Bugün eski defterlerimi karıştırırken ilkokul yıllarımdan bahsetmek istedim. Benim için hâlâ unutulmaz olan bir dönemdi. Beraber büyüdüğüm en yakın arkadaşım Esrayla tanışıklığımız anaokuluna kadar gidiyor aslında. Biz yan yana apartmanlarda oturuyorduk. Annemler birbirleriyle sık görüşür, bizi de hep aynı okula ve aynı sınıfa yazdırmanın daha iyi olacağını düşünmüşlerdi. Öğretmenimizden de beni ve Esrayı aynı sıraya oturtmasını rica ettiler. Sınıf çok kalabalıktı, özellikle erkek çocukları oldukça fazlaydı. Annemler içleri daha rahat olsun diye Esrayı korumam gerektiğini düşünürlerdi. Esra da ben de okula severek giderdik, dersler de kolay gelirdi.
Ama üçüncü sınıfa geçtiğimizde annem Esrada tuhaf bir değişiklik fark etti. Sürekli korku içinde gibiydi, okula gitmek istemiyordu. Bir gün annesine başka bir okula gitmek istediğini söyledi. Annem çok şaşırıp hemen Esranın annesini aradı. Meğer benzer bir durum bende de yaşanıyormuş.
Ben de tıpkı Esra gibi okuldan ayrılmak istiyordum. O gün dersten sonra annem üzerimde morluklar olduğunu fark etti. Annelerimiz bu duruma daha fazla kayıtsız kalamayarak birlikte okula gitmeye karar verdiler. Çocuklarına neler olduğunu öğrenmek istiyorlardı.
Öğretmenimiz önce okulda her şeyin normal olduğunu, dışarıda birileriyle tartışmış olabileceğimizi söyledi. O sırada bