– Baba, sen Nadya Aleksandrovna Martinenko’yu hatırlıyor musun? Bugün geç oldu, ama yarın mutlaka ba…

Baba, hani Hatice Hanım’ı hatırlıyor musun? Bugün geç oldu ama yarın bana gel. Seni küçük kardeşimle, yani oğlunla tanıştıracağım. Hadi, hoşça kal.

Erkek çocuğu, kapısının hemen önünde uyuyordu. Sevgi şaşırdı; bir çocuk bu saatte yabancı bir apartmanda niye uyur ki? On yılını öğretmenlik mesleğine adamış biriydi, kolayca görmezden gelemezdi. Çocuğun yanına eğilip narin omzundan usulca salladı:

Hadi bakalım, kalk bakalım delikanlı!

Efendim? dedi çocuk, mahmur gözlerle doğrulurken.

Sen kimsin, burada neden uyuyorsun?

Aslında uyumuyorum. Sizin paspas çok yumuşaktı, oturuyordum, dalmışım, dedi çocuk.

Sevgi bu apartmanda yalnızca altı aydır oturuyordu. Boşandıktan sonra bu evi almış, henüz neredeyse kimseyi tanımıyordu. Ancak çocuğun buranın sakini olmadığı belliydi.

Çocuk on, belki on bir yaşlarındaydı. Üzerindeki kıyafetler eski ama temizdi. Yerinde duramıyor, bir o yana bir bu yana salınıyordu.

Sevgi, tuvaleti geldiğini anladı:
Koş bakayım, ama acele et, işe geç kalacağım, diyerek çocuğu içeri aldı.

Çocuk, sıra dışı açık mavi gözleriyle ona şüpheyle baktı.

Ne kadar nadir bir renk, diye geçirdi içinden Sevgi. Misafiri ellerini banyoda yıkarken bir yandan ona sucuklu sandviç hazırladı.

Al bakalım, karnını doyur.

Çok teşekkür ederim! dedi çocuk, tam kapıdan çıkarken. Beni kurtardınız. Şimdi rahatça bekleyebilirim.

Peki, kimi bekliyorsun? diye sordu Sevgi.

Teyze Hatun’u bekliyorum. Sizin yan dairede oturuyor. Belki tanıyorsunuz?

Hatun Hanım’ı az çok tanıyorum, ama iki gün önce ambulansla hastaneye kaldırdılar. İşte eve dönerken sedyeyle götürüyorlardı.

Hangi hastanede, biliyor musunuz? çocuk birden kaygılandı.

Dün 7. şehir hastanesiydi nöbetçi; muhtemelen oraya götürmüşlerdir.

Anladım. Sizin isminiz ne acaba? dedi çocuk, nihayetçe kendini tanıtmak istercesine.

Sevgi Hanım, dedi Sevgi, işine yetişmek için aceleyle çıkarken.

Günün geri kalanında okulda yoğunluk hiç eksik olmadı, ama Sevgi, o çocuğu düşünmeden edemiyordu.

Herhalde içimdeki anne olamama duygusu tetiklendi… diye düşündü üzgünce. Evlenmiş, çocuğu olmamıştı; bu yüzden de eşiyle ayrılmışlardı. Hayatına devam etmiş, eşinin başka bir kadından olan çocuğunu da dengeli bir şekilde kabullenmişti.

Büyük arada Sevgi, hastaneyi aradı. Hatun Hanımın felç geçirdiğini, 78 yaşında olduğu için durumun kritik olduğunu öğrendi.

İş çıkışında Sevgi, apartmanda yine o çocuğa rastladı. Çocuk, pencere önünde oturuyordu.

Sizi bekliyordum, gözlerinde biraz umutla Sevgi’ye gülümsedi. Teyzemi hala taburcu etmediler, ziyaret de ettirmiyorlar.

Çocuğun adını sordu Sevgi.
Adı Barandı. Sadece Baran, lütfen Barancık deme, diye ekledi.

Temizlenmiş ve karnı doymuş çocuğa, Sevgi hemen sormaya başladı:

Evin mi bıraktı seni? Annen baban merak etmiyor mu?

Annem babam yok. Teyzemle yaşıyorum.

O zaman teyzen seni aramıyor mu?

Ben ona teyzeme gidiyorum dedim. Babam yoktu hiç, annem de iki yıl önce vefat etti. Evlerinde dört çocuklar var, biri daha gelecekmiş. En son bana çocuk esirgeme kurumuna göndereceklerini söylediler, oraya gitmek istemiyorum. Çok mu rahatsız ediyorum sizi? Annem hep enerjik olduğumu söylerdi, tıpkı babam gibi ve açık renk gözlü olduğumu… Annem artık yok.

Annenin adı neydi?

Hatice Öztürktü. Çok iyi, çok güzeldi. Bir fabrikanın müdürünün sekreteriydi; ismini hatırlamıyorum.

