“Tehlikeli” diye üç kez geri gönderilen “Paşa” adlı kediyi eve aldım — ama ilk gün kaçmaya kalkınca neredeyse onu kaybediyordum.

Barış adındaki kediyi üç kez tehlikeli diye geri getirmişlerdi. Onu eve götürdüğümde, daha ilk günden neredeyse kaybediyordum çünkü o, kaçmaya karar verdi.

Karnesindeki üçüncü imza daha kurumamıştı. Ellerimi farkında olmadan pantolonuma silmek istedim; avuç içimdeki ter sanki yanlış seçimimi ortaya döküyordu.

Burası, İstanbulun ucunda bir barınaktı. O ağır çamaşır suyu kokusu, metal ve paramparça umut… 42 numaralı kafesin önünde durunca, boğazımda tuhaf bir sıkışma hissettim.

Barış, oradaydı; ne minnoş, ne tonton, sadece gri bir gölgeydi. Dünyaya sırtı dönük, beyaz fayansa bakıyordu sanki fayans onu asla yarı yolda bırakmayacak tek şey.

Yapmayın bunu, dedi arkamda Barınak yöneticisi, Meryem Hanım. Kısa kesilmiş saçları ve yıllarca iyi niyetin sarf edildiği yerde sargı bezlerinin çoğaldığını bilen elleriyle.

Hiç duygusuz, sade bir şekilde dosyayı açtı. Altı ayda üç aile. İlki çocuklar için istemişti, Barış çocuğu tırmalamış. İkincisi yaşlı bir hanımdı, kadın içeri girince hemen tıslamış. Üçüncüsü ise daha ikinci günde geri getirdi, açıklama bile yapmadan.

Ben yazılım sektöründeyim; kafamdaki dünya nedenlere dayanır. Bir sistem çöküyorsa, bir hata vardır. Bir şey agresif ise, kendini korumak istiyordur.

Göz göze gelmedim. Camın yansımasında onun o sarı gözlerini gördüm, kalbim hızlandı korkudan değil, inattan. O kedide sırf kötülük için bir öfke yoktu. Orada yaklaşma vardı.

Ben alıyorum onu, dedim. Kendi sesim bir tür mahkumiyet gibiydi.

Meryem Hanım bir iç çekti: Sanki daha yolun başında pes edecek insanlar için yorulmuştu. Sonra bana söylemediniz demeyin. Barış… kırık bir kedi. Herkes eskiye dönemiyor.

İlk hafta evde alışma değil, adeta bir kuşatma gibiydi.

Yalnız yaşıyorum, merkezi bir apartman dairesi; her şey simetrik, düzenli; sessizlik, mesai sonrası ofis gibi. Biraz huzur ona da iyi gelir sanmıştım. Ama onu tetikte tuttu, huzur tuzaktı sanki.

Taşıma çantasını açar açmaz bir su gibi koltuk altına süzüldü. Üç gün boyunca ortalıkta göremedim. Sadece geceleri hissediyordum; mama kabına tıkırtı, karanlıkta hışırtı, benimle iletişim kurmayan, ama hayatımda var olan bir nefes.

Dördüncü gün, insanlar kendilerine iyi gelsin diye yaptıkları şeyleri ben de yaptım. İhtiyacı hak ile karıştırdım.

Bir iş günü, başımda teslim tarihi, omzumda başkalarının beklentisinin yükü… hissettiğim tek şey: Eve ait olmadığım. Bir şeye dokunmak, evimi bir sığınağa çevirmek istedim.

Koltuk önüne diz çöküp, yumuşak bir sesle Barışa seslendim insanın yalnızlığına konuştuğu gibi: Hadi Barış… gel bakalım.

Cevap, mırlama değil, derin bir uyarıydı. Gökgürültüsü gibi tok. Umursamazca elimi uzattım, kanıtsız sevilmeyi aramak istiyordum.

Acı anında geldi. Korktu değil, gerildi de değil; patladı. Pençeleri bileğime saplandı, yardım çığlığı gibi bir sıcaklık yayıldı. Elimi çekince sehpayı devirdim, içimden küfür sızdı.

Gölgeden baktı bana, gözleri kocaman, kulakları arkada, suçlu değil; yaşam mücadelesinde biri gibi.

Yaralarımı sardım, öfkem de birlikte tırmandı: Yorgunluğuma, gereksiz umuduma, hatta Meryem Hanımın haklı çıkan tavrına. Peki, diye fısıldadım, orada kal.

İki hafta boyunca soğuk savaş yaşandı. Aynı çatı, iki dünya. Odaya girdiğimde gerilirdi, bana baktığında başını çevirirdi. Her ses müzakere, her adım alarm.

Neden geri getirdiklerini anlıyordum. Herkes bir hayvanı kendisini sevdirsin, boşluğunu doldursun, hayatına sıcaklık katsın diye alıyor. Barış sıcaklık vermiyordu. Sessizliği daha derin yapıyordu. Evde bile istenmeyen hissettirebilmişti.

Bir akşam telefonum elimdeydi. Barınağın numarası önümde, parmağım tuşa gidecekti. Soruna kolay bir çıkış gibi hissettirdi kendimi.

Sonra o Salı geldi.

Günü ezildiğimi hissederek bitirdim: işte hata, sıkıntılar, kırıcı bakışlar… Sessizliğin içindeki suçluluk. Eve döndüm, ışıkları açmadım, Barış’a seslenmedim, iyiymişim gibi yapmadım.

Salonda yere kayarak oturdum, duvara yaslandım, gözlerimi kapadım. Zor nefes alıyordum; sanki biri göğsümde oturuyordu.

Zaman ağırlaştı.

Sonra ayak sesleri duydum.

Tak. Tak. Tak.

Kımıldamadım. Ne yaparsa yapsın, umurumda değildi; gururumu koruyacak halim kalmamıştı.

Sıcak bir şey bacağıma dokundu ve anında uzaklaştı.

Gözlerimi açtım; Barış tam bir metre ötede durmuştu. Ne kucağımda, ne yanımda, tam bir metre. Sanki cetvelle çizilmiş bir sınır.

Düşmanca bakmıyordu. Ağır ağır göz kırptı.

İçimde, bu sefer acıdan değil, bir şey çöktü; anladım ki biz o üç aile ve ben aynı hatayı yapmıştık. Onu almak istemiştik, tam da bize lazım olduğunda. Sınırlarını kötü huy sandık. Korkuya saldırganlık etiketi yapıştırdık.

Barış kötü değildi, kapalıydı. Dikkatliydi. Kendine ait bir alanı kontrol etmek zorundaydı.

Ve acı bir biçimde bana çok benziyordu.

Anladım, diye fısıldadım, boğazım yanıyordu çünkü bu anı kırmaktan çok korkuyordum.

El uzatmadım. Yaklaşmadım. Sadece onun yanında, temas istemeyene ama görülme hakkını tanıyacak şekilde sabit kaldım.

Sana dokunmayacağım. Söz.

Uzun uzun baktı; yalan mı diye ölçtü. Sonra yavaşça yere uzandı, top gibi değil, tetikte, kafası patilerinin üzerinde. Kuyruğu bir kere oynadı, dondu.

Böyle bir saat kaldık; insan ve kedi, bir metre parkeyle ayrılmış, bir sözle bağlı. Yıllardır hissettiğim en samimi sessizlikti.

O günden sonra temasa çağırmayı bıraktım. Zorlama yok, ikna yok. Eve girince ona başımla selam verir gibi başımı salladım, devam ettim.

Önce o değişmedi, aramızdaki mesafe değişti. Bir metre yarı metreye indi. Bir akşam Barış koltuğun öbür ucuna uzandı. Ne istemek ne de şirinlik peşindeydi. Sadece vardı.

Üç ay geçti; başka birine komik gelebilecek ama bana kalp atışı kadar önemli bir an yaşadım.

Laptop başında çalışırken, ayak bileğimde hafif bir ağırlık hissettim. Barış tamin dokundu. Sanki, bunu fırsat bilip beni yakalayacak mısın? test ediyordu.

Kıpırdamadım, yazmaya devam ettim; ama gözlerim yaşaracak gibi oldu.

Altı ay sonra, Meryem Hanım onu tanıyamazdı. Kucağa çıkmazdı, tabii ki hayır. Hâlâ misafir gelince kaybolurdu. Aceleyle hareket edersem yine uzaklaşırdı.

Ama artık kapıda karşılıyordu. Üç adım mesafede. Bakıyor ve ağırca göz kırpıyor bu bizim selamımız, iyi ki geldin dememizdi.

Dün gece klavyemin yanında uyuyakaldı. Elimi patisine dokunmadan, yanına koydum, milimetre farkla. Tek gözünü açıp bana baktı, ağırca içini çekti… tekrar uyudu.

Her şeyin kolaylandığını sandım. Sonra, cumartesi sabahı apartman zilim çaldı; bir tesisatçı geldi, apartman kapısı bir saniye fazla açık kaldı.

Gri bir şimşek bir kaçış sesi, karar gibi.

Hayır… Barış!

Koridora fırladım, Barışı birinci basamakta gördüm, taş gibi bakışları, kulakları arkada, gözleri çoktan bir çıkış arıyor, yanıma değil. Bir adım attım refleksle, panik içinde ve onun bedeni bir yay gibi gerildi, kırılmaya hazır bir tel gibi.

O anda karakter değil, saf korku görmüştüm. Kıpırdamadım. Sanki biri göğsüme vurmuş. Boğazım düğüm, ellerim buz gibi. Bir düşünce: Şimdi bir adım daha atarsam, her şeyi mahvederim.

Yere çöktüm, koridorun kanlı fayansına, sırtımı duvara yasladım. Ne daha yakın, ne daha yüksek; kendimi küçülttüm, tehdit olmamak için. Dairede tesisatçının alet sesleri, su sesi, metal tıkırtıları; her ses Barışın övebildiği sessizliğe ihanet gibiydi.

Yandaki kapı aralandı, gri pijamalı, dağınık başlı bir kadın çıktı. Mahallenin herkesin derdini bildiği bakışlarından.

Düştünüz mü? dedi sesi sorgu değil, destek gibiydi.

Hayır, dedim usulca. Kedim kaçtı. Panik oldu.

O da Barışın olduğu yere baktı. Tıpkı ben gibi. Barış yerinden kıpırdamıyor, nefesi sık sık kesiliyordu. Kadın da onun yanına gitmedi, elini uzatmadı, psst-pst gibi absürt sesler de çıkarmadı.

Sadece ağırca başını salladı. O zaman kıpırdamayalım.

O basitlik bana teselli oldu. İnternetteki yüz öneriden daha yerli yerine oturmuştu. İki uçta durduk; Barış aramızda, kendi korkusunda sıkışmış.

Yavaş bir sesle konuştum, çağırmadım, kandırmadım. Buradayım. Sana gelmiyorum.

Barış evdeki gibi içten bir kırpış değil, hızlı, sinirli bir göz kırpış yaptı. Sonra başını çevirip, solukladı ve bir basamak aşağı, sonra bir tane daha attı, merdivenlerden kayboldu. Peşinden gitmedim içim içimi yeseydi de.

Güvenin kırıldığı anı iyi bildiğim için, kırmak için değil, aceleyle.

Eve döndüm. Tesisatçıya mahcubiyetle teşekkür ettim, çıkınca kapıyı adeta bir tehlikeyi çıkarır gibi kapadım.

Sonra, benzer bir anda paylaştığımız gibi, kapıyı ardına kadar açtım, ama bir tuzak değil, geri dönüş yolu olarak.

Salonda duvara yaslandım, ilk salıdaki gibi. Telefonu uzağa bıraktım; panik atağa geçmeyeyim diye kendimce bir sınır.

Yarım saat akıp geçti. Sonra bir saat. Ağzımın kuruluğu çocukluktan kalma yorgunluktan, kontrol etmeye çalıştığım ama direnç tanımayan bir hayattandı.

Artık, Barış apartmanda kaçak olmuş, yabancı kapıların önüne saklanmış, kaçan kedi efsanesine dönüşmüş şeklini hayal etmeye başlamıştım. O suçluluk neredeyse ayağa kaldırıyordu.

Sonra tekrar duydum.

Tak. Tak. Tak.

Barış, kapı aralığında göründü. Apartmanın soluk sarı ışığında bir gölge. Hemen içeri dalmadı, telaş yapmadı. Uzun uzadıya baktı: Tuzak var mı, onu kavrayacak mıyım?

Kıpırdamadım, kaslarım ağrır gibi dursa da. Sadece nefesimin avcısı olmamaya çalıştım.

Bir adım, sonra bir adım daha Barış içeri girdi. Yanımdan geçti, pantolonumun ucuna hafifçe dokundu, neredeyse okşar gibi. Kendi tercihiyle.

İçimde bir şey çözüldü. Mutluluk değildi bu, farkındalık: Güven, korkunun ortasında bile geri dönmektir.

Günlerce bana yaklaşmadı. Yemeğini benim yokluğumda yedi. Gizlendi. Ben de bunun bedel olduğunu anladım; dikkatsizce açık bıraktığım o bir saniye için.

Sevgiyle telafi etmeye kalkmadım, gizliden gizliye çağırmadım. Verdiğim sözü tuttum: İstila yok.

Üçüncü gece, küçük ama gerçek bir barışma oldu.

Bilgisayar başında, mavi mavi bir ekranda çalışırken, bir çift gözün bakışını hissettim. Barış halının üzerindeydi beş santim değil, iki metre ötede. Sanki şunu eklemişti anlaşmaya: Az daha beni kaybedeceğini hatırla.

Hem gülmek hem ağlamak istedim. Çünkü bu adildi. O beni cezalandırmıyordu; bana hayat dersi veriyordu.

O sabah sonra eve başka bakar oldum. Kaledeki bir tutsak gibi değil, paylaşılan bir alanda, birinin acil çıkışlara ihtiyacı olabileceğini anlayarak.

Evde dokunulmaması gereken alanlar bıraktım. Gereksiz yere eşya oynatmadım. Kapıyı bir saniye açık bırakmaz oldum. Korkudan değil; onun dünyasına hürmetten.

Ve bu, bana da ilginç bir şekilde dönmüştü. Başkalarının baskısına, isteğine, ruh hâline sürekli açık kapılarla yaşamamı sorguladım. Barış bana kapatmayı öğretti.

Bir pazar günü, kız kardeşim aradı. Uzun zamandır yoğunluktan buluşmuyordum, aslında içimdeki boşlukla normal ve neşeli olamayacağım için erteliyordum.

Kahveye geleyim mi, bir saatçik? dedi sanki talep değil, sıradan bir keyif.

Koridorda Barışı gölgede izledim, istemsizce reddedecek oldum, sonra kendime başka şekilde cevap verdim: Tamam. Sadece ona dokunmayalım. Kararı ona ait.

Kız kardeşim küçük bir kurabiye paketiyle geldi. Ne gürültülü sarılma, ne nerede kedi, göstersene. Fısıldayarak konuştu, fincanları bile usulca koydu; sanki kırılacak bir huzurdaydık.

Barış uzun süre ortada yoktu, ama varlığını, bir sensör gibi, kabullendim. Kardeşim işinden, küçük şeylerden bahsetti. Yanıtlarımda, topluluk arasında olma kaygısı hissetmediğimi fark ettim.

Sonra Barış çıktı, kapı eşiğinde durdu. Kendi sınırıyla, kararlı. Bize baktı, sonra yavaşça göz kırptı.

İçimden bir şey nihayet yerine oturdu: Kabul etti değil, babasının onu aksesuar yapmadığını, misafirlerin önüne atmadığını anladı.

Kardeşim fark etti, hiç kıpırdamadı. Sesi daha düşük, daha içten. Çok güzel Sanki düşünüyor gibi.

Gülümsedim. Hep düşünür.

O gittiğinde, çıkışta omzuma dokundu. Değiştin. Daha rahat nefes alıyorsun.

Koridorda, o cümleyle yalnız kaldım, bir el feneri gibi yanan. Barış yine üç adım ötede. Baktı. Ben de yavaş göz kırptım. O da Sanki evet, sen de öğrendin; zorlama der gibi.

Birkaç gün sonra Meryem Hanımın sesi geldi aklıma: Herkes eski hâline dönemiyor. Barış hiç eskiye dönmedi, sadece kimsenin onu rahatlık için zorlamadığı bir yere geldi.

Bir cuma günü işten çıkınca tekrar barınağa uğradım. Bu kez havadaki klor kokusu daha az saplantılıydı içine işlediğim için. Belki, onun altındaki yorgunluğu ve sabrı anladığım için.

Meryem Hanım beni görünce suratı düştü, gene mi diye girecek gibiydi.

Yoksa… der demez susturdum. Hayır, geri getirmedim. Sadece, onun artık gerçekten evde olduğunu söylemek istedim.

Bir an dondu, sonra omuzları hafifçe gevşedi, sevinmekten korkanlar gibi. Kısa, gösterişsiz anlattım: O ilk Salı, bir metre, sözümüz, cumartesinin panik anı, kapı, geri dönüş Onu kazandığım için değil, yol açık olduğu için döndüğünü.

O az konuştu, ama gözleri anlatıyordu: yorgunluğunu, umudu.

Bittiğinde hafifçe güldü. En zorunu anlamışsınız. Kurtarmak değil, teşekkür zorunluluğu olmadan var olmasına izin vermek.

Kafesler arasındaydım, hayat tellerin ardında fısıldıyordu. Ama kahraman gibi değil, sade, sessiz bir faydalı olma isteği doğdu içimde.

İsterseniz bazen gelebilirim. Temizlik, ya da insan eli istemeyenlerle dururum. Beklemeyi öğrendim, dedim.

İlk defa dikkatle baktı, başını hafifçe öne eğdi. Acele etmeyen insanlara hep ihtiyacımız var.

O akşam eve döndüm. Barış, her zamanki gibi üç adım ötemde bekliyordu. Karşılıklı göz kırptık. Değişen pek bir şey yoktu; ama içimde yer açılmıştı.

Aylar geçti. Barış kucağa gelmedi, bu normaldi. Hâlâ tetikte, misafirden kaçar, bir şeye sinirlense hemen mesafeye çekilirdi.

Ama bazen, yeni bir adım atardı. Şirin videolara malzeme değil, hakiki, gerçek.

Bir gün yine bitap eve geldim. Kafam uğultulu, düşünceler dağınık. Yere oturup duvara sırtımı verdim, gözlerimi kapadım. Hiçbir şey istemedim.

Tak. Tak. Tak.

Yaklaştı, acele etmeden. Bu defa o bir metreyi bırakıp yanıma sokuldu. Yanıma, dizime değerek oturdu sanki bu sıradan bir tercihmiş gibi.

Elimi hemen uzatmadım. Sadece nefes aldım, onun sıcaklığını, bana hiçbir borcu olmayan ama yine de kalmakta karar vermiş o inatçı varlığı hissettim.

Sessizlikte anladım: Bazen mutluluk ne sarılmak ne de sözlerdir. Bazen, tüm sebeplere rağmen sana biraz yer açan bir kedidir.

Rate article
Lifequest
“Tehlikeli” diye üç kez geri gönderilen “Paşa” adlı kediyi eve aldım — ama ilk gün kaçmaya kalkınca neredeyse onu kaybediyordum.