Çarşamba Rüyası
Üçüncü girişin önündeki bankta, ağzı düğümlenmiş bir naylon poşet duruyordu. Üzerine bantla yapıştırılmış beyaz bir kağıtta, alınız yazmaktaydı. Nermin Hanım, market poşetini koluna asmış, ansızın arkasından biri seslenmiş gibi olduğu yerde durdu. Poşet ne çöpe benziyordu, ne de bu apartmanın yabancıları uzun süre kabul eden havasına uygundu.
Bir basamağa çıkıp, dokunmadan dikkatlice bakmaya çalıştı. Şeffaf poşette yuvarlak, taze pişmiş, içinde buharı hâlâ kalmış poğaçalar olduğu belliydi. Apartman kapısı birden açıldı; beşinci dairede oturan genç kız, Elif, kulaklığını çıkarıp durdu.
Bu ne, tuzak mı? dedi Elif, bir kulaklığını yana kaydırarak.
Nereden bileyim, dedi Nermin Hanım omuz silkerek. Belki biri yanlış bıraktı.
Elif dudağını büküp pencerelere göz gezdirdi. Birinci katta perdeler sıkı çekilmiş, ikinci katta biri camı az açık bırakmıştı. Avlu her zamanki temkinliliğiyle, herkesin işittiği ama kimsenin işitmemiş gibi yaptığı sessizliğe bürünmüştü.
O sırada, dördüncü kattaki yaşlı teyzenin yanında oda tutan, aceleci ve telaşlı Musa Kuryeci havadan sudan başlayan bir selamla yaklaştı.
Hee, çok iyiymiş, dedi ve gözünü hiç ayırmadan elini uzattı.
Sakın dokunma! diye uyardı Elif ani bir ciddiyetle. Kim bilir?
Musa alnını kırıştırıp elini çekti, sanki sıcak bir sobaya dokunmuş gibi.
Ne var canım, not da var üstünde.
O not başka bir şeyin habercisi de olabilir, diye söylendi Nermin Hanım. Kendi de şaşırdı ağzından çıkan söze. Kimseyi şüpheyle süzmeyi sevmezdi ama apartman ona öğretmişti: Fazla bulaşmazsa, zararlı çıkmaz.
Bir dakika daha öylece bakakaldılar, sonra herkes, bir bahaneyle uzaklaştı. Elif, çöp konteynerlerine, sanki çok acil bir işi varmış gibi yürüdü. Musa, el sallayıp kemer altından geçti. Nermin Hanım, evine çıkarken birkaç defa merdiven aralığındaki pencereden baktı. Poşet hâlâ bankın üstünde, cevabını saklayan bir soruydu.
Akşam çöpü atarken bankta poşet yoktu. Sadece yapışkan bandın izi kalmıştı. Nermin Hanım, garip bir hayal kırıklığı hissetti; sanki önemli bir şey hiç olmayacakmış gibi.
Bir sonraki çarşamba, bu sefer poşet yine belirdi. Ama bankta değil, birinci ve ikinci kat arasındaki o küçük cam kenarına, kullanılmayan kavanozların ve kataloğu atılmış reklam broşürlerinin yanında. Yine aynı yazı: alınız. Nermin Hanım, poliklinikten dönerken sırtında yorgunluk, cebinde reçete, başında sıra beklemenin ağırlığıyla durakladı. Poşetin içinde sekiz düzgün dilime ayrılmış bir börek vardı, her biri kağıt peçeteye sarılmış.
Siteden tanıdığı, altıncı dairenin her daim omzunda çantası olan muhasebecisi Sema da cam kenarındaydı.
Gördünüz mü? Sema, camiye girer gibi alçak sesle konuştu. Yine gelmiş.
Gördüm, dedi Nermin Hanım.
Kesin bir tarikattan, Sema hafifçe güldü ama gözleri ciddiydi.
Nermin Hanım, bir şey söylemek istedi ama kelimeler yerine yutkundu. Sadece böreğe bakıp birinin akşamını harcayıp hamur yoğurduğunu, harcı düşündüğünü, her dilimi özenle kestiğini ve sardığını kafasında canlandırdı. Böylesi bir özen, bir tuzak olamazdı.
Sema, bir dilimi hızla aldı, çantasına koydu.
Çocuklara, dedi ve hemen yukarı çıktı.
Nermin Hanım kaldı. O da alabilirdi, ama eski alışkanlıklar ağır bastı: Teşekkür edeceği kişiyi bilmeden almamayı öğrendi zamanla. Çünkü öylesi minnettarlık, havada asılı bir boşluk olurdu.
Bir saat sonra çöp atmak için indiğinde, börekten sadece iki dilim kalmıştı. Cam kenarında sürekli siteyle uğraşan, ikinci girişin teknik işlerinden anlayan, Azmi Amca dikiliyordu.
Yine yardım haftası başladık galiba Nermin Hanım, dedi.
Belki de biri güzel güzel börek yapıp bırakıyor, dedi Nermin Hanım.
Bırakıyor ama konuşmuyor. Tuhaf ama tadı çok güzelmiş diyorlar. Azmi Amca bir dilimi çekinmeden kaptığı gibi orada yemeye başladı.
Tarçınlı elmalı, kesin ev yapımı, diye uzman edasıyla onayladı.
Nermin Hanım hafifçe gülümsedi, bu sefer gülüşünde minnetten çok rahatlama vardı.
Üçüncü çarşamba, peynirli yuvarlak poğaçalar çıkageldi. Bir ayakkabı kutusunun içine, yağlı kağıda dizilmişti. Not bu defa bir defter yaprağının kenarına eğri büğrü yazılmış: alınız, lütfen. Bu lütfen kelimesi poğaçalardan daha çok tesir etti Nermin Hanıma.
Sabah süt almak için inerken, kutunun başında dokuzuncu dairenin tombul çocuğu Kerem’i gördü. Okul üniforması içinde, çantası sırtında, cesaret edemediği belli.
Alabilirsin, dedi Nermin Hanım.
Ya… yasaksa? mırıldandı Kerem.
Bak işte yazmışlar, al diye.
Kerem telaşla bir poğaça alıp montunun cebine sıkıştırdı, cephesi kocaman kabardı.
Teşekkürler, dedi ama sesini bir yerlere, apartman boşluğuna savurdu ve hızla aşağı indi.
Nermin Hanım kutunun başında kaldı. İlk defa kendisi de aldı bir poğaça. Kağıdın ardından ılıklığını ellerinde hissetti. Eve çıkıp çaydanlığı koydu. Poğaçayı tabakta, tatlı peynirli, üzümlü, yumuşacık… Ama ne lezzeti düşündü ne tarifi; merdivenlerde görünmeyen, herkesi anımsayan bir el varmış gibi hissetmesi daha tuhaftı.
Aynı günün akşamı, asansörde sekizinci kattaki Hamiyet Hanımla karşılaştı. Hamiyet Hanım elinde ilaç torbası tutuyordu.
Aldınız mı? diye kısık sesle sordu Hamiyet Hanım.
Aldım, dedi Nermin Hanım.
Ben de aldım. Ayıp gibi, ne yapalım… Emekli maaşı… malum, derin bir iç çekerken, asansör sanki daha samimi, daha sıcak oldu.
Dördüncü çarşamba artık biraz beklenen bir şaşkınlık haline gelmişti. Nermin Hanım sabah ekmek için çıkarken, gözleri cam kenarında bir tepsi aradı. Bir tepsi vardı; üstü peçeteyle örtülmüş, yanında alınız yazılı bir kâğıt. Peçete kaldırılınca haşhaşlı minik çörekler ortaya çıktı.
Tepsinin başında Elif vardı, dönüp Nermin Hanıma gülümsedi. İlk haftaki temkin halinin yerini sıcaklık almıştı.
Bakın, cemaat falan değilmiş! dedi Elif.
Galiba öyle, dedi Nermin Hanım.
Ben sizi sanıyordum. Siz… hep dikkatli bakarsınız ya… Ben sandım ki siz yapıyorsunuz.
Nermin Hanım hafifçe güldü.
Ben çaydan başka bir şey bilmiyorum.
Ee, kim peki?
Nermin Hanım omuz silkti. O an fark etti ki bilmemek hoşuna gidiyor. Bilinmeyen bir yardım, içinden borç altında hissetmeden kabul edilebiliyor.
Ama beşinci çarşamba, cam kenarı bomboştu. Nermin Hanım çantasının kartını iki tur döndürüp kapısını kilitleyerek aşağı indi. Her zamanki yer bomboştu. Ne poşet, ne kutu, ne not. Sadece bir pizza broşürü ile tek bir eldiven.
Dinleyerek apartmana baktı. Yukarıda biri telefonda söyleniyor, aşağıda bir yere kapı çarpıyordu. Bahçedeki bank ıssızdı. Tuhaf bir endişe içini kapladı, poğaçalar için değil; onları getiren kişinin başına bir şey geldiği korkusundan.
Kapıda Azmi Amca sigarasını tüttürüyordu, başının üstünde asılı sigara içilmez tabelasına bakmadan.
Bugün yok, dedi, sorulmadan.
Yok, dedi Nermin Hanım. Sizce kimdi?
Kimse bilmez. Sıkıldı belki de… Belki hastalandı.
Belki de… cümle yarım kaldı.
Azmi Amca başıyla onayladı. Sessizce dikildiler. O an Hamiyet Hanımın ilaçlarını, Keremin cebindeki poğaçasını, Semanın çocuklara derkenki çekingenliğini anımsadı Nermin Hanım. Bu çarşambalar bazılarının günüydü.
Ben Hamiyet Hanıma uğrayayım, dedi Nermin Hanım. Nasıl?
Doğru dersin, dedi Azmi Amca. Ben de Onura bakayım, dün gürültü yaptı, sonra sessizleşti.
Nermin Hanım, sekizinci kata merdivenle çıktı; asansör, her zaman olduğu gibi katlar arasında kalmıştı. Kapıyı tıklattı. Geç açıldı.
Nermin Hanım? Hamiyet Hanım soluk, sabahlıkla, saçı dağınık açtı kapıyı. Hayırdır?
Yok, merak ettim… dedi Nermin Hanım utangaçça. Nasılsınız?
Hamiyet Hanım gözlerini kaçırdı.
Tansiyon. Dün ambulans bile geldi. Oğlum vardiyada, komşu da annesine gitti, ben yalnızım.
Nermin Hanım içeri girdi, çizmelerini usulca çıkardı, torbayı taburenin üstüne koydu. Evde ilaç ve hafif ekşimsi kefir kokuyordu, cam kenarında boş bir bardağı fark etti.
Siz yemelisiniz, dedi Nermin Hanım.
Yiyecek halim bile yok, pişirmedim de, dedi Hamiyet Hanım.
Nermin Hanım, buzdolabını açtı. Birkaç yumurta, parça tereyağı, bir kâse reçel. Yumurtayı tavaya kırıp pişirmeye başladı. O küçük mutfakta sıradan, kendinden emin hareketleriyle, Hamiyet Hanımın ifadesi biraz yumuşadı.
Bu arada… birden konuştu Hamiyet Hanım. O poğaçaları ben yapmıştım.
Nermin Hanım şaşırdı.
Gerçekten mi?
Evet, dedi Hamiyet Hanım suçlu bir tebessümle. Ellerim oyalanınca hafifliyorum. Hem… kim olduğunu bilmezlerse kimse sormaz sanıyordum. Yardım edilmesinden hoşlanmam. Böyle olunca… yapabiliyormuşum gibi hissettim.
Nermin Hanımın boğazı düğümlendi, acıma değil ama içten bir tanıdıklıkla. O da istemezdi isteyerek borçlanmayı.
Bugün yapamadınız, dedi Nermin Hanım.
Olmadı işte, başım döndü, markete de çıkamadım.
Bir tabak omlet ve ekmek getirip koydu önüne.
Yiyin. Çarşamba için de bir çare buluruz.
Karanlık çökerken apartmandan çıktı. Merdivende Azmi Amca onu bekliyordu.
Ee? dedi.
Hamiyet Hanımmış, dedi Nermin Hanım. Tansiyonu yükselmiş, yalnızmış.
Azmi Amca, dudaklarından kısa bir ıslık çıkardı.
Demek bizim gençler değilmiş.
Evine inen Nermin Hanım, arada sırada sadece oğluna arayan o eski telefonunu eline aldı. Binada hiç yazışmadığı ama sessiz okuduğu apartman WhatsApp grubunda, yaz tuşuna basıp yazmaya başladı.
Titreyen elleri korkudan değil, gölgesinin dışına çıkmaktandı.
Sevgili komşular, diye başladı. Çarşambadaki poğaçaları Hamiyet Hanım yaptı. Şimdi iyi değil, yardıma ihtiyacı var. Sorgusuz yardım etmek isteyen varsa, ben yarın alışverişe gideceğim. Kim ne almak ister, yazabilir.
Okuyup onayladı. Ne acındıran ne zorlayan, sade kelimelerdi. Gönder tuşuna bastı.
Hızla cevap geldi. Elif, İş çıkışı ilaç alabilirim, yazdı. Sema, Karta atayım, ne kadar gerekiyorsa yazın. Musa, Sabah müsaitim, getiririm, dedi. Kimisi çorba yapmak önerdi, kimisi tansiyon aleti sorup geçti.
Nermin Hanım ekrana bakarken, içindeki buzların çözüldüğünü hissetti ama bir yanıyla da, İş gürültüye, dedikoduya dönüşmesin, diye endişelendi.
Ertesi gün alışveriş listesinin peşindeydi: bulgur, süt, ekmek, muz, çay. Kasada bir paket bisküvi de ekledi, çayın yanına olsun diye. Çıkarken Musa yetişip bir poşeti aldı, özenle taşıdı, kaçak göçekmiş gibi değil de, sanki başka bir emanetmiş gibi.
Hamiyet Hanımın kapısında Elif elinde eczane torbasıyla duruyordu. Biraz çekingen yaklaştı Nermin Hanıma.
Şey, burada ilacınız var.
Çok teşekkür ederim, dedi Nermin Hanım.
Hamiyet Hanım kapıyı açınca, önce almayacakmış gibi elini kaldırdı.
Gerek yok, dedi. Ben hallederim.
Artık hallettiniz. Şimdi sıra bizde, fazla konuşmaya gerek yok.
Hamiyet Hanımın eli düştü; gözleri doldu, için için ağladı.
Bir hafta sonra, çarşamba sabahı Nermin Hanım, üzeri havlu kaplı bir tepsiyle koridora süzüldü. Akşamdan, annesinin ona öğrettiği hamur kenarı kapamaları hatırlayarak poğaçalar yapmıştı. Tam kusursuz değildi belki, ama içtenlikle yapıldı. Bir not yazdı: Alınız. Sonra düşündü, altına şöyle ekledi: Çarşambaya çayın yanına ne isterseniz, bir not bırakın.
Tepsiyi cam kenarına koydu, bir adım geri çekildi. Kalbi sınavdan önceki gibi çarpıyordu. Kimseden bir beklenti yok, ama herkesin birbirine daha yakın olabileceği yeni, sessiz bir anlaşmanın sancısı vardı içinden.
Yarım saat sonra tekrar indi, sanki tesadüfmiş gibi. Tepside birkaç poğaça kalmıştı. Yanında sıkıca sarılmış bir not. Açıp okudu:
Teşekkürler. Şekersiz olursa iyi olur, annemde şeker var.
Notu usulca sabahlığının cebine koydu. O sırada merdivenden Kerem çıktı, durdu.
Şimdi siz mi yapıyorsunuz? diye sordu.
Ben de… başkaları ile birlikte, dedi Nermin Hanım. Dönüşümlü yapacağız.
Kerem başını salladı, bir poğaça kapıp aşağı seğirtti.
Ben notları toplarım, zaten merdiven inip çıkıyorum, dedi.
Tamam, dedi Nermin Hanım.
Akşam Hamiyet Hanıma uğradı. Hamiyet Hanım başında yemenisiyle pencere kenarında daha iyi görünüyordu.
Yapmayı bırakırsınız sandım, dedi Hamiyet Hanım.
Yok, sadece yolumuz değişti. Artık tek kişiye yüklenmeyeceğiz.
Hamiyet Hanım küçük bir defter uzattı.
Ben tarifleri bu deftere yazdım. Alırsınız belki.
Defteri alınca sayfalardan sıcaklık geçti.
Gerekir elbet, dedi Nermin Hanım.
Çıktı; tam o anda cam kenarında eski bir diyafon mıknatısıyla tutturulmuş yeni bir not vardı. Kocaman harflerle: Haftaya elmalı kek getireceğim.
Kim yazmıştı, bilmiyordu. Artık bilmemek doğru olmuştu. Gizlilik, komşuluğu uzaklaştırmak yerine, kapıların açılabileceğini gösteriyordu. Ve biri ihtiyaç duyunca, ev kapısını çalmak yokuş gibi zor gelmiyordu artık.



