Gelin kayınvalidesine sabretti, sonuçlarına katlandı
İkizler mi?! diye ağzından kaçırdı Fatma Hanım.
Kadın kendi şaşkınlığını ve hoşnutsuzluğunu gizlemeye çalışsa da bunda pek başarılı olamıyordu. Ben ise kayınvalidemden samimiyet beklemenin boşuna olduğunu her zaman bilirdim. Hiçbir zaman beni oğluna uygun bir eş olarak görmedi, başkalarının yıllardır Harunun bana göre biraz saf ve sade olduğunu söylemelerine rağmen kendisinin benim için fazla iyi olduğunu düşünürdü.
Oysa ben, ülkenin pek de büyük olmayan bir şehrinden gelmiş olsam da, 23 yaşımda ekonomi bölümünden mezun olmuş, özel hastaneler zincirinde güzel bir işe girmiştim. Babam ilçemizde fabrikada müdürdü, annemse yerel üniversitede öğretim görevlisiydi. Yani ne eğitimsiz, ne de görgüsüz biriydim. Ama Fatma Hanım için nedense hep sıradan bir köylü kızıydım.
Tebrik ederim! Ne büyük mutluluk! Hem de iki katı! diye mırıldandı Fatma Hanım.
Ama görüyordum ki, Fatma Hanım bu mutluluğun içinde olmak istemiyordu. Hamileliğim çok zorlu geçti, bir ara düşük riski, sonrasında erken doğum korkusu yaşadık. Aylarca hastanelerde, yatışlarda, kontrollerde geçti. Harun neredeyse her gün beni ziyaret ederdi, ama annesi, iki durak ötede oturmasına rağmen tek bir kez bile yanıma uğramadı.
İkiz kızlarımızı hastaneden çıkardığımız gün bile Fatma Hanım gelmedi. Harun ne kadar ısrar etse de, kırkı çıkana kadar evimize uğramadı.
Adetten değildir! Ya hastalık kaparsa çocuklar? Yok, güçlensinler ondan sonra dediklerini duydunuz mu hiç!
Kızlar üç aylıkken, bir gün marketin önünde karşılaştık kayınvalidemle. Yapmacık bir gülümsemeyle dişlerinin arasından sordu:
Nasılsınız bakalım, kızlarım nasıl?
Ona içtenlikle gülümsedim.
Dışarıdayız işte, hava almak lazım! Arabamız da epey büyük tabii, başka yolu yok, çocukların temiz havaya ihtiyacı var.
Fatma Hanım başını sallayıp gitmek isterken, eski bir tanıdığına rastladı. Kadıncağız el sallayarak yanımıza geldi.
Fatmacığım! Merhaba! Aman Allahım, bunlar senin torunların mı?
Evet, Gül Hanımcığım Gözümün nuru!
Gül Hanımı hatırlıyordum, usulca selam verdim. İkizler birden ne büyük emek! dedi. Benim ne kadar kırılgan olduğuma şaştı.
Duygu çok cesurdur! diye atıldı kayınvalidem.
Hayret ederek izliyordum. Bir dakikaya kadar torunlarına bakmak istemeyen kadının, şimdi süslü bir babaannelik maskesi takışı beni çok şaşırtmıştı.
Fatma Hanım ile Gül Hanım’ın sohbette söylediklerinden şunları duyabildim: İkiz büyütmek ne zor, hele Duygunun üstün gayreti Hatta kayınvalidem onlara yardım ettiğinden dem vuruyordu! O kadar çok yeni şey duydum ki, tepkimi bile kaybettim. Gül Hanım birkaç dakika sonra tekrar bankaya gitmesi gerektiğini hatırlayıp yanımızdan ayrıldı.
Fatma Hanım gülüşünü hemen kaybetti, kuru bir hoşça kal deyip gitti.
Akşam eve dönünce Haruna olanları anlattım. Omuzlarını silkti.
Hayatım, bu annem işte, ne bekliyorsun? Bize de öyleydi: Çocuklarla sabaha kadar ödev yaptım, derdi ama aslında dizi izler, defterime bakmazdı. Kardeşim Esrayı gezdiriyorum der, halbuki kendisi tuvalet aynasında makyaj yapardı. Kafaya takma artık, ne olur
Bu klişe lafları bin kere dinlemişimdir ama kendimi bu hikâyenin içinde buldukça yine şaşırıyorum.
***
Yıllar geçse de Fatma Hanımın evlatlarına, torunlarına tavrı hiç değişmedi. Derken bir gün talihsiz bir olay oldu. Takside inerken dengesini kaybedip ayağını kırdı. Kafasını kaldırdı, bir dâhi plan buldu:
Ben sizde kalayım! dedi kapımızı çalıp.
Harunla göz göze geldik; ne yaşanacağı belliydi ama hayır diyemedik.
Evde tam bir kaos başladı. Biz çocuk odasına geçtik, yatak odamıza Fatma Hanım yerleşti. Üç çocuğumuz olmuştu sanki. Ona yemek yapmak, toplamak, banyosuna yardım etmek, marketten bir şeyler almak derken nefes alamaz olduk.
İkizler iki buçuk yaşındaydı. Ben yarı zamanlı da olsa işe dönmek istiyordum, o yüzden kızlar kreşe başladı. Her sabah Harunla türlü naz, türlü ağlama arasında kızları sıcak yataklarından çıkarıp dışarıya göndermek işkenceydi.
Bir sabah, çıkmak üzereyken Harunun telefonu çaldı:
Anne?! Niye arıyorsun, odandan çıkınca zaten buradasın!
Kalkamıyorum, oğlum, ayağım kırık
Anne, koltuk değneğin var.
Kes sesini! Diyeceğimi söylemek için kalkmam gerekmez!
Anne, dinliyorum Hadi çabuk
Bu sabah çıkardığınız gürültüye tahammülüm kalmadı. Uyumama izin vermiyorsunuz, kapıları çarpıyorsunuz, çocuklarınız susmak bilmiyor!
Harun öfkeyle kapıyı açtı:
İstiyorsan, çocukları sana bırakalım, sen de uykuya doymuş olursun!?
Fatma Hanım birden sustu. O günlerde hastalığı bile iyileşmeden evden ayrıldı. Harun bir gram üzülmedi ama içimde hep bir suçluluk oldu, kocam annesiyle kavga etsin istemiyordum. Ama başka ne yapılabilirdi?
***
Her cuma yarım gün çalışırım. Öğle saatinde kızları alırız, marketten küçük atıştırmalıklar alır evde film izleriz. O gün de öyle olacaktı. Yerde minderler, projeksiyon açık Derken kapı çaldı.
Açtım. Kapıda Fatma Hanım ve yanında Esranın oğlu Mert vardı.
Hayrola Fatma Hanım, bir şey mi oldu?
Esra Merti akşama kadar bana bıraktı, ama benim hemen çıkmam lazım. Sen bakar mısın? Bir buçuk saat sürmez
Donakaldım. Mert kızlardan altı ay küçük, sessiz bir çocuktu zaten, diz çöküp ona gülümsedim.
Mert, benimle kalır mısın?
Usulca başını salladı. Kafamı kaldırdığımda kayınvalidem çoktan asansöre binmişti.
Sizi ne zaman bekleyelim?
En geç iki saat!
Ne bana, ne torununa el sallamadan gitti.
***
Akşam yedide Harun kapıdan girdi. Mutfakta Mertin keyifle köfte yediğini görünce şaşırdı.
Selam delikanlı! Ziyarete mi geldin? Esra nerede?
Çocuk güldü, ben ise derin bir iç çektim. Yine ailede huzursuzluk çıkaran kişi ben olmayayım istiyordum ama anlatmadan da olmazdı.
Annen getirdi Ufak bir işim var dedi, çıkıp gitti
Peki o ufak işler ne kadar sürdü?
Neredeyse beş saat
Haruna göz ucuyla baktım.
Yani Esra nerede?
Güçlükle yuttum.
Ona mesaj atmadım Fatma Hanıma söz verdiği için.
Harun kızardı.
Duygu, sen çok iyi niyetlisin Ama bu normal değil! Nerede bu kadın?
Başını iki yana salladım. Yalnızca bana bırakmadı, Esraya da haber vermeden gitti işte
Harun telefonu çıkarıp kardeşini aradı. Durumu anlattı, Esra da ilk fırsatta geleceğini söyledi.
***
Saat sekiz buçuktu. Çocuklar odalarında oynuyordu. Ben, Harun ve Esra mutfakta oturuyorduk.
Gerçekten bekleyecek miyiz? Çocukları yatırmak gerek
Duygu, bir gün geç yatarsak bir şey olmaz. Ama annemle konuşmak şart.
Tam o sırada kapı çaldı. Açmaya ben gittim.
Evet, geldim! Merti alıyorum! diye hemen başladı Fatma Hanım.
Yutkundum. Arkadan Harun ve Esra da göründü.
Anne, vicdanın rahat mı gerçekten?
Benimle böyle mi konuşuyorsunuz?
Anne! Lafı çarpıtma! Sana ben Merti bıraktım! Neden Duyguya devrediyorsun? Ne yapıyorsun sen?
Fatma Hanım güldü.
Aman Esra, ne olacak! Onun da zaten iki çocuğu var, çocuk bakmayı iyi biliyor, benim işlerim vardı!
Harun bir adım attı.
Anne, ne işi? Bu ne rahatlık, ne bencillik? Duyguya sordun mu hiç?
Allah aşkına, neyi soracağım!
Harun yeniden sordu:
Neredeydin peki?
Esra da gülmeye başladı.
Önce kuaföre gitmişsin, sabah saçların uzundu Sonra maniküre gitmişsin, sabah tırnakların kırmızıydı şimdi pembe
Fatma Hanım iyice sırıttı ama cevap bulamadı.
Hiç utanmıyor musun? diye yine Harun sordu.
Yanıt vermedi. Sadece öylece baktı.
Bin yılda bir senden yardım isteniyor, torunu Duyguya bırakıp gidiyorsun! Belki onun da kuaföre, kendine vakit ayırmaya ihtiyacı var!
Fatma Hanım sinirlendi, kendini kaybetti, hem bana hem evladına laf yetiştirmeye kararlıydı:
Aman Harun! Ne kuaförü, ne manikürü! O zaten bir taşra kızı! Hep öyleydi, öyle kalacak!
Bir an ortam sessizliğe büründü, sonra Harun bağıra bağıra dedi ki:
Çık git evimizden!
O an Harun annesini kolundan tutup kapının önüne bıraktı. Kapı kapanınca derin bir nefes aldı, başını kaldırdığında gözlerimden yaşlar akıyordu. Kocam ve Esra hemen sarıldılar.
Çok kırılmış, çok üzülmüştüm. Ama öte yandan, Fatma Hanımın kendi çocuklarını da hiç umursamadığını görmek, sorunun bende olmadığını gösteriyordu. Kötü insanlara hiçbir zaman iyi gelinemeyeceğini anladım o akşam.
Artık Fatma Hanımla aramızda soğuk duvarlar var. Harun ve Esra arada yardım etse de genel olarak Fatma Hanım ailemizin hayatında yok. Yalnızlığından uzun süre şikâyet etse de, çocuk sevgisi tekrar galip geldi, barışalım dedi. Ama torun bakmaya, hâlâ yardımcı olmadı.
Geçenlerde mesajlar arasında kayınvalidemin profilinde üç torunuyla fotoğrafını gördüm. Altına da şunu yazmış: Tüm büyükannelere kutlu olsun! Torun büyütenlere selam! Hüzünle gülümsedim. Akşam Harunla Esra kendi aralarında annelerine bolca espri yaptı. Gülmemek olmuyor, ama içimde hep bir burukluk kalıyorErtesi sabah kızlar masada kahvaltı ederken, küçük olanı bana döndü:
Anneciğim, babaannem yine gelmeyecek mi?
Yüzüme hafif bir gölge düşse de, gülümsedim.
Belki bir gün uğrar, dedim. Ama biliyor musunuz, bu evde birbirini seven insanlar var, en önemlisi de bu.
Onlara göz kırptım, ikisi de birden kıkırdadı. Sessizce Harunun elini tuttum; Esra da karşıdan başını salladı. O an anladım ki, kelimeler, dışarıdan görünüşler, sosyal medyadaki göstermelik pozlar bazen yalnızca kocaman bir boşluktu. Gerçek aile; sofranın etrafında, kahkahanın ortasında, bir parça kızarmış ekmek ve ortak bir huzurda saklıydı.
Fatma Hanıma ise kırgınlığımın yerini hafif bir acıma aldı; hayatını ispat savaşları ve küçük hesaplarla harcamış birinin hissettirebileceği tek şey, artık yalnızca uzak bir uğultuydu. Bizim içinse, yeni bir sayfa açılmıştı; kızlarımızla birlikte kahkahalarımız mutfağın duvarlarına çarpa çarpa büyüdü.
O an, hayatın en güzel intikamının huzur ve mutluluk olduğunu, gerçek sevginin en sessiz ama yankısı en kalıcı zafer olduğunu anladım. Geçmişin ağırlığını arkamda bırakıp, kızlarıma ve harika aileme sarıldım.
Hayatta bazen en büyük mucize, vazgeçmeyi seçmek ve kendi sıcak yuvasını kararlı bir gülümsemeyle yeniden kurmaktı. Biz de öyle yaptık: Sevgiyle, umutla ve hiç eksilmeyen bir inatla yeniden, yeniden.




