BİRLİKTE YALNIZLIK

OTOMATİK YALNIZLIK İKİ KİŞİLİK

Otuz sekiz yıl önce Nermin, evleneceği adamı, Haluk’u ailesine götürdü. Tanıştırmaya. Nikah için başvuru yapacaklarını söylemeye. Annesiyle babası, kapıdan hiç görmedikleri bu genci görünce, hemen her şeyi anlamıştı. Nermin bugüne kadar hiç kimseyi eve getirmediği için, hep şöyle derdi:
Ne gereği var, neden göstereyim? Evliliği kesin düşündüğümde tanıştırırım.

O gün aile, Haluku masada otururken dikkatle incelemeye başladı. Haluk ise oldukça mahcup ve sessizdi. Nermin bir bahaneyle dışarı çıktı, babası da hemen peşinden.
Kızım, büyük hata yapıyorsun. O çocuk sana göre değil.
Nedenmiş? Traktör sürücüsü diye mi? diye hemen savunmaya geçti Nermin.
Mesele o değil. Tabii ki onun da önemi var ama daha büyük bir fark var aranızda. Sen subay çocuğusun, iyi eğitim gördün. O ise, köyde büyümüş, evet çalışkan, ama çok yüzeysel biri. Ne konuşacaksın onunla? Eğer onunla kalırsan, aranızda hep zekâ diye bir duvar olacak.
Boş ver baba, bunlar eski kafanın lafları. O beni seviyor, başka ne isterim ki? Ayrıca, okumak için hiçbir zaman geç değildir. Ona yardım ederim, gelişir dedi Nermin, haklı olduğundan emin bir şekilde.
Bak bakalım, sonra Anne babanın sözü dinlenmeden yola çıkılır mı? deme, haberin olsun Dedi babası sessizce.

Düğünleri oldu. Balayı heyecanı geçince, sıradan aile yaşantısı başladı. Haluk büyük ısrarla açıköğretim bir meslek lisesine kaydoldu, ama bir kere bile doğru düzgün ders çalışmadı. Nermin onun yerine ödev yazdı, şemalar, formüller arasında kayboldu. Haluk ise, birkaç kere sınava gidip geldikten sonra umursamazca bıraktı:
Boş iş bu, sana lazımsa sen oku!

Nermin ikna etmeye çalıştıysa da, Haluk her şeyi bildiğini sanıyordu. Zamanım yok böyle saçmalıklara, deyip işin içinden çıkıyordu. Nermin de pes etti. Artık okul işiyle uğraşmayı bıraktı. Sonuçta aptal biri değil, diye düşündü. Evdeki bütün kitapları çoktan okumuştu, siyasete meraklıydı. İşte de saygı görüyordu. Köylü kokusu mı? Olsun, onu böyle sevmişti.

Yıllar geçince Halukla aralarındaki ilişki daha da zorlaştı. Haluk, Nerminin fikrini hiç önemsememeye başladı. Sürekli onu küçük düşürmeye çalışıyor, evin hâkimi olduğunu göstermeye uğraşıyordu. Kimi zaman, başkalarının içinde tabuları yıkan, acayip cümleler kuruyor ve bunları öyle kibirle söylüyordu ki Nermin utancından yerin dibine geçiyordu.

Zamanla Halukun hiçbir ciddi kararı alamadığı ortaya çıktı. Evin bütün yükü, Nerminin omuzlarındaydı. Haluk buna kendi hakkıymış gibi alışmıştı:
Ev tadilatı mı istiyorsun, sen yap hata!
Buzdolabı mı lazım, sen al!
Balkon kapatılacaksa, bana ne, sen ilgilen!

Tek iyi olduğu şey, bahçeydi. Toprakla uğraşmaya bayılıyordu Haluk. Hepsi bu yani.
Kimi der ki: Bu kadarı yetmez mi? Yetmez. Bahçe mevsimi yılda üç-dört ay. Kalan zamanda, Nermin hem kadın, hem erkek oldu bu evde.

Başlarda oralı olmuyordu. Sonraları yük canına yetti. Haluk ise alışmış, değişmek istemiyor, “Neyim eksik?” diyordu. Öyle ki, Nerminin 8 Martta bir kere olsun lale bile aldığı olmadı. Hediye deyince bir gün çok ciddi bir ifadeyle şunu demişti:
Sana iki büyük hediye verdim! Evde dolaşıyorlar işte!
Yani iki kızı
Nermin tartışmadı, açıklama aramadı, olduğu gibi kabullendi. “Kim hediye vermeye alışık ki, geleneğimiz bu işte, dayanırım,” diye kendini avuttu.

Haluk doğuştan zor insandı; insanlarla konuşmayı bilmezdi, istemezdi de. Başta herkes Nermine sorardı: Kocan konuşmayı öğrenemedi mi? Kaytarmak için espriler yapardı.
Haluk ise, Nerminin insanlarla kolayca iletişim kurmasından hiç hoşlanmazdı. Onun arkadaşlarına, akrabalarına laf söyler, kendi dostu ise hiç olmadı.

Nermin, evin bütün sorunlarını çözmekle kalmaz, güzel para da kazanırdı. Asla eşine muhtaç olmadı. Krizlerde ek iş bulurdu. Çünkü Halukun elini taşın altına koyacağını hiç sanmazdı. “Maaş azsa kendin kazanırsın!” Haluk ise sadece işine gider-gelirdi; bu ona yeterdi.

Zaman içinde Nermin, Halukla konuşacak bir şey bulamaz oldu. Aynı olaylara bambaşka bakıyorlardı. Nerminin sevdiği bir filme Haluk saçmalık derdi. O izledi mi, Nermin on dakika bile dayanamazdı. Müzik, kitap zaten iki uç. Karakterler de bambaşka: Nermin, kendini adamış biriydi; Haluk ise tek ilgilendiği kendi çıkarıydı. Sonunda: yemekleri ayrı, zevkleri ayrı, duyguları sönmüş, çocukları da göçüp gitmişti. Otuz yıldan fazla süren bir hayat, ama gerçek anlamda iki ayrı insan. Yani: ev arkadaşı bile değil, yabancı.

Haluk, Nermine değer vermiyor, saygısız diye kendi kendine kızardı. Evin bütün yükünü Nermin taşısa da, o buna “Yapmak zorunda zaten” gözüyle bakardı. Arada bir içip sarhoş olunca, aklına ne gelirse söylerdi: Nerminin artık mezarda olan anne babası, akrabasına kadar Her hareketini, her lafını eleştirirdi. Hakaret eder, aşağılar, üstelik bundan garip bir zevk duyardı. Sanki paşa, Nermin ise hizmetçiydi.

Ayıldığında ise, Nerminin neden neredeyse hiç konuşmak istemediğini anlamazdı:
Yalan mı söyledim ya!
Kimse ona, bu sadece senin doğrun diye izah edemezdi. Ötesini duyamaz, göremez, kabul edemezdi.

Şimdi karşımdaki masada oturuyor, gözlerini silerek anlatıyor bana Nermin:
O kadar yoruldum ki Hep diken üzerinde yaşıyor gibiyim. Asla bilmiyorum ne zaman, nasıl patlayacak? Yoruldum hep alttan almaktan, susmaktan, katlanmaktan. Ne yapmak lazım? Boşanmak mı? Ne fark edecek? Bu adam gitmez ki Damla damla kanımı içecek, dalgasını geçecek. En acısı, hep haklı olduğuna inanıyor. Her kavgadan sonra haftalarca hasta yatıyorum. Kendimi toparlamak zaman alıyor. Sonuçta aile, çocuklar, şimdi de torunlar Neden kalıyorum biliyor musun? Onlar için Kendi kendime bahaneler buluyorum, iyi geçinmeye çalışıyorum, sorunları yumuşatmaya çalışınca, o kazandım sanıyor sanırım. Ve yeni bir güçle başa sarıyor her şeyi.
Artık dayanamıyorum Ama ne yapayım? Çıkıp gitsem, sonrası daha da beter olur. Haluk içince aklını iyice kaybeder. Ben olmazsam, mahallenin alelade adamları buraya doluşur, evi mahvederler Bunu geçmişte yaşadım, biliyorum.

O yüzden katlanıyorum. Evimi bu hale bırakmaya kıyamıyorum. Bak, çocuklar büyürken aradaki uçurum pek hissedilmiyordu. O zamanlar vakit bulamıyordum düşünmeye, kendimi dinleyemiyordum.
Ama şimdi İkimiz kaldık, nefes almak bile zorlaştı. Tek çatı altında iki yabancı insan Oysa otuz sekiz yıl geçti birlikte.
Evet Babam haklıydı Zekâ Hep aramızda bir engel olduNermin bir süre sessizce elindeki bardakta dönen çayı izledi. Sonra başını kaldırdı, yavaşça gülümsedi; yorgun, ama içinde hâlâ titrek bir umut barındırarak.

Biliyor musun, eskiden yalnızlık korkutucu gelirdi bana. Ama bugünlerde düşününce… Asıl yalnızlık, iki kişiyken başlıyor bazen. Tek başına olduğunda insan, hayallerini koyacak bir boşluk buluyor yine de. Ama yanlış bir kalpte, bütün duvarlar üstüne kapanıyor.

Bir an durdu, güneş pencerede parladı; odada toz zerrecikleri ağır ağır havada döndü. Sanki zamanı durmuştu.

Şimdi küçük bir hayalim var, dedi usulca. Sabahları uyandığımda ne Halukun uykulu suratı, ne de öfkesini dert etmek var. Belki sadece kendi sesimi duyacağım bir oda… Belki pencere kenarında küçük saksılarda çiçeklerim olur. Kim bilir, belki bir sabah, kendime kahvaltı hazırlarım ve sessizlikten korkmam. O sessizlik, huzur olur belki.

Biraz ağladı, sonra mendiliyle gözyaşlarını sildi. Bakışı sertleşti, sesi kararlıydı artık:

Bil bakalım? Bundan sonra sadece kendime sözüm var. Korkmuyorum artık. Yalnızlık, iki kişilik de olsa, kendi hayatımı seçebilecek cesaretim var artık. Otuz sekiz yıl sonra…

Kalktı ve pencerenin perdesini sonuna kadar açtı. İçeri sızan parlak ışık, yüzünü aydınlattı. Ve ilk kez, içindeki yük hafiflemiş gibiydi. Dışarıdaki kuşların sesini dinlemeye başladı; kendi sessizliğini, yavaş yavaş yeniden öğrenmeye başladı.

Bazen en büyük adım, hiç başlamamış bir konuşmayı kendinle kurabilmek. Belki hayat, hiç beklemediğin bir anda, tam orada yeniden başlar.

Ve o gün, Nermin sonunda kendi evinin içinde özgürce yürüdü; otuz sekiz yıl sonra, gerçek sessizliğin huzurunu buldu.

Rate article
Lifequest
BİRLİKTE YALNIZLIK