiyordu.
Daha işten geldim ya, sesine olabildiğince sakinlik vermeye çalıştı kadın. Eczanede nöbetteydim, çıkarken markete uğradım, koca poşetleri taşıdım eve. Direk mutfağa girdim ki sana sıcak yemek koyayım. Ne yani, sana çorba vereceğim diye abiye elbise mi giymeliydim, makyaj mı yapsaydım?
Aaa, yine başladı mağduru oynamaya, Celal telefonu öfkeyle kenara koydu, yüzünü buruşturdu. Poşet taşımışmış… Tüm kadınlar çalışıyor, bir şekilde bakımlı olmayı da başarıyorlar. Marketteki kadınlar gibi salınmıyor kimse. Bizim ofiste bile senin yaşındaki kızlar topuklularla pervane oluyor, maşallahı var! Sen nasıl… yani… kadınlıktan çıktın, seninle toplum içine çıkmak insanın zoruna gidiyor valla.
Handan sessizce önüne koydu sıcak çorbayı, karşısına oturdu. İçinde büyük bir sızı vardı ama ağlamamaya kararlıydı. Zaten bu aylar ne kadar gözyaşı döktüğünü kendi biliyordu; geceleri duvara dönüp, eşinin sessizce birileriyle mesajlaştığını dinlerken için için ağlamıştı yeterince.
Bana bu kadar utanıyorsan, niye hâlâ bu evdesin o zaman? dedi sakin ama kararlı bir sesle.
Celal alaycı bir sırıtışla siyah ekmeğini koparıp yavaş yavaş yemeye başladı. Kendini üstün hissediyordu belli. Elli beş yaşındaki Celal artık kendini başarılı bir lojistik müdürü, hâlâ gücünün zirvesinde bir adam sanıyordu.
Belki de yarın burada olmam, anlamlı bir bakışla çorbayı kaşıklarken lafı havada bıraktı. Sen sanıyorsun ki kimse beni istemez. Halbuki genç kızlar beni fark ediyor. Akıllılar, güzeller, adam dedi mi nasıl ilgileneceklerini bilirler. Mesela, bizim pazarlama departmanındaki Gözde… Yirmi altı yaşında. Bana öyle bir bakıyor ki, sen gençken bile bana böyle bakmamıştın.
Handanın ensesinden bir soğukluk geçti. Aldatıldığını tahmin etmek başka, kocasının ağzından aleni duymak bambaşka şeydi.
Peki, seni ne tutuyor hâlâ burada? dedi. Sesi titrediğinde, Celal bunu zayıflık işareti sandı.
Celalin aklında Handanın onsuz yaşlanmaktan ölüm gibi korktuğu inancı vardı. Kim ne yapardı ki onsuz? Eskimiş, yorgun bir kadın. Kim isterdi onu?
Alışkanlık işte Handan. Biraz da acıma, dedi üstten bir tavırla, tabağı yana iterken. Ama sabrım sonsuz değil. Şu suratsızlığını, bakımsızlığını devam ettirirsen, çeker giderim genç birine. Ben pozisyon sahibi, tipli bir adamım. Gözde de can atıyor bana. O yüzden kararını ver. Ya değişirsin, ya ben giderim gençlere.
Masadan kalkarken gömlek yakasını düzeltti, salona geçip televizyonun sesini iyice açtı. Karısının arkadan gelip ağlamasını, boyun bükmesini, Zayıflayacağım, bakım yaptıracağım demesini bekledi aslında, zaferinin tadını çıkarmak istiyordu.
Mutfakta ise tam bir sessizlik vardı.
Handan soğuyan çorbaya dalgın dalgın bakıyordu. Celalin lafları kafasında yankılanıp durdu. Tehdit ediliyordu. Kendini yeniden, yeniden ispatlamak, her gün kırıcı laflara maruz kalmak, yalnız kalmamak uğruna kırıntı gibi sevgilere razı olmak… Bunun adı evlilik miydi şimdi?
Kafasını pencereden batan güneşe çevirdi, evinin, mutfağının sıcaklığına, huzuruna baktı. Bu evi krediyle almamışlardı. On yıl önce Handanın annesi, babasının sağlığından dolayı şehir değiştirirken yazlık evini satmış, neredeyse tüm parayı tek kızları olarak Handana vermişti.
Bir de rahmetli babası, titiz ve akıllı adam… Notere gidip, paranın tamamı hibe sözleşmeyle gelmiş, böylece alınan bu ferah üç odalı ev hukuken de Handanın üstüne olmuştu. Türk Medeni Kanununa göre hibe edilen parayla alınan mal, kişisel mal sayılıyordu. Celal o zaman sesi çıkmamıştı, kendi birikimi yoktu zaten. Lüks yaşamayı sever, harcamaktan hiç çekinmezdi. Sadece adını yazdırmış, keyfine bakmıştı.
Şimdi ise, hâlâ onun evindeyken, tehditler savuruyordu.
Handanın içinde birden bir tel koptu. Aylarca biriken kırgınlıklar dağıldı, bana mısın demedi. Bir anda anladı ki, onu kaybetmekten hiç korkmuyordu. Korkusu Celali kaybetmek falan değilmiş; asıl korkunç şey saygısızlık, alaycı bakışlar, başka kadın parfümleriyle gelen gömlekleri yıkayacak olmakmış. Yalnız kalmak değil, özgür kalmaktı aslında mesele.
Yavaşça kalktı, kocasının tabağındaki çorbayı lavaboya döktü. Bulaşıkları yıkadı, ellerini sildi ve salona geçti.
Celal kanepede ellerini başının arkasına atmış, haberleri izliyordu. Handanın geldiğini duyunca bile yüzünü çevirmedi. Ağlayıp yalvaracağını sanıyordu.
Kararımı verdim Celal, dedi Handan, sakin sakin, kanepenin kenarında durarak.
Öyle mi? Celal pis bir gülüşle bir bakış fırlattı. Yarın kuaföre mi gideceksin yoksa fitnessa mı yazılacaksın?
Hayır. Sana eziyet etmek istemiyorum artık. Sana bu kadar parlak bir adamken, ben gibi yaşlanmış bir kadınla yaşamak yakışmaz. Hayranlıkla bakan Gözdeye gitmelisin. Hadi bakalım.
Celalin yüzündeki gülümseme dondu, anlamaz bir halde dikildi. Handanda ne bir isyan, ne bir gözyaşı, sadece buz gibi bir kararlılık vardı.
Ciddi misin şimdi? Yüzü asıldı. Herhalde bana artistlik yapıyorsun, dikkat et Handan. Bir kere daha söylerim, çeker giderim, ortada kalırsın. Bak gör, pişman olursun, dizini döversin!
Sanmıyorum, dedi kısaca Handan. Haklısın; bu evlilik tükendi. Senin de yolun açık olsun.
Celal, öfkesini zor zapt ederek ayağa fırladı. Planı bambaşka gelişiyordu! Kadın yerlere kapanmalıydı, ona rest çekmemeliydi!
Hadi! Çok güzel! Tamam! kemerini düzeltirken bağırdı Sabah çıkıyorum bu evden! O zaman görürsün hâletini! Ben onsuz yaparım, hem de çok güzel!
Hiç şüphem yok, dedi Handan ve odasına yöneldi. Sen eşyalarını toplamayı ihmal etme. Yarın iş çıkışı eve gelmeyeceğim, arkadaşlarımla tiyatroya gideceğim. Üzgünüm, akşam dönünce bavullarını görmek istemiyorum.
Celal gidip misafir odasında sinirli sinirli yattı, karısının yalvarmaya başlayacağını düşünüyordu.
Ertesi gün elini eteğini çekti evden Handan. Kahvaltısını yaptı, arkasına bile bakmadan işine gitti. Celal ise, karısı döndüğünde bomboş evde paniğe kapılacağını ve ardı ardına telefon edeceğini sanıyordu.
Gün boyu Gözdeye mesajlar attı durdu. Gerçekten genç kadın ona hayran hayran bakıyor, statüsüne övgüler yağdırıyordu. Fakat Gözde, şehrin dışında minicik bir stüdyo evde oturuyor, sürekli ev sahibinden, yandaki gürültüden şikâyet ediyordu. Celal ona hep yakında özgür kalacağını, yakında birlikte rahat yaşayacaklarını ima ediyordu.
Saat altıya yaklaşırken kravatını düzeltip Gözdenin masasına yanaştı.
Hayatım, bugün sana güzel bir sürprizim var, diye fısıldadı yumuşak bir sesle. Karımdan ayrıldım. Artık seninle olacağım, eşyalarımı toplayıp sana geliyorum. Hafta sonu da bunu kutlamak için güzel bir restorana gideriz.
Gözdenin gözleri bir an parladı ama ardından suratına bir huzursuzluk yayıldı.
Eee, Celal abi… Çok sevindim ama… bana mı geliyorsun? Benim ev minicik, biliyorsun. Birde tek kişilik yatak… Ben açıkçası sizin eve gitmeyi bekliyordum. Ya da belki bize bir ev tutarsın. Sonuçta müdürsün, merkezde bir ev açabilirsin.
Celalin yüzü gerildi. Kira işleri aklında yoktu, parayı daha çok kendi zevkleri ve hediyelerine harcamıştı zaten. Üstelik Handan birkaç güne barışmak isteyecektir diye düşünüyor, geçici idare etmeye hazır hissediyordu.
Hayatım, bu geçici bir sıkıntı, uyumlu bir tavırla sırıttı. İki hafta seninle idare ederiz. Hemen çözülür. Şimdi eşyaları toplayıp sekiz gibi gelirim.
Eve dönerken, Handan’ın boş evde ağlayacağını, kendisini arayacağını düşünerek oldukça kibirli bir keyif içindeydi.
Apartmana geldiğinde, eski melodiler mırıldanarak beşinci kata çıktı. Anahtarını çıkardı, kapıya taktı.
Ancak anahtar yarısında takılı kalınca bir gariplik hissetti. Çekip baktı; başka bir kilit, yeni bir silindir, üzerinde fabrika yağı bile duruyordu.
Bir kaç kez kolu çevirdi kapı taş gibi kapalıydı. Ancak göz ucuyla dönüp bakınca, merdivenin köşesinde üç adet koca pazarcı çantası ve bavulunu gördü. Yanda da eski ayakkabıları bir çöp poşetinde. Bavulun üstüne kocaman harflerle yazılmış bir not iliştirilmişti.
Kalbi küt küt atarak eline aldı. Not masada Handanın düzenli el yazısıyla yazılmıştı:
Eşyaların hazırlandı. Yeni kilitlere beş bin lira harcadım, bunu da veda hediyem sayabilirsin. Boşanma için haftaya mahkemeye başvuracağım. Evden çıkma işini uzatırsan dava açarım. Gözde ile mutlu yaşa!
Celalin gözleri karardı. Kadın sadece onu tutmaya çalışmamış, üstüne üstlük kapı dışarı etmişti! Eşyalarını bile gönül rahatlığıyla ezip geçmiş, pazarcı çantalarına doldurmuştu!
Kudurdu, kapıyı yumrukladı, zile bastı, içeriden bir adım sesiyle kapı aralandı. Zincir takılıydı. İçeriden Handanın sakin, hiç tanımadığı kadar güvenli bir yüzü; üzerinde zarif bir elbise, saçları özenli, taze çay kokuyordu.
Ne bağırıyorsun Celal, komşuları uyandıracaksın, dedi alçak sesle.
Kafayı mı yedin sen? Bu ne rezillik! Hangi akla hizmet? Burada ben de oturuyorum, anahtarım var! Hakkım var bu evde! Aç şu kapıyı!
Handan kaşlarını kaldırdı hafifçe.
Celal, koskoca adamsın kanunu bilmiyorsun. Tapuda tamamen benim adıma, bana hibe edilen parayla alındı. Burada sadece kayıtlısın, evin sahibi değilsin. Hem zaten gözün dışarıdaydı, ben de yardımcı oldum. Bavullarının en altına dumbbelllarını da koydum, unutma.
Otuz yıl bir aileydik be! Ben de para harcadım, ben de elimi attım, tadilatlara para döktüm!
Ev tamirine katkı yapmak ev sahibi yapmaz insani Celal. Sen kendin eşyalarımı toplarım giderim dedin, ben de kolayına getirdim. Genç sevgiline doğru yolun açık olsun. Benim sabah erken işim var.
Handan kapıyı kapatmaya başladı.
Dur bi dakka! Celalin sesi kırılmıştı, neredeyse ağlayacaktı. Gece gece bu koca çantalarla nereye gideyim?
Orası beni ilgilendirmez artık. Hoşça kal.
Kapı seksenlik çelik gibi kapandı, içerideki ışık sönüverdi.
Celal merdiven sahanlığında öyle kala kaldı. Kimseye anlatmaya utanırdı, parası yoktu, kimseye gidecek hali yoktu. Biraz düşündü, telefonunu çıkarıp Gözdeyi aradı. Uzun uzun çaldıktan sonra neşeli bir ses çıktı.
Evet Celal abi, geldin mi?
Şey… Sana gelmem lazım. Handan kilit değiştirmiş, eşyalarımı dışarı koymuş. Epey çanta var. Gece sende kalsam?
Gözde bir an sessiz kalıp,
Yeni evin yok mu? Seninle otelde buluşacak halim yok Celal abi, ben genç bir kadınım, kendi evi olan, hallice bir adam istiyorum. Bence bu konuları kendin çöz, bana karışma, dedi.
Ve telefonu kapadı.
Celal yere çöktü, gözleri doldu. Genç sevgilinin iltifatı anında uçmuştu; lüks arabası, marka saatin getirdiği çekicilik, boş ev ve torbalara sıkışmış bir hayat gerçeğinde erimişti. Yanında üç ucuz pazar çantası, birkaç eski gömlek. El mahkûm, ucuz bir pansiyon numarası aramaya başladı.
Handan ise içerde, kendi evi oldu bitti, limonlu bir çay aldı, camı açtı. Güzelim İstanbul gecesi esiyor, mutlu ve huzurluydu. İlk defa derin bir nefes aldı, göğsündeki yük inmişti. Yepyeni, kendiyle barışık bir hayat başlıyordu.
Yorumunuzu, beğeninizi ve abone olmanızı alırım, içinizden gelirse canlarım.



