Kim Bilebilir, Kader Nehri Hangi Yöne Akacak

Kim bilir, kaderin ırmağı hangi kıyıya ulaşır

Son bir aydır, Engin bir tuhaf olmuştu. Hanımı Şengül ile neredeyse konuşmaz, dalgın dalgın gidip gelirdi. Şengül ise endişe içerisindeydi:

Kesin hasta oldu, yaş kemale erdi, kırk beşi devirecek az kaldı, doğum günü kutlaması bile planlıyoruz. Tutup hastaneye götürmek lazım. Benim orada tanıdık doktorum da var. Kan testlerini filan yaptırırız, gerekirse başka testler de isteriz…

Şengül bu dertlerini en yakın arkadaşı Nerminle de paylaştı. Nermin ise bir anda, Benim Yalçın da başka bir kadına tutulduğunda böyle hasta gibiydi deyiverdi.

Saçmalama Nermin, Yalçının halini Engin ile mi kıyaslıyorsun? dedi Şengül sitemle.

Peki, senin Engin ne açıdan daha iyi Yalçından?

Aslında hiçbir açıdan değil Nermin. Seninki neşeli, esprili, kadınlar ona bayılır. Benim Engin ise iki kelimeyi bir araya getiremeyen suskun biri. Evlenme teklifini bile ben yapmıştım gençken. Hatta kendim taşınıp yanına yerleşmeseydim hala bekar dolanırdı ortalıkta.

Geçen yıl Nermin, Yalçını başka bir kadınla yakalamıştı. Şengül de onu sakinleştirmeye çalışmıştı.

Takma kafana, kendinle ilgilen, bu ihaneti affetme, dedim ama…

Nermin kısa süreliğine Yalçını evden gönderdi; o da barlara kafelere takılmaya başladı. Saçlarını kısacık kestirdi, herkese yeni imaj, yeni ben dedi. Şengül ise olanlara hayret etmişti; çünkü ona kurslara gitmesini, spor yapmasını önermişti, gece hayatına dalmasını değil.

Sonunda Nermin, Yalçını affetti. Şengül ise bu affı anlayamamıştı.

Ben olsam Engini asla affetmezdim, diye düşünmüştü.

Onlar Enginle yirmi altı yıldır evliydiler. Hayat arkadaşını iyi tanıyordu, iki oğlan yetiştirmişler, şimdi yavaş yavaş yaşlılığa hazırlanıyorlardı. Yaşları henüz ilerlememişti, Enginin doğum gününü kutlamak için aileyle de konuşmuştu, ona sonra açıklayacaktı.

Onlar üniversite bitmeden evlenmişlerdi. Bir doğa yürüyüşünde tanışmışlardı. Farklı bölümlerde okurlardı ama aynı şehirde yaşıyorlardı. Dördüncü sınıfta iki bölüm beraber yürüyüşe gitmişti. Akşam ateş başında herkes sohbet ederken, Şengül gözünü Engine dikmişti. İlk başta çekinse de sonra iyice yakınlaşmışlardı. Şengül onun gömleğini bile dikmişti ağaç dalına takılıp yırtınca.

Engin de onun ağır sırt çantasını taşımıştı. Böyle dostluk, sonra da sevgiye dönüşmüş, adım adım ilerlemişti. Sonunda Şengül dayanamayıp ona aşkını ilan etmişti. Ve Engin de kısık bir sesle:

Şengül, ben de galiba sana aşık oldum, demişti.

O zaman birlikte yaşamalıyız. Eşyalarımı alıp sana taşınayım, sonra da nikah işlemlerini başlatalım.

Karşı çıkmayınca, Şengül bütün eşyalarını toplayıp, Engin’in annesiyle yaşadığı eve taşındı. En çok Enginin babası sevinmişti; çünkü Enginin annesi çoğunlukla geliniyle anlaşamazdı ve hasta olan anneyi Engin sahiplenmişti. Şengül ise o sorumluluğu seve seve almıştı.

Engincim, çok akıllı bir kız bu Şengül. Ev işlerinde bir numara, elinden her iş gelir, aslan gibi kadın. Böyle birini bulmuşsun, kıymetini bil, demişti yaşlı kadın.

Kısa süre sonra evlendiler. Yaşlı kadın vefat etti. İki oğulları peş peşe doğdu. Büyükleri yirmi üç, küçüğü yirmi bire geldi şimdi. Hayatları gayet huzurlu akıp gitmekteydi. Tatile çocuklarla gittiler, kimi zaman Egeye, kimi zaman Akdenize. Hatta yurt dışına bile bir iki gidip geldiler. Fakat son zamanda Engin bambaşka bir adam olmuştu. Yakın zamanda da şöyle demişti:

Hayat bitti gibi Şengül, bizim de bir dikili ağacımız yok, yıllar geçmiş…

Şengül buna sert çıktı:

Ne diyorsun Engin? Hiç evde oturduk mu? Bodruma, Antalyaya, Alanyaya gittik. Çocuklar büyüdü, torunlar yolda. Nedir bu halin?

Ben onu kastetmiyorum, boşver, dedi Engin ve sustu. Şengül bunun üstüne düşmedi, kafası başka şeylerle meşguldü.

Engin, doğum gününde Adnan ile Nazlıyı çağırsak mı? Onlar başka şehirde ama eski dostuz.

Hangi doğum günü? dedi Engin şaşkınlıkla.

Nasıl hangi? Kırk beş yaşına gireceksin yakında, kutlama yapacağız, kafede buluşacağız.

Cidden mi? Hiç haberim yok, deyip ona yine garip garip baktı.

Şimdi Şengül saatlerdir yalnız oturmuş, yere bakarak dertleniyordu.

Hiç böyle bir şeyi başıma gelmiş bilmiyordum, diye iç geçirdi.

Engin bugün işten erken geldi, Şengül hiç beklememişti. Son bir buçuk yıldır genellikle geç gelirdi, o iyice alışmıştı yalnızlığa.

Selam, dedi Engin ve deri montunu bile çıkarmadan mutfağa oturdu.

Hoşgeldin, Engin. Hadi montunu çıkar, elini yıka gel, akşam yemeği hazır, dedi Şengül alışkanlıkla.

Engin başını eğmiş, sessizce oturuyordu:

Şengül, ben senden ayrılıyorum, affet, dedi usulca.

Ne demek ayrılıyorsun? Ne oluyor? Çıkart şu montunu. Yoksa sandığım gibi hastasın da bana söylemiyorsun mu? Dur, bir doktora gideriz biz…

Engin başını kaldırıp ona baktı:

Gayet sağlıklıyım, konu sağlık değil. Beni anla: Ben âşık oldum Şengül, iki senedir iş yerinden biriyle görüşüyorum.

Genç bir kız buldun tabii, dedi Şengül sert bir bakışla.

Hayır, genç sayılmaz. O sadece başka bir kadın, öyle güzellik filan yok, ama gerçek bir kadın…

Ben ne oluyorum peki Engin?diye sordu karısı.

Sen mi? başını salladı, sen… Sen benim Hanım Ağamsın; ben ise yanında bir köpek gibiyim. Sen olmadan adım atamıyorum. Her şeye sen karar veriyorsun, ne giyeceğimden ne yiyip içeceğimize, doğum gününü bile nasıl kutlayacağımıza. Maça gitmeme bile izin vermezsin, ama futbolu severim ben.

Engin, ben hep iyiliğin için uğraşıyorum, dedi Şengül, ama Engin onu böldü.

Bütün gelirimizi sana veriyorum, her şeyi sen yönetiyorsun. Sigara, kahve parası bile senden çıkıyor. Şengül, bir kere olsun düşündün mü, bu benim için ne kadar kırıcı? İşten çıktıktan sonra arkadaşlarla bir yere gitsem para bulamam. Hatta bir bardak bira içemiyorum cebimde param olmadığı için, dedi Engin, her zamanki sakin ama net tonuyla.

