Hiçbir zaman en büyük sınavımın yoksulluk ya da iş olmayacağını, asıl zor olanın kendime yabancı bir ailenin içinde yer bulmak olacağını hayal etmemiştim.

Hayatım boyunca en büyük sınavımın fakirlik ya da iş olmadığını, yabancı bir ailenin içine dâhil olup yerimi bulmak olacağını hiç düşünmemiştim. Aşk için evlendim. En azından öyle olduğuna inanıyordum. Yirmi dört yaşındaydım, saf ve emindim ki iki kişi birbirini seviyorsa gerisi mutlaka yoluna girer.

Daha ilk sene kayınvalidemin evine taşındık. Sözde geçici olarak, biraz para biriktirince kendimize ait bir ev alacaktık. Ama Türkiyede geçici olan çoğu zaman kalıcı olur. Ev büyük ve eskiydi, katları ayrıydı ama mutfak ortaktı. Ve bütün gerginlikler o mutfakta çözülürdü.

Kayınvalidem güçlü bir kadındı. Hayatı boyunca çalışmış, oğlunu tek başına büyütmüştü. Alışkındı ipleri elinde tutmaya. Ben de ispat etme isteğiyle girdim o eve. Sabah erkenden kalktım, yemek yaptım, temizlik yaptım, her şeyin yolunda olmasına uğraştım. Onun beni sevmesini istedim. İyi bir gelin olduğumu duymayı bekledim.

Ama bunun yerine sürekli göz hapsinde olduğumu hissettim. Salatayı nasıl doğradığım, çamaşırları nasıl astığım, çocuk doğduktan sonra onu nasıl büyüttüğüm… Her şeyde bir eksiklik vardı sanki. Yüzüme karşı söylemezdi ama bakışlarından, iç çekişlerinden, sessizliğinden anlardım. Eşim ise ortada durup tarafsız olmayı tercih ederdi.

Kendi evimde misafir gibi hissetmeye başladım. Ne ev bana aitti ne kararlar. Hatta biraz da çocuğumu paylaşmak zorunda kalıyordum sanki. En çok da kendimdeki değişime üzülüyordum. Hırçın, sinirli, sürekli şikâyet eden biri olmuştum. Gülerek evlenen o genç kız gitmişti.

Bir akşam dayanamayıp ağladım. Bağırıp çağırarak değil, gözyaşıyla. Gücüm kalmadığına ağladım. Sustukça herkese, hatta kendime bile nefret dolacağımı anladığım için ağladım. Sorunun sadece kayınvalidemde olmadığını, asıl sorunun sınırlar koyamamam olduğunu o an fark ettim.

Hep büyüklere saygılı olmam, karşı gelmemem, katlanmam öğretilmişti. Ama saygı demek kendi kimliğinden vazgeçmek değildir. Ertesi gün cesaretimi topladım ve sakin bir şekilde nasıl hissettiğimi anlattım. Bize sağladığı bu ev için minnettar olduğumu, ama kendi alanıma da ihtiyacım olduğunu söyledim. Çocuğumu kendi yolumla yetiştirmek istediğimi söyledim. Sesim titredi ama geri adım atmadım.

Kolay olmadı. Gerginlikler yaşandı, kırıcı laflar edildi, ağır günler geçti. Eşim ilk defa bana sahip çıkmak zorunda kaldı. Anladım ki onun için de annesiyle benim aramda kalmak zormuş. Ama o zaman öğrendim; evlilik sadece sevgi değil, her gün ailemizi seçmektir, arkasında durmaktır.

Bir yıl sonra kiralık eve taşındık. Küçük bir daire, daracık bir salon, gürültülü komşularımız vardı. Ama o ev bizimdi. Orada huzur bulduk. Kayınvalidemi misafir gibi ağırladık, evin hakimi olarak değil. Zamanla ilişkimiz yumuşadı. Uzaklık girince araya, saygı geri geldi.

Bugün ona karşı bir kırgınlığım yok. Hatta onu anlayabiliyorum. O, oğlunu kaybetmekten korkmuş. Ben de kendimi kaybetmekten korkmuşum. Aynı adamı farklı biçimlerde seven iki kadınmışız biz.

Şimdi biliyorum ki ev, sadece bir çatı değil. Ev; korkmadan kendin olabildiğin yer. O hakkı sen kendin korumazsan kimse senin için korumaz.

Hayatta bazen en zor şey hayatta kalmak değil, sesini bulmak. Ben sesimi geç buldum; gözyaşıyla, korkuyla… Ama bulduğumdan beri daha hafif yaşıyorum. Artık kendimi sadece gelin gibi hissetmiyorum. Kendi yerim var; bir kadın olarak, kendi evimde ve hayatımda.

Rate article
Lifequest
Hiçbir zaman en büyük sınavımın yoksulluk ya da iş olmayacağını, asıl zor olanın kendime yabancı bir ailenin içinde yer bulmak olacağını hayal etmemiştim.