Peki ya baban? dedi Sevgi, merakla.

Hiç olmadı babam. Yoktu, dedi Baran, başını eğerek.

Tam o an Sevgi, mavi gözlü bu çocuğun neden onu bu kadar etkilediğini anladı. Gözler!! Aynı gözleri bir tek babasında görmüştü. Babası bir fabrikanın müdürüydü!

Sevginin kalbi hızla çarpmaya başladı: Bir müdür ile sekreter arasında tipik bir ilişki… Babamın bir oğlu olduğundan haberi var mıydı acaba? Fark etti mi kadının ortadan kaybolduğunu?

Ve kadın, oğluna onun adını vermişti… Demek ki çok sevmişti…

Sevgi, çocukken hep bir kardeşi olmasını isterdi, ama ailesinin tek çocuğuydu.

Git, marketten ekmek alıver, hemen karşıda, dedi ve Baranı yolcu etti.

Sevgi, hemen babasını aradı:

Baba, hani Hatice Hanımı hatırlıyor musun? Bugün geç oldu ama yarın bana gel. Sana tanıştıracağım küçük kardeşin ve oğlunla beraberiz. Bugünlük bu kadar, yarın konuşuruz, dedi ve kapattı.

Sana salondaki kanepeye yatak hazırladım. Dilersen duş alıp güzelce uyu, dedi Baran dönünce.

Bundan sonrası nasıl olacak, tam bilmiyordu Sevgi. Ama kardeşini, akrabalarının yanına veya yurda vermeyeceğinden emindi.

Baba sabah erkenden geldi. Genellikle Sevgi, hafta sonları uzun uyurdu ama bu sefer heyecandan sabahın köründe ayaktaydı.

Babasını çok severdi Sevgi. Onun için her zaman öncelikliydi, sorunlarına her zaman destek olurdu.

Çocukken de her zaman yanında, arkasında durmuş, annesinden farklı olarak onu asla yalnız bırakmamıştı.

O, Sevgi’nin üniversiteye gitme kararına destek olmuş, annesi karşı çıksa da yanında durmuştu. Yine evlenmek istediğinde razı gelen, boşandığında gözyaşlarını silen oydu.

Babası her zamanki gibiydi: Düzgün giyimli, duruşu dik, ütülü pantolonu, parlayan ayakkabılarıyla, hoş parfümüyle tam bir beyefendiydi.

Hayrola, nedir bu kardeş meselesi? Uyku tutmadı dün akşam, merak ettim, dedi içeri girince.

Sessiz ol baba, misafirim uyuyor henüz, deyip onu mutfağa aldı. Önce bir kahvaltı yap, açsındır şimdi.

Kahvaltıda Sevgi, başından geçenleri anlattı.

Garip bu işler gerçekten, dedi babası. Evet, bir zamanlar sekreterim vardı, Hatice Öztürk. Güzel, zeki bir kadındı. Aşkla bakardı bana. Her ne kadar yaşlı dursam da, erkek işte… O duygulara kayıtsız kalamadım.

Kabahat bende, ama anneni terk etmeyi hiç düşünmedim. Bir gün Hatice, bir erkek çocuk isteyip istemediğimi sordu. Bir kızım var, oğul için geç, dedim.

Kısa süre sonra annesi hastalandı. Hatice izne çıkıp köyüne gitti, geri döndüğünde aradan bir yıl geçmişti neredeyse. Enerjisi artmış, yüzünden mutluluk akıyordu.

Şakayla karışık evlendin mi diye sordum, evet dedi, üstelik bir de oğlumuz oldu, kocam iyi biridir. Ama soyadı hala Öztürk’tü.

Zamanla aramızda yalnızca iş ilişkisi kaldı. Onun evi, benim ailem. Bundan yaklaşık üç yıl önce Hatice hastalandı, sonra vefat ettiğini öğrendim. Üzüldüm tabii, gençti daha. Sen bana oğul diye getiriyorsun ama onun bir eşi vardı sonuçta, dedi.

Tam o sırada, Baran da uyanmıştı. Kibarca mutfağa başını uzatıp selam verdi. Babası bir anda dondu kaldı. Şimdi yan yana durduklarında inanılmaz bir benzerlik göze çarpıyordu.

Hadi tanışalım, dedi ve heyecanla elini uzattı. Ben Kemal Yıldırım.

Baran Kemaloğlu Öztürk, dedi çocuk; elini baba eline bırakarak.

İkisi aynı anda merakla kaşlarını kaldırdı.

Bugün misafirlerimizin adı hep Baran, dedi Sevgi, heyecanla gülümsedi.

Baran lavaboya giderken, babası şaşkınlıkla Sevgiye döndü.

Hiçbir şey anlamıyorum. Benim küçük halim resmen. Hani, evliydi ve bir oğlanı olmuştu?

