Fakirlikten kaçmak için evlendim, şimdi ise nefes kesici bir kafeste yaşıyorum. Otuz beş yaşındayım. Yirmi yaşımda, hiç uçurumdaymış gibi değildim ama her kuruşu hesaplamadan bir günüm yoktu. Geceleri üniversiteye gidip, gündüzleri Kadıköydeki bir pastanede çalışıyordum. Eve dönerken bacaklarım şişmiş olurdu, otobüs parasını, fotokopi ücretini, yiyeceği ve harçları karşılayabilecek miyim diye kafamda döndürüp duruyordum. Zenginlik değil de, huzurlu ve istikrarlı bir hayat hayal ediyordum.
O zaman karşıma çıktı. Kırk yaşında, üniversitede hoca, hep şık giyimli, kendine ait arabası var, seyahatlerden, yatırımlardan, güvenlikten bahsediyor. Hemen âşık olmadım. Evet, ona karşı bir ilgim vardı ama esas hoşuma giden konuşması, yüzü değil; temsil ettiğiydi: Bir mola, bir huzur, sürekli hayatta kalmaya çalışmadan yaşamak.
Bir ilişki başladı aramızda, baştan farklar çarpıcıydı. Ben menüye uzunca bakarken, o fiyat sormadan sipariş veriyor. Ben ek işlerden bahsediyorum, o yeni bir daire almayı planlıyor. Bana, Hayatını bu kadar sıkı yaşaman gerekmez, Sana daha iyi bir hayat sunabilirim, Tek başına savaşmanı istemiyorum, gibi cümleler söylüyor. Bu sözler zihnime kazındı.
Eğitimimi bitirince elbet düzelecekti her şey, ancak bunun yıllar süreceğini biliyordum. Onunla beraberken ise hemen bir adım atmış oluyordum. Altı ay sonra evlilik teklif etti. Sevinçten ağlamadım. Suskun kaldım. O gece pek uyumadım. Annemi düşündüm, yorgun sabahlarımı; bir daha kuruş saymayacağımı, güzel bir evim olacağını hayal ederek.
Başta annem karşı çıktı. Çok gençsin, o ise epey büyük; aşk görüyorum sende, ama gerçek aşk değil, dedi bana. Aşk faturaları ödemiyor, ben yokluklardan yoruldum, daha güzel bir şey istiyorum artık, dedim. Çok ağladık. En sonunda kabullendi, çünkü beni kaybetmek istemedi.
Bir buçuk yıl sonra evlendik. Her şey hızla değişti: Büyük bir ev, yeni mobilyalar, ilk aylarda geziler. Gülerek fotoğraflar yüklesem de, içimde hep başkasının rolünü oynayan bir oyuncu gibiydim; benim seçmediğim, rahatlık uğruna kabul ettiğim bir rol.
Kötü biri diyemem ona. İmkan sunan, sorumluluk sahibi, çocuklarımıza mükemmel babalık yapan, hem kendi annesine hem de benimkine maddi destek sağlayan; hayatımızda var, sadık, asla şiddet uygulamıyor. Sorun o değil, sorun bendeydi. Ona gerçek bir aşkla bağlı değilim. Saygım ve minnettarlığım var, yaptığı her şeye hayranım, ama göğsümü titreten bir sevgi yok içimde.
Onun hayat ritmi başka. Erken yatar, dışarıya pek çıkmaz, sessiz ve sade programları sever, değişmek istemez. Hâlâ seyahat edip, kahkahalarla gülmek, spontane olmak, içimde kelebekler uçuşmasını istiyorum. Ama uyum sağlıyorum. Hep uyum sağladım.
Bazı geceler büyük yatağımızda, klima ve sessizliğin içinde yatak konforuyla; tuhaf bir boşluk hissediyorum. Bu hüzün değil; doğru hayatı yaşadığımı ama mutlu olmadığımı hissettiren bir duygu. Güzel bir mutfakta yemek yapıyorum, çocuklarımı iyi okullara götürüyorum, maddi hiçbir şeyim eksik değil ama çoğu zaman duygu, arzu ve hayal eksikliği yaşıyorum. O bana Seni seviyorum diyor, ben de Ben de seni diyorum; fakat içimdeki ses bambaşka çıkıyor.
Bazen, yalnız kalsaydım, eğitimimi bitirene dek kestirme yol seçmeseydim, başka bir sevgi bekleseydim, hayatım nasıl olurdu diye düşünüyorum. Bu düşünceler bile bazen suçluluk hissettiriyor, çünkü birçok kadın sırf bu istikrar için her şeyi verebilir. İşte tam burada suçluluk başlıyor: Şikâyet etmeye hakkım yok, ama kendime de yalan söyleyemiyorum.
Acaba gerçekten mutlu olmak için bana hangi yolu önerirdiniz?




