Dün otururken mahalleden komşum Azize Hanım yanıma oturdu ve ağlamaya başladı. Gözyaşları içinde, huzurevine gitmenin ne kadar acı olduğunu, insanın kendi isteğiyle kendinden vazgeçmesinin ne kadar zor olduğunu anlatıyordu. Bütün bu üzüntü, kızı Gülferin söylediklerinden çıkmıştı.
Azize Hanım, Gülferi tek başına büyütmüş. Eşi erken yaşta vefat etmiş, bütün yükü genç yaşta omuzlarında bulmuş. Kızını el bebek, gül bebek yetiştirmiş. Hayatın tüm zorluklarına rağmen, Gülferin her istediğini yerine getirmiş, cebinde ne varsa kızının mutluluğu için harcamış. Kızını süsleyip püsleyip, adeta bir oyuncak bebek gibi giydirmiş. Bunun için gecesini gündüzüne katmış, tekstil atölyesinde çift vardiya çalışmış. Şansına o dönemde oturdukları ev, fabrikadan lojman olarak çıkmış, kira derdi olmamış. Eskiden ev vermek yaygın bir şeydi, şimdi kimse kimseye bedava ev vermiyor artık; kendi evini almak isteyen başını eğip çalışacak, birikim yapacak.
Zaman geçti, Gülfer büyüdü, üniversiteyi bitirdi, evlendi.
Damadın ailesinin şehir dışında büyük bir evi varmış ama Gülfer ve eşi orada yaşamak istememişler. Azize Hanımın da yıllardır oturduğu bir dairesi var fakat damadıyla bir türlü anlaşamıyorlar. Aslında gençlerle büyüklerin bir arada oturması da kolay değil. Gençler kendi düzenini kurmak istiyor, büyüklerinse alışkanlıkları farklı. Kimse kimseye dert olmak istemez, ama işte zorluklar var.
Artık isteyen kredi çekip ev alabiliyor. Önemli olan biraz birikim yapmak, sonra taksitle ödeye ödeye borcunu kapatıyorsun. Başkasının evinde sürünmektense az çok kendi evin olsun, daha iyi.
Eskiden ev veriliyordu, şimdi kendi başına mücadele etmeden ev almak mümkün değil. Ne kadar zor olsa da, bu işi omuzlamak gerek.
Gülfer ve eşi çalışıyor, gelirleri de fena değil. Çevrelerindeki bir sürü arkadaşları krediyle ev almış bile.
Ama yok, onlar para biriktiremiyor. Önce bir çocuk, sonra bir tane daha derken, paralar bezlere, mamalara gidiyor. Şimdiki gençler bebek bezi yıkamaya, evde mama pişirmeye üşeniyor. Paket mamayı suyla karıştırıp veriyorsun, kolay. Tek kullanımlık bezi de takıp değiştiriyorsun, uğraşmak yok, temizlik dert değil. Modern hayatın rahatlığı bu işte.
Neden hemen çocuk yapmaya bu kadar acele etmişler, anlamıyorum.
Önce ayakları yere sağlam bassaydı, bir ev alsaydılar; sonra çocuk yapmaya da vakitleri olurdu. Yok, peş peşe çocuk yaptılar.
Gülfer bütün bunlara rağmen bir sürü çocuk istemekte ısrarcı. Zaten hem Gülfer hem eşi tek çocuk.
Belki de haklıdırlar; ileride kardeşler birbirlerine destek olur, hem de büyüyünce anne babalarına yardımcı olurlar. Hem çocuk yalnızlığı bilmez, paylaşmayı öğrenir. Kim bilir, dokunuşları farklı olur belki.
Çocuk sevinci başka tabii. Ama anlamadığım, bu kadar çocuk isteyen gençler nasıl olup da ailelerinden uzaklaşıyor, sahip çıkmıyorlar? Garip iş.
Halbuki hani evleri yoksa, biraz sabretseler, kıyafetlerini birkaç sezon daha giyip, kenara para ayırsalar, belki küçük de olsa bir evleri olurdu. Bizim zamanımızda böyleydi, ona buna özentiyle para harcamak ayıplanırdı. Şimdiki gençlerde ise tam tersi; her şeyleri olsun istiyorlar, para biriktirmeyi bilmiyorlar.
Bir de dışarıda yeme içme alışkanlıkları var, çocuklara torbalarca abur cubur alıyorlar. Ne gereği varsa, israf. Ev oyuncak dolu. Biz birkaç araba ve bez bebekle idare ederdik, şimdi her gün yeni oyuncak koleksiyonu çıkıyor.
Anne babalar da gidip alıyor tabii.
Bir de, Gülfer marka kıyafet ve pahalı kozmetikten şaşmıyor. Ellerinde ne kadar para varsa harcıyorlar. Elinin altında bir dolap kıyafet var, daha etiketi üstünde bile ama yine de yeni sezon bir şeyler almak lazım. Giyilmeyenler ya çöpe gidiyor ya birine veriliyor. Ne kadar gereksiz harcama yapılıyor; yazık değil mi?
Tatili de illa yurtdışında, Antalyada, Bodrumda geçirmek istiyorlar. Çocuklar deniz görsün diyorlar, kendileri de işten güçten dinlensin isterler.
Elbette, tatil güzeldir ama neden daha uygun bir köyde, doğayla iç içe dinlenmek olmaz? O parayla birikime katkıda bulunurlar, bir gün ev sahibi olurlar.
Her sene tatile harcadıklarıyla, şimdiye kadar küçük de olsa bir daireleri olurdu. Ama işte şuradan buraya koşturup, boşa harcıyorlar; nihayetinde, yine ortada kalıyorlar.
Geçen gün yine Azize Hanımın yüzü asılmış.
Gülfer gelmiş annesini ziyaret etmiş, konu yine eve gelmiş. Gülfer öyle bir laf etmiş ki, Anne şimdi biz kirada rahatız, istediğimiz gibi yaşıyoruz. Nasıl olsa ileride senin ev bize kalacak, merak etme demiş. Gülfer ve eşi tek çocuk oldukları için, haliyle ileride mirasın sıkıntısı olmayacak.
Azize Hanım çok alınmış bu söze. Demek ki ölmemi, ardından evi almayı bekliyorlar diye düşündü. Sonradan Gülfer özür dilemiş, anneciğim öyle demek istemedim diye.
Bence Gülfer haksız sayılmaz; gerçeği söylemiş. Ama bu tür şeyler insanın içine dokunuyor işte. Artık Gülfer aradığında Azize Hanım bir garip oluyor, sanki her an Anne, toplan git huzurevine der gibi bir tedirginlik hissediyorO gün Azize Hanımın gözlerinde, bir ömrün yorgunluğuyla birlikte hafif bir umut kıvılcımı da gördüm. Bir süre sustuktan sonra elimi tuttu. Biliyor musun, dedi, benim hayattaki en büyük çabam, Gülferin başı dik yaşamasını sağlamaktı. Sanırım bunda kısmen başarılı oldum. Bir anne olarak elimden geleni yaptım. Şimdi de ona güvenmeyi öğrenmem gerek.
Gözyaşlarını silerken hafifçe gülümsedi: Belki de hayat, bazen vazgeçmeyi, bırakmayı da öğretmeli insana. Bir ev, birikim, bütün bu telaşlar Aslında önemli olan, birbirimize sahip çıkmamızmış. Gülferin o lafı bana dokundu ama, demek ki hâlâ benimle bağlantısı var, geleceğini benimle birlikte hayal edebiliyor.
Akşam karanlığında, Azize Hanım yavaşça ayağa kalktı. Bak, dedi, bence asıl değerli olan, evler-mallar değil. Bir gün ben olmayacağım, ama belki Gülfer o zaman anlayacak; sevgiyle, emeğimle bıraktığım izlerin evin duvarlarından daha sağlam olduğunu Onun için dua edeceğim, yolunu bulsun yeter.
Ben sustum, hafifçe omzuna dokundum. Azize Hanım uzaklaştı, ama ardında mahalleye anne kokusu bıraktıferahlık, sabır ve buruk bir mutluluk. Kim bilir, belki bir gün Gülfer de, annesinin evi yerine, annesinin kalbinde bir yuvanın varlığını hissedecek. Ve belki, gerçekten de önemli olanın kayıtsız şartsız sevdiklerimizde iz bırakmak olduğunu anlayacaktır.
Gerçek miras bazen dört duvarda değil, paylaşılan hatıralarda saklıdır.