Hayır baba, evlenmedi o. Saklamak istedi senden. İstersen personelden doğum izni vs. kayıtları kontrol et. Evlendiğini anlatmış, vicdanını rahatlatmak için. Oğlunun hiç babası olmamış, bunu biliyoruz baba!

Bir dakika, bir tutarsızlık daha: Hatice’nin kardeşi yoktu ki. Nasıl oluyor bu teyze meselesi? diye düşündü baba.

Baran sessizce kapıdan cevapladı:

Annemden bahsediyorsanız, Teyze Selma bana gerçek teyzem değil. Uzak bir akrabamız. Annem yatağa düştüğünde onlar şehre taşındı. Büyükanne Hatun, Selma Hanımın annesi. Annem vefat edince Selma teyze beni aldı yanlarına.

Nereye gidecektim ki? Evi boşaltmamız gerekiyordu, onlar da bana bakmaya başladılar. Devletten de biraz para alıyorlar, dayım da hep az bulur.

Bir de, Kemal Amcayı hatırlıyorum ben. Annemin aynasında çerçevede fotoğrafı vardı, şimdi albümde. Sanıyordum ki annemin sevdiği artistti, sormuştum kim bu amca diye. Annem, büyüyünce anlatacağım demişti.

Sevgi, Baran’a güzel bir kahvaltı etti, sinemaya gönderdi. Sinema evin hemen yakındaydı.

Ne dersin baba, hâlâ şüphen var mı? dedi Sevgi.

Sanırım kalmadı. Ama resmî olarak babalığı kanıtlamak için DNA testi gerek. Yasal süreci başlatmamız lazım, dedi babası.

Sonrası ise Kemal Beyin eşi Müjgan Hanımın gözyaşları, sinir krizleri, ardından Egede tatil planı oldu. Zamanla Müjgan Hanım çocuğu misafirliğe kabul etti ama ona bakamayacağını açıkladı: Sağlığım el vermiyor, yardımcı kadın var ama annelik etmez, dedi.

Kimse de ısrarcı olmadı. Kemal Bey, Baranla her fırsatta vakit geçiriyor, her defasında kendinden izler buluyordu; ikisi de irmik helvasından nefret edip kediye bayılıyordu.

Ama Müjgan Hanım kediye alerjik olduğu için ve Baranın hiç kendi evi olmadığından bir kedi sahibi olamamıştı.

Her iki Baran da hafifçe peltek konuşurdu. Dış görünüşleri şaşırtıcı derecede benzeydi…

Sonunda bütün yasal işlemler sona erdi; yaklaşık iki ay sürdü. Kemal Bey, Baranı yanına çağırıp:

Artık resmen oğlumsun. Bak, bu da yeni kimliğin. Biliyor musun, hep oğlumdun ama haberim yoktu. Beni affet, olur mu?

Bana baba demek zorunda değilsin, nasıl istersen öyle çağır. Yalnız şunu bilmelisin, artık tek başına değilsin bu hayatta. Arkanda bir baban, yanında bir kardeşin var.

İlk gördüğümde anladım senin babam olduğunu, diye gülümsedi Baran.

Çocuklar ne akıllı oldular böyle, dedi Kemal Bey ve oğluna sarıldı.

Sevgi, babasının gözünde yaşların biriktiğini fark etti ama o hemen toparlandı. Baran, Sevgi ile birlikte yaşamaya devam etti, arada Müjgan Hanımı ziyarete gitti. Babası her gün uğradı. Sonunda bir kedi sahiplendiler…

Bir amca market önünde bedava yavru kediler dağıtıyordu Baran en zayıf olanını seçti. İsmini Pamuk koydular. O an Baran, dünyadaki en mutlu insan oldu!

Not:
Kemal Bey, Hatice Hanımın mezarına beyaz mermerden bir mezar taşı yaptırdı.

Baran ile sık sık onu ziyarete gidip çiçekler bırakıyorlar.

Bir gün, taze çiçekleri bırakırken Baran şöyle dedi:

Biliyor musun baba, annem vefat etmeden bir gün önce, bana fazla ağlamamamı, yok olmayacağını, sadece başka bir dünyaya geçip beni oradan izleyeceğini söyledi.

Yine bana, imkan bulursa oradan da yardım edeceğini anlatmıştı. Şimdi fark ettim ki, Sevgi ile senin beni bulmanı sağlayan da oydu! Buna eminim, inanıyor musun baba?

Tabii ki inanıyorum, dedi babası.

Ve hayatta bazen yollarımız ummadığımız anda kesişir. Bize düşen, kalbimizi sevgiye açıp, birbirimize sahip çıkmayı bilmektir. Çünkü aile, kimi zaman kan bağıyla, kimi zaman ruhun yollarının kesişmesiyle kurulur; hayat bazen gerçek mucizeleri, sadece inananlara sunar.

Rate article
Lifequest
– Baba, sen Nadya Aleksandrovna Martinenko’yu hatırlıyor musun? Bugün geç oldu, ama yarın mutlaka ba…