Bunu yazarken çamaşır makinesi hala dönüyor. Saat neredeyse iki oldu. Evde çıt çıkmıyor ama kafamın içi fırtına gibi. Gerçekten çok gürültülü.
Kırk bir yaşındayım. İki oğlum var: biri on beş, diğeri on iki yaşında. Muhasebeci olarak çalışıyorum. Hayatım her zaman düzenliydi; listeler, hesaplar, takvimler Böyle olunca kendimi güvende hissediyorum.
Ve hep şu sözü benimsedim: Aile her şeyden önce gelir.
Özellikle de kardeşim.
O benden küçük. Hep daha duygusal biri oldu. Annemle babam onu her zaman daha fazla korudu. Üç yıl önce boşanınca, ona ilk kapımı açan ben oldum.
Bizde kal, toparlanana kadar, dedim.
Öyle başladı.
Önce geçici denildi.
Sonra, bir ay.
Derken, bir yıl.
Ne parası vardı, ne işi; nereye gideceğini bilmiyordu. Herkese ben yemek pişirdim. Çamaşırları ben yıkadım. Masrafları ben karşıladım.
Eşim bazen iç çekse de ses etmedi.
Sonuçta senin kardeşin, dedi hep.
Ben de aynısını kendi kendime tekrarladım.
Ama yavaş yavaş küçük şeyler dikkatimi çekmeye başladı.
Ben mutfağa girerken fısıldaşmalar.
Salonda birdenbire kesilen kahkahalar.
Eşim telefonunu sürekli ekranı aşağı dönük bırakmaya başladı.
Bir akşam işten erken geldim; başım ağrıyordu sadece.
Evde tuhaf bir sessizlik vardı.
Salona girdim.
Gördüm.
Hiç açıkça yanlış bir şey yapmıyorlardı. Kanepeye oturmuşlardı. Ama çok yakındılar. Kardeşimin eli, eşimin elinin üstündeydi.
Donakaldım.
Onlar da öyle.
Ne oluyor burada? diye sordum.
Eşim hemen elini çekti.
Hiçbir şey, dedi.
Kardeşim gergin bir şekilde sırıttı.
Sadece konuşuyorduk.
Ne hakkında? dedim.
Sessizlik oldu.
Kalbim öyle hızlı atıyordu ki kulaklarımda yankılandı.
Ne zamandır böyle? diye fısıldadım.
Hangi böyle? dedi eşim.
Kardeşime baktım.
Gözlerini kaçırdı.
Kısık sesle,
Düşündüğün gibi değil, dedi.
Kısa ve anlamsız bir kahkaha attım.
Bu dünyanın en klasik yalanı.
O anda eşim sinirlendi.
Sen her şeyi abartıyorsun!
Sanki asıl sorun bendim.
Sanki o an her şeyi yok eden kişi benmişim gibi.
Yataktan kalktım, kardeşimin odasının kapısına gittim. Açtım.
Eşyalarını topla, dedim.
Gözlerinde korku vardı.
Nereye gideceğim? dedi.
Bilmiyorum, dedim.
Gözleri yaşla doldu.
Ben senin kardeşinim, dedi.
İşte tam da bu yüzden acıtıyor, dedim.
Şimdi ailemin yanına gitti. Annem bana hâlâ küskün.
Telefonda tek cümle söyledi:
Nasıl attın kardeşini evden?
Şu an burada oturuyorum, çamaşır makinesinin gürültüsünü dinliyorum ve düşünüyorum…
Bir insan kardeşini kaybetmek mi daha kötü,
yoksa gerçekleri görmezden gelmek mi?
Hayatta bazen en yakınlarımız canımızı en çok yakanlar oluyor ve insan kendi sınırlarını korumayı öğrenmeden huzur bulamıyor.



