Her gece saat tam üçte, kayınvalidem yatak odamızın kapısını çalardı; bu yüzden ne yaptığını görmek için gizli kamera yerleştirdim. İzlediğimizde, donup kalmıştık…
Bora ve ben, bir yılı biraz aşkın süredir evliydik. İstanbul’un sakin bir köşesinde, huzurlu bir evimiz vardı bir detay hariç, içimizi kemiren bir sorun: onun annesi, Müjgan Hanım.
Her gece, saat tam üç olduğunda, yatak odamızın kapısı üç kez çalınırdı.
Ne yüksek ne aceleci yavaş, kararlı üç vuruş.
Tak Tak Tak
Her seferinde uykumdan sıçrardım.
Başta belki yardıma ihtiyacı var, ya da kafası karıştı sandım. Fakat ne zaman kapıyı açsam, koridor bomboş, dipsiz bir sessizlikte olurdu.
Bora her zaman meseleyi küçümsedi:
“Annem geceleri pek uyuyamaz,” derdi. “Bazen uykusunda dolaşır.”
Ama bu tekrarlandıkça sinirlerim bozuldu.
Neredeyse bir ay geçtikten sonra artık cevapsız kalamazdım. Küçük bir kamera aldım, kapının üstüne gizlice yerleştirdim. Boraya bundan bahsetmedim abarttığımı iddia edeceğini bildiğim için.
O gece yine o üç vuruş geldi.
Gözlerimi kapalı tutup uyuyor numarası yaptım, yüreğim ağzımda
Ertesi sabah, kayıtları izlemeye başladım.
Gördüğüm şey, iliklerime buz gibi bir korku yaydı.
Müjgan Hanım, beyaz uzun bir gecelikle odasından çıktı, ağır adımlarla koridordan geçip bizim kapımıza geldi. Etrafına bakındı, kimse var mı kontrol etti, sonra kapıya üç kez vurdu. Ardından öylece kaldı.
Tam on dakika boyunca, taş gibi hareketsizdi. Suratında hiçbir ifade yok, gözleri boş ve sanki uzak bir sese kulak veriyordu. Sonra arkasını döndü, yavaşça uzaklaştı.
Boranın yanına titreyerek gittim.
“Bir şeylerin yolunda olmadığını biliyordun, değil mi?” dedim.
Biraz duraksadı, sonra sessizce fısıldadı:
“Zarar vermek istemiyor. Sadece kendince sebepleri var.”
Daha fazlasını anlatmak istemiyordu.
Cevapsız sorulardan bıkmıştım. Aynı gün Müjgan Hanımı salonda çay içerken buldum. Televizyondan cılız sesler geliyordu.
“Gece gelip kapıyı çaldığınızı biliyorum,” dedim. “Kamera kaydı var. Neden olduğunu öğrenmek istiyorum.”
Bardağını sakince yerine bıraktı. Gözleriyle gözlerime, tuhaf, çözülmez bir bakışla kilitlendi.
“Peki, sizce ben tam olarak ne yapıyorum?” diye, sesi bir fısıltı gibi, içimi ürperten bir şekilde sordu.
Sonra kalktı ve arkasına bile bakmadan gitti.
Akşam, kameradan kalan kaydı izledim. Ellerim delicesine titriyordu.
Kapıyı üç kez vurduktan sonra cebinden küçük gümüş bir anahtar çıkardı. Anahtarı sadece kilide bastırdı, çevirmeden, sanki anahtarla kapatırcasına Sonra uzaklaştı.
Ertesi sabah umutsuzca, Bora’nın komodinini karıştırdım. İçinde eski bir defter buldum. Bir sayfada şunlar yazılıydı:
“Annem hâlâ her gece kapıları kontrol ediyor. Bir şey duyduğunu söylüyor ama ben duymuyorum. Benden endişelenmememi istedi. Bir şey gizlediğinden şüpheleniyorum.”
Bora ne bulduğumu görünce dayanamayıp anlattı.
Babasının ölümünden sonra Müjgan Hanımın şiddetli uykusuzluk ve korku yaşadığını, kapılara, kilitlere saplantılı şekilde bağlandığını açıkladı. Evin dışında tehlike olduğuna inanıyordu.
“Son zamanlarda,” diye kısık sesle devam etti Bora, “şöyle şeyler söylüyor ‘Bora’yı ondan korumalıyım.'”
İçimden soğuk bir ürperti geçti.
“Benden mi?” diye kekeledim.
Başını eğerek onayladı.
İçimde soluk, ağır bir korku yerleşti. Ya bir gece kapıyı açmaya çalışırsa?
Bora’ya, yardım almazsa artık burada duramayacağımı söyledim. O da kabul etti.
Birkaç gün sonra, onu Kadıköyde bir psikiyatriste götürdük. Müjgan Hanım dimdik oturdu, elleri kenetli, gözleri yerde.
Her şeyi anlattık: kapı vuruşlarını, anahtarı, o dakikalarca hareketsiz kalışını.
Doktor yavaşça sordu:
“Müjgan Hanım, sizce geceleri neler oluyor?”
Kadıncağızın sesi titremeye başladı.
“Korumam gerek,” fısıldadı. “O geri gelecek. Oğlumu bir daha kaybedemem.”
Bir müddet sonra doktor gerçeği anlattı.
Otuz yıl önce, Müjgan Hanımın eşiyle birlikte Balıkesir’de yaşadığı evde bir gece bir yabancı girmiş. Eşi onu durdurmaya çalışırken hayatını kaybetmiş.
O günden bu yana aynı korku, hep peşindeymiş.
Ben Bora’nın hayatına girdiğimde, Müjgan Hanım’ın içindeki travma beni de “tehdit” gibi algılamıştı.
Aslında benden nefret etmiyordu; zihni beni sadece oğlunu ‘alabilecek’ başka bir yabancı gibi görüyordu.
O ana kadar Müjgan Hanımı korkutucu bir varlık gibi görmüştüm Oysa korkunun tam göbeğinde yaşayan bendim.
Doktor tedavi ve hafif bir ilaç önerdi. En önemlisi ise sabır ve huzur dolu bir ortam sağlanmasıydı.
“Travma yok olmaz,” dedi. “Ama sevgiyle yumuşatılır.”
O gece Müjgan Hanım yanıma geldi, gözleri yaş dolu.
“Sana korku vermek istemedim,” diye fısıldadı. “Sadece oğlumu korumak istedim.”
İlk kez elini tuttum.
“Artık kapıyı çalmanız gerekmiyor,” dedim yumuşakça. “Kimse gelmeyecek. Üçümüz güvendeyiz.”
Bir çocuk gibi, anlaşılmış biri olarak, gözyaşlarına boğuldu.
Sonraki haftalar pek de mükemmel geçmedi. Bazı geceler hâlâ sesler duyup uyanıyordu. Bazı geceler, ben sabrımı yitiriyordum. Ama Bora hep anımsatıyordu:
“Bizim düşmanımız o değil hâlâ iyileşiyor.”
Böyle böyle yeni alışkanlıklar geliştirdik.
Yatmadan önce tüm kapıları birlikte kontrol ettik.
Elektronik kilit aldık.
Korkunun yerine birlikte çay içtik.
Yavaş yavaş Müjgan Hanım gerçek benliğini açtı geçmişinden, eşinden, kendisinden ve hatta benden bahsetti.
Ve zamanla, o üç vuruşlu geceler bitti.
Bakışları yumuşadı.
Sesi güvenli, yaşama doldu.
Gülüşü geri döndü.
Doktor bunun adına iyileşme diyordu.
Bense, huzur.
Ve sonunda çok daha derin bir gerçeği kavradım:
Birini iyileştirmek, onu onarmak demek değilmiş onun gölgeli ormanında, ışık geri dönene kadar yanında yürümek demekmiş.



