Günlüğüm,
Yine uzun bir gecede, eski bir garsoneradan apar topar atılmışken, oğlum ve ben nereye gideceğimizi bilmez halde, elimizde bir poşet kıyafet, eski bir peluş ayı ve önü sonu belirsiz bir yolculukla sokağa düştük.
Şubat ayının ortasıydı; gece, İstanbulun sokaklarında iliklere kadar işleyen keskin bir soğuk hakimdi. Kaldırımlar bomboş, sokak lambaları soluk ve titrek, rüzgâr, sağa sola savrulan kar taneciklerini iğne gibi yüzümüze çarpıyordu.
Ellimi sıkı sıkı tutan beş yaşındaki oğlum Emirle adım adım, yavaşça ilerliyordum. Göz altlarım çökmüş, beynim yorgun, omuzlarımda konuşmadığım, kimseye anlatamadığım bir ağırlık. Şikâyet etmeyi bile bırakmıştım.
Emiri daha karnımdayken yalnız büyüteceğimi anlamıştım. Babası bir sabah ortadan kayboldu, açıklama bile yapmadan. O zamandan beri tek başıma uğraşıyorum: faturalar, kira, endişeler, eksikler Güçlü olmayı sevmekten değil, mecburiyetten öğrendim.
Hayat beni kaç kere yere serecek diye saymayı özlemiştim ama o gece, soğuk ve umutsuzluk beni teslim aldı. Çünkü bu defa dayanamayacaktım.
Saatlerce yürüdükten sonra kendimi hiç tanımadığım ama hikâyesini duyduğum bir mahallenin önünde buldum. Yüksek duvarlı, bakımlı bahçeli, sessiz mi sessiz bir köşk: karşısındaydım. Sokak lambasının ışığında o gösterişli kapıya bakıp Emiri göğsüme daha çok bastırdım.
Birinden duymuştum burada iyi kalpli, hali vakti yerinde bir adam yaşıyormuş. Dulmuş. İhtiyacı olanlara sırtını dönmezmiş. Doğru muydu, bilmiyordum. Ama başka yolum kalmamıştı.
Ellerim taş gibi ağırdı. Kapının tokmağına üç kere vurdum.
Birkaç saniye bir ömür gibi geçti.
Sonra kapı aralandı.
Karşımda uzun boylu, ciddi bakışlı ama gözleri yumuşacık bir adam. Giyimi şıktı, yüzünde yorgun ama dikkatli bir ifade. Bizi görür görmez bakışlarında önce şaşkınlık, sonra hafif bir kaygı belirdi.
Dışarıdaki soğuk sanki içeriden geliyordu; ne söyleyeceğimi bilemedim.
İyi akşamlar Kusura bakmayın dedim kısık bir sesle. Para istemiyorum. Rahatsız etmek de istemem. Sadece sabaha kadar kalabileceğimiz bir yer Oğlum çok üşüdü.
Emir, elinde o eski peluş ayı, burnu kıpkırmızı, ağlamıyordu. O da biliyordu gözyaşı kimseyi ısıtmaz.
Adam önce Emire, sonra bana baktı. Sonra hiç tereddüt etmeden bir adım geri çekildi.
Buyurun, girin, dedi.
Donup kaldım.
Yok Gerçekten, size yük olmak istemem
Adam hafifçe gülümsedi: Yük dediğin, elinde çocukla sokakta kalmaktır. Gidin içeri, girin.
İçeri adım atınca sıcaklık yüzümüze tokat gibi vurdu. Dizlerim titredi. Bu sefer üşümekten değil, utanıp ferahlamaktan. Durursam ağlayacağımı, duramayacağımı biliyordum.
Evdeki yardımcı kadın adının Zeynep olduğunu sonra öğrendim hemen çıktı, kapının ağzında hiçbir şey sormadan başını sallayıp hızla geri döndü. Evin içinde iyilik alışkanlık olmuştu sanki.
Adam eğilip Emirle konuştu:
Senin adın ne?
Emir dedi usulca oğlum.
Emir diye mırıldandı adam, sesi bir anlığına titreyerek.
Zeynep, üstünde ağır bir battaniye, elinde sıcak bir çay ve taze bir çorba ile hemen geldi. Emir, çorbaya öyle baktı ki sanki altın bulmuştu.
Anne Bu benim mi?
Sadece başımı sallayabildim.
Çok teşekkür ederiz dedim, gözlerim dolu dolu.
Adam ciddi bir şekilde bana döndü:
Benim adım Selim, dedi.
Başımı eğdim.
Ben de Elif
Adam ismini tekrar etti:
Elif Dikkatlice yüzüme baktı. Elif Kaya?
Bir anda içim ürperdi.
Evet Nereden biliyorsunuz?
Bir adım geri çekildi, sesi uzaklardan gelir gibiydi:
Yıllar önce Hayatım altüstken, 15 yaşında fakir bir çocuktum. Annemi kaybetmiştim, babam yoktu. Kışın bir gün, bir bakkalın önünde açlıktan bayılmıştım. Herkes görmezden geldi. Ama
Bir genç kız boynunda kırmızı bir atkı beni kaldırdı, bana simit aldı, elime son kalan bozukluklarını verdi. Yere düşmekten utanma, dedi, Ama düştükten sonra kalkmamak ayıp. Bir gün gücün olursa, sen de bir insanı kaldır.
O bendim, unuttum sanma.
Şokla elim ağzıma gitti, Kırmızı atkı dedim.
Her şeyi hatırlamıştım. O çocuğun o zaman ki halini, gözlerindeki hüznü, paramın son kuruşuyla aldığı simiti
Sen?
Başını salladı: Evet, benim.
Ev sessizleşti. Bu sessizlik acı vermedi; ruhumu onardı. İçimde uzun zamandır hissetmediğim bir umut filizlendi.
Emir, çorbasını içerken ilk defa o gece gülümsedi.
Selim koltuğun kenarına oturdu.
Ben dul kaldım; üç yıl önce eşimi kaybettim, diye devam etti. Bu evde binlerce eşya var, ama anlamsızca boşluk dolu. Para huzur getirmiyor.
Zor yutkundum.
Eğer izin verirsen Sana yardımcı olmak isterim. Sadece bu gece değil. Ayağa kalkana dek. Üst katta boş bir oda var, orada kalabilirsiniz. Yarın konuşuruz.
Gözlerim yaşlı, geriye bir adım attım:
Kabul edemem, çok fazla
Selim, ayağa kalktı ve içtenlikle, karşılık beklemeden konuştu:
Elif Sen kendin güçlüyken olmaz demedin. Yardım ettin. Şimdi hayatın sana yardım eli verme sırası.
İçimde yıllardır ördüğüm gurur, korku ve yorgunluğun duvarı çatladı, gözyaşlarım aktı.
Saklanarak değil de yılların yükünü bırakırcasına ağladım.
Emir yanıma gelip sarıldı.
Anne Ağlama artık İyi miyiz?
Onu bağrıma bastım, gözlerimi kapattım:
İyiyiz yavrum İyiyiz
İlk kez yıllar sonra, Emir sıcacık bir yatakta uyudu; ben ise içim hafiflemiş, koca dünyanın ağırlığından arınmış gibi huzurla uykuya daldım.
Sabah Selim kahvaltı hazırlamıştı.
Elif, dedi, vakfımda çalışacak birine ihtiyacım var. Tek kalan annelere, çocuklara, bizim yaşadığımız gibi zor durumda kalanlara yardım ediyoruz. Acının ne olduğunu, geçmeyen yorgunluğu bilirsin. Senin en doğru insan olduğunu düşünüyorum.
Lal kaldım.
Ama ne diplomam var, ne bilgim
Kalbin var. Gururun var. Aylarca çalışmayı herkes başaramaz. Kitapta yazmaz, sende var.
Zeynep kapıdan gülümseyip ellerini önlüğüne siliyordu:
Allah unutmaz kızım Sadece bazen gecikir.
Sonraki haftalarda çalışmaya başladım. Gücümü toplamam vakit aldı; ama yavaş yavaş kendi ayaklarımda durmayı, para biriktirmeyi, geleceğe dair planlar kurmayı başardım.
Emir de yeniden gülmeyi, oynamayı öğrendi.
Bir gün, yardıma gittiğimiz bir ailenin evinde, Selimin, karda oynayan bir çocuğu izlediğini yakaladım. Yüzünde hem o eski hayal kırıklığı hem de yeni doğmuş bir huzur vardı.
Birkaç ay sonra, kendi küçük evimize taşındık. Kira zamanında ödendi, masamız dolu, Emir huzur içinde.
Taşınırken, Selim Emire bir paket verdi.
Bu ne? diye sordu Emir.
Yeni bir oyuncak ayı, dedi Selim. Ama eskiyi de sakla. Nedenini biliyor musun?
Emir ciddiyetle başını salladı:
Çünkü o benimle birlikteyken çok zordu.
Selim saçını okşadı:
Aynen öyle. Nereden geldiğini asla unutma. Ama orada kalman gerektiğini de sanma.
Onlara bakarken kalbim, tarifsiz bir minnetle doldu.
Böylece Emir ve ben, yepyeni bir hayata başladık. Parası olduğu için değil, geçmişini unutmayan merhametli biriyle yolumuz kesiştiği için. Ve Selim de, nihayet, o koca evde bir başına hissetmemeye başladı.
Bazen, bir iyilik; ihtiyaç duyduğunda merhamet değil, kurtuluş olur. Hiç kimse iyilik için çok fakir değildir; hiç kimse de ona layık olmayacak kadar gururlu değildir.
Eğer sen de bir gün artık kimsem yok dediğin bir an yaşadıysan günlüğümü okuduysan, satırların sonuna UMUT yaz lütfen
Ve eğer Elif ve Emirin hikâyesi kalbine dokunduysa, buraya bir bırak ve paylaş. Belki tam şimdi birinin hayatına güneş doğarVe yıllar sonra her kış, pencere önünde Emirle çay içerken eski peluş ayıyı yanımıza koyduk. Yoksulluğun ayazında bulunan sıcak kapıyı, bir kase çorbayı, bir simidi ve gülen bir yüzü hiç unutmadık. Biliyorum; sevgiyle atılan küçücük bir adım, birinin sonsuz karanlığında meşale yakabiliyormuş.
Bir gece Emir, başını omzuma yasladı ve fısıldadı:
Anne, büyüyünce ben de biri yere düşünce kaldıracağım. Söz.
Gülümsedim. Çünkü bazı yollar bitmek için değil, başkasında yeniden başlamak için var.
Bugün bizim umut ateşimiz başkasında yanıyorsa, hayatın gece soğuğunu birlikte ısıtabiliyorsak, en derin yorgunluk bile değermiş.
İşte, geçmişte verdiğin küçücük bir iyiliğin yankısı; yıllar sonra yeni birinin sabahında şarkı olup dönebilir. O yüzden, ne kadar çaresiz, ne kadar yalnız olursan ol Yüreğine iyi bak ve düşene elini uzatmaktan asla vazgeçme. Çünkü umut, bazen ancak paylaştığında çoğalır.
Ve unutma, her karanlık gecenin bir sabahı, her sabahın ardında da usulca filizlenen yepyeni bir hayat var.