Şengül, onun önünde yere çömeldi, gözlerinin içine bakarak:

Engin, bizde hep böyleydi, niye birden böyle konuşuyorsun? Tamam, bundan böyle Cuma akşamları sana harçlık vereceğim, birlikte maça da gideriz. Kıyafetleri de sen seçersin, seni alışverişe götürürüm.

Engin yine anlamlı bir bakış attı.

Şengül, hâlâ anlamadın galiba, dedi, bu kez biraz sesini yükselterek. Ben artık kendim karar vermek, ne istersem yiyip içmek, hayatımı kendim yaşamak istiyorum. Benim hiç yalnız kalmaya bile fırsatım yok. Senin isteklerinle yaşıyorum sürekli, karşı çıkamıyorum. Ama bunun da bir sonu geliyor. Resmen senin velayetindeyim; yaşıyor muyum, yoksa bir gölge miyim belli değil.

Peki ya o kadın? O farklı mı? dedi Şengül boğuk bir sesle.

Evet, o farklı, gerçek bir kadın. Enginin gözleri doldu. Bana erkek olduğumu hissettiriyor, ona yaklaşmama izin veriyor. Bunu anlayabiliyor musun?

Şengül, Enginin hiç bu kadar canlı, bu kadar hevesli olduğunu görmemişti. Onun gözlerinde gençliğindeki gibi bir alev vardı. Bu sefer anladı ki adam gerçekten âşık olmuştu. Tıpkı gençliğinde olduğu gibi.

Ama böyle olmamalıydı, diye düşündü, bu yaşta bu işler ayıp değil mi? Ne cüret bu böyle? Ama sesli söyledi: Engin, bu bir heves uğruna yuvayı yıkmaya değer mi? Etraf ne der, Engin? Herkes bizim aileye örnek gibi bakıyor.

Kim ne derse desin, Şengül? Hangi örnek aile? dedi Engin.

Şengül nihayet anlamıştı; kocası ayaklanmış, adeta bir isyan etmişti ona. Buna engel olamayacağını biliyordu. Ve, gözyaşları içinde, Enginin ilk defa karşısında böylesine kararlı durduğunu gördü.

Şengül, ağlıyor musun? dedi Engin.

Sarılmaya çalıştı, Engin ise nazikçe kollarını üzerinden çekti, odaya gidip birkaç parça eşya toplayarak valiziyle evden çıktı. Şengül sessizlikte kalakaldı.

Kim derdi ki, kader beni mutlu, evli bir kadınken bir anda yalnız bırakıp, önümde yaşlılık yıllarıyla karşı karşıya getirecek… Yalnız kalacağım, şimdi ne yapacağım bilemiyorum.

Şengül hemen Nermini aradı, o da koşa koşa geldi, arkadaşını teselli etti.

Şengül, yolun başındayız, bu yaşta üzülme, bak bana neler demiştin kurslar, yeni bir hayat… Yalçın bir yanlış yaptı ama eninde sonunda geri döndü. Belki Engin de döner, kim bilir. dedi Nermin, aslında kendi bile inanmasa da. Engin ciddi adamdı, Yalçın gibi değildi.

Yok Nermin, Engin gitti mi bir daha dönmez. Bana neler dediğini duysan inanamazsın. Döner mi, asla… Engini bilmez misin?

Nermin gidince, Şengül uzun uzun yerde gözleri boşluğa dikili oturdu. Ne yapacağını, kime laf geçireceğini, kimi yöneteceğini bilemedi. Yalnızlaşmaya alışması gerekecekti. Belki de hayatında bir şeyler değişirdi. Nehir hangi kıyıya sürükler, kim bilebilir? Belki bir gün hiç beklemediği bir hayata yelken açardı…

Bir erkek olarak kaleme aldığım bu günlüğümde şunu öğrendim ki, insan bazen kendi hayatının rotasını eline almadan asıl kendi kıyısına ulaşamaz. Kim bilir, belki de en doğru adım, kaderin ırmağına teslim olmaktır.

Rate article
Lifequest
Kim Bilebilir, Kader Nehri Hangi Yöne Akacak