“Kadın Orada Ne Yapacak Sanıyorsun, Veysel? Kadın Dediğin Kiralık Araba Gibi mi? On İki Yıllık Evlil…

Nereye gidecek ki yani? Bak Volkan, kadını anlaman lazım; kadın, kira arabası gibidir. Benzinini koyup bakımını yaptıkça seni istediğin yere götürür. Benim Zeynepim var ya, on iki sene önce baştan aşağı satın aldım. Parayı ben veriyorum, müziği de ben seçiyorum. Ne güzel, ne rahat. Kendi fikri yok, baş ağrısı yok. Kadınım tam anlamıyla pamuk gibi.

Süleyman yüksek sesle konuşuyor, elindeki şişten akan yağı kızgın kömürlerin üstüne damlatıyordu. Kendine ve söylediklerine tıpkı pazartesi sabahı olacağına inandığı gibi güveniyordu. Volkan, eski üniversite arkadaşı, sadece iç çekerek dinliyordu. Zeynep, mutfakta açık pencerenin önünde, elinde bıçak, salataya domates doğruyordu. Domatesin suyu akıyor, kulağında hâlâ o kibirli cümle çınlıyordu: Parayı ben veriyorum, müziği de ben seçiyorum.

On iki yıl. On iki yıl boyunca o sadece eşi değil, Süleymanın gölgesi, taslağı, hava yastığı olmuştu. Süleyman ise kendisini hukuk dünyasının dâhisi, avukatlık bürosunun yıldızı sayıyordu. En zor davaları kazanır, eve kalın zarflar getirir ve onları komodin üstüne bir kahraman edasıyla bırakırdı.

Süleyman yorgun başını yastığa koyduğunda, Zeynep sessizce onun çantasındaki dosyaları çıkarır, haftalardır üzerinde çalıştığı belgeleri incelerdir. Kaba hatalarını düzeltir, cümleleri baştan yazar, duymazdan geldiği en son değişiklikleri hukuki kaynaklardan bulup eklerdi. Sabah ise sanki laf arasında şöyle derdi:

Süleyman, ben biraz baktım o dosyaya. Acaba Kat Mülkiyeti Kanununa atıf mı yapsan? Ayraç bıraktım sayfada.

Süleyman ise genellikle savunurdu kendini:

Yine mi senin kadın aklınla tavsiyeler? Neyse, bir bakarım tamam.

Ama akşam eve kahraman olarak döndüğünde, o yıllar boyunca bir kez bile Teşekkürler Zeynep. Sensiz başaramazdım demedi. Tüm başarıyı kendi dehası sayıyordu. Zeynep ise evde oturup yemek pişiriyordu ya, o kadar.

O akşam bahçede kavga çıkarmadı Zeynep, verandaya fırlamadı, mangalı devirmedi. Sadece salatayı bitirip yoğurtla karıştırıp masaya koydu. Müziği de sen seçiyorsun yani? diye geçirdi içinden, adamının et yerken tadı anlamayışını izlerken. Peki, parayı veren sensin ya, bu akşam bir de sessizliği dinle biz de.

Pazartesi sabahı Süleyman, her zamanki gibi evde kravatını arıyordu.

Zeynep, o uğurlu mavi kravatım nerede? Bugün müteahhitle toplantım var.

Dolabın ikinci rafında, diye cevap verdi sessizce banyodan.

Sesi sakindi, fazlasıyla sakindi. Süleyman çıktıktan sonra, Zeynep gidip kahvesini içip televizyon karşısında yayılmadı. Eski ajandasını çıkardı. Onların eski patronu Mehmet Beyin numarası yirmi senedir aynıydı.

Alo, Mehmet Bey? Ben Zeynep. Evet, Demirci. Süleymanın eşi. Hayır, tabii ki o bilmiyor. Benim işim var, sizin arşiv bölümünde hâlâ elemana ihtiyaç var mı? Ya da kaotik dosya biriktirmeden korkmayan biri lazım mı?

Telefonun ucunda bir süre sessizlik oldu. Mehmet Bey, Zeynepi çok iyi hatırlıyordu. Parlak tezlerini, meselelere yaklaşımını, laf kalabalığında asıl meseleyi buluşunu O zamanlar demişti: Yazık etme kendine ev kadını olup da canım.

Gel bakalım, dedi kısa bir şekilde. Bir işim var, kimse el atmak istemiyor. Halledebilirsen seni kadroya alırım.

Akşam, Süleyman eve kötü bir ruh hâliyle döndü. Müteahhit inatçıymış, iş çıkmaza girmişti. Alışkanlıkla ceketini antredeki sandalyeye fırlattı ve bağırdı:

Zeynep, bir şeyler yiyelim mi? Boğa gibi acıktım. Bu arada, yarın için beyaz gömleğimi de ütüle.

Sessizlik. Mutfağa çıktı. Ocakta ne tencere vardı, ne tava. Mutfak yerleri tertemizdi. Masada bir not:

Akşam yemeği buzdolabında, mantı dondurulmuş. Çok yoruldum.

Ne yani şimdi? Notu sanki Çinceymiş gibi uzun uzun inceledi.

O anda kapının anahtarı döndü. Zeynep içeri girdi, elinde dosya çantası. Üzerinde, oğullarının ilkokul mezuniyetinden bu yana giymediği klasik bir takım elbise, topuklu ayakkabılar vardı.

Nerede kaldın sen? Nedir bu haller?

İşteydim Süleyman. Hem de senin firmanda, arşivde. Mehmet Bey yardımcısı olarak aldı beni.

Süleyman alaycı bir kahkaha attı, sinirli bir kahkaha.

Sen iş mi yapacaksın Zeynep? Güldürme beni. On iki sene tencereden başka şey tutmadın elinde. Arşivde iki gün tozda boğulursun, bak.

Göreceğiz.

Kendine bir bardak su koydu.

Şimdi ben mantılarla mı idare edeceğim? Parayı ben kazanıyorum, evi ben geçindiriyorum.

Artık ben de çalışıyorum. Şimdilik az ama mantıya yeter. Gömleğini de kendin ütüle, ütü on yıldır nerede duruyorsa orada.

İlk defa o anda gerçek bir şey oldu. Süleyman eşinin orta yaş krizine girdiğini düşündü: hormonlar, kadınlarda ne oluyorsa Bir hafta oynar, nasılsa bıkıp döner. Bırak şımarıklığını! diye içinden geçirdi, lastik gibi mantıları çiğnerken. Zor para kazanmak, eskisi gibi yumuşar hemen.

Ama ne bir hafta, ne iki hafta geçti, kriz bitmedi. Evin düzeni değişmişti. Daha önce rayında, görünmez bir sistemde dönen ev, eski temposundan çıkmıştı. Çoraplar çekmecede çift olmaktan çıkmış, banyoda yığılı durmaya başlamıştı. Toz, daha önce fark etmediği kadar gözünün önünde birikiyordu. Gömleği kendi ütülemek zorunda kalınca, ütü yapmanın ne zor iş olduğunu, ya kolunda kırıştı, ya yaka olmadı, anladı.

En kötüsü ise başka bir şeydi. Zeynep artık onun dert dinleyeni değildi. Önceden gelip dert yanardı bir saat, herkesin saçma oluşunu, hakimin tutarsızlığını, müşterinin pintiliğini anlatırdı. Zeynep dinler, kafasıyla onaylar, bitki çayı uzatır, en önemlisi de ona yol gösterirdio da ertesi gün o tavsiyeleri kendine aitmiş gibi anlatırdı. Şimdi Süleyman lafa girmek istese:

Düşünsene, bu Arif yine davayı geri çevirmiş! Ben de diyorum ki bak

Zeynep ise kafasını bile kaldırmadan, laptop başında hukuk kitaplarının arasında oturuyordu.

Süleyman, biraz sessiz olabilir misin? Yarın iflas dosyasında kontrol yapacağım. İşin içinden çıkılmaz bir hal aldı.

Senin iflasını ne dinleyeceğim? Benim anlaşmam var!

O işi kendim için yapıyorum, kendime saygım için.

Süleyman sinirleniyordu. Ayağının altındaki zemin kayıyor gibiydi. Akşamları onun tavsiyeleri olmadan, küçük ama can sıkıcı hatalar yapmaya başlamıştı. Dilekçe süresini kaçırdı, sözleşmede soyadlarını karıştırdı. Müdürler şüpheyle bakıyordu. Mehmet Bey toplantıda kaşlarını çatıp ona bakıyor, sonra da birden başını çevirip Zeynepe hafifçe gülümsüyordu.

Meğer Zeynep o arşiv yığınını üç günde dümdüz etmişti. Kayıp sayılan belgeleri bulmuştu. Onu bodrumdan ana salona, stajyer masasının karşısına taşımışlardı. Süleyman her gün onudimdik, kendinden emin yürüyen bir kadının arkasınıizliyordu. Artık yorgun bir ev kadını edasında sürünen bir hali yoktu, topuklularını tıkırdatarak yürüyordu.

Fırtına bir ay sonra koptu. Ofise altın değerinde bir müşteri gelmişti. Sevda Hanım Dinç, özel hastane zincirinin sahibi. Demir gibi irade, sıfır sabır, tam bir karakter. Eski ortağı, sahte evraklarla işin yarısını almaya çalışıyormuş. Bu büyük davayı Süleymana verdiler. Son zamanlardaki falsolarını telafi etme fırsatıydı.

Mahvederim onu! Evde öylece salam doğrayarak atıp tutuyordu. Tabak bulamadı, masada doğradı. Her şey apaçık. Uzman raporu, tanıklar Hallederiz.

Zeynep ise kitap okuyordu, cevap vermedi.

Dinliyor musun? Sana diyorum ki banka iş tamam! Prim alırsam sana kürk alacağım. Belki normale dönersin de eski hayatına.

Zeynep ağırca kitabı indirip ona uzun uzun baktı.

Benim kürke değil, kendini beğenmiş tavırlarından uzaklaşmana ihtiyacım var Süleyman. Dinç Hanım baskıyı sevmez. Eski usul biridir. Onunla kafaya vura vura iş olmaz, konuşmak gerek, anlamak gerek.

Hadi oradan, psikoloğun teki oldun.

O meşhur günde, toplantı odası o kadar gergindi ki, bıçağı alsan kesersin. Sevda Hanım başta, zayıf, yaşını almış gözleri delici bir kadın. Süleyman havalı havalı sunumlar, grafikler, hukuki terimler

Hesaplarını dondururuz, süründürürüz!

Beni hiç dinlemiyorsunuz. Ben kimseyi ezmek istemiyorum. O çocuk benim manevi oğlum. Hatalı olabilir ama hapislerde sürünsün istemem. Derdim, sadece işimi geri alıp huzur istiyorum. Sessizce, basına düşmeden. Peki ya siz ne önerdiniz?

Süleyman bir an dona kaldı.

Ama Sevda Hanım, başka türlü yürümüyor bu işler Yoksa biz zayıf gözükürüz

Siz bu davadan alındınız, dedi Sevda Hanım yavaşça. Sandalyesinden kalkıp çantasını aldı. Mehmet Bey, hayal kırıklığına uğrattınız beni. Sizin bürosunuzda uzman var sandım, dozer değil.

Mehmet Beyin rengi attı. Böyle bir müşteri giderse, bütçede aylarca koca bir delik açılır. Süleyman, pancar gibi kızarmıştı. Tam o anda kapıdan Zeynep girdi. Elinde çay tepsisi vardı. Sekreter hasta olmuş, genç çalışanlardan yardım istemişlerdi. Ortamı, giden Sevda Hanımın arkasını, Süleymanın gözlerinde paniği gördü. Bir başkası olsa içinden Oh olsun, müziği seçen dansı da çeker diye sevinirdi. Ama Zeynep tam anlamıyla profesyoneldi. İçindeki o on iki yıl uyuyan avukat, tamamen uyanmıştı.

Sevda Hanım.

Zeynep’in sesi sakindi ama kendinden emindi. Sevda Hanım kapının yanında durdu, arkasını dönmeden.

Kusura bakmayın, size sevdiğiniz gibi kekikli çay getirdim, dedi Zeynep. Manevi oğlunuz konusunda haklısınız. 1998de benzer bir dosya vardı. Yargıya gitmeden, gizli bir anlaşma ve karşılıklı bağışla iş çözüldü. Herkesin yüzü ak kaldı o zaman.

Sevda Hanım yavaşça döndü. Gözleri Zeynepe çakılı kaldı.

Siz bunu nereden biliyorsunuz? O dosya gizliydi.

Arşivleri inceledim.

Tepsiyi masaya bıraktı. Elleri titremiyordu.

Ayrıca, eğer isterseniz, burada bir teknik detay var. Senetler, imza sahte diye değil, şekil eksikliğinden tamamen geçersiz sayılır. Basit bir hata. Ceza davası gerekmez. Oğlunuz yanlış yapmış ama bir suçlu değil. Siz hastaneyi, o özgürlüğünü ve huzurunu korur.

Odaya sessizlik çöktü. Süleyman, sanki Zeynepin ikinci bir kafası varmış gibi bakıyordu. O senette eksik olduğunu biliyor muydu? Hayır, hiç bile araştırmamıştı. Doğrudan saldırıya geçmişti.

Sevda Hanım, tekrar masaya döndü ve oturdu.

Kekikli çay diyorsunuz ha? İlk kez gülümsedi. Yüzü kırışık bir elmaya döndü, sıcak ve yumuşak. Dök bol bol canım, bana o teknik eksikliği anlat. Sen de, Süleymana başını bile çevirmeden, otur ve dersini iyi dinle.

İki saat boyunca sözü Zeynep aldı. Süleyman sessizdi, kalemini oynatmakla yetindi. En uyumlu sandığı kadının Türkiyenin karmaşık hukukunu nasıl sadeleştirdiğini gördü, dinlemenin, diyalogun, çözümün gücünü hissetti.

Sevda Hanım gittiğinde, hizmet sözleşmesini imzalamıştı. Mehmet Bey Zeynepin yanına geldi eliyle sıktı.

Zeynep Hanım, dedi resmi. Yarın odama bekliyorum. Artık arşivde yeterince vakit geçirdiniz, terfi zamanı.

O akşam eve dönerken Süleyman da, Zeynep de konuşmadı. Arabada pop müzik çalıyordu. Süleyman her zamanki gibi kanalı haber bültenine almak istedi, ama hareket etmeye bile çekindi. O eski, güvenli dünyasıkendi imparatorluğuyıkılmıştı. Enkazın üzerinde dimdik, güçlü, akıllı ve çok daha güzel bir kadın vardı. En kötüsü, onun başından beri böyle olduğu, sadece kendisinin kör olduğu gerçeğiyle yüzleşiyordu.

Eve girdiler. Sessizdi, oğulları okuldan dönmemişti. Süleyman ayakkabılarını çıkarıp mutfağa, boş masaya oturdu. Zeynep yatak odasında üzerini değiştirdi. Süleyman ellerine bakıyordu, içini kavurucu bir utanç sardı. Pazarlık masasındaki başarısızlık değildi mesele. On iki yıl önceki parayı ben veririm tartışmasının gölgesiydi utanç kaynağı.

Zeynep yüzünü yıkayıp ev kıyafetini giyerek mutfağa geldi. Suratında yorgunluk vardı, ama gözlerinde canlılık, eski yorgun parıltı yerine. Buzdolabını açıp yumurta çıkardı, sessizce tavayı ocağa koydu.

Zeynep

Süleymanın sesi titredi. Zeynep arkasını dönmeden yumurtayı tavaya kırdı.

Ben yaparım.

Süleyman kendini tutamadı, yanına koştu, elindeki spatulayı almak için uğraştı.

Sen bırak, otur, dinlen. Sen yoruldun.

Zeynep spatulayı bıraktı, masaya geçti oturdu. Süleyman telaşla yumurtayı çevirmeye çalıştı. Sarısı dağıldı, kenarı yandı. Yumurtayı önüne koydu; yamuk yumuk, yanık bir sahanda yumurta. Yemek sanatının zirvesi.

Affet beni, dedi, gözlerini masaya dikerek.

Zeynep çatalı aldı.

Ama yenir gibi duruyor.

Bugün anladım ki kelimeleri zor buluyordu. Sen beni her zaman kurtardın. Sadece bugün değil, yıllardır. Gece belgeleri düzeltirdin mesela. Ben de hoşlanırdım böyle olmasından.

Onun gözlerine bakınca, bir an korku gördü onda. Acaba Zeynep bırakıp gidecek miydi şimdi? Artık işi vardı, özgüveni, patronunun saygısı, parası Ona muhtaç değildi.

Gitmeyeceğim Süleyman, onun henüz söyleyemediği sorusuna cevap verdi Zeynep. En azından şimdilik gitmeyeceğim. Bölüşecek çok şeyimiz var, sadece mal değil. Yirmi yıl az değil. Ama bazı şeyler değişmek zorunda.

Nasıl? hemen atladı Süleyman. Ne yapmam lazım?

Saygı göstereceksin.

Bir parça ekmek kopardı.

Sadece saygı. Ben pamuk gibi değilim, insanım. Senin ortağınım. Evin işini de, iş yerini de beraber yürütürüz. “Karına yardım ettin” yok; sorumluluğunun kendi kısmını yaptın. Anladın mı?

Anladım, başıyla onayladı Süleyman.

Ve bu defa gerçekten anlamıştı.

Yiyelim mi artık? Süleyman gülümsedi, çatalını aldı.

Yumurta tuzsuzdu, biraz yanmıştı, ama uzun zamandır yediği en lezzetli yemek buydu. Çünkü bu akşam yemek değil, eşitlerin sofrasıydı.

Rate article
Lifequest
“Kadın Orada Ne Yapacak Sanıyorsun, Veysel? Kadın Dediğin Kiralık Araba Gibi mi? On İki Yıllık Evlil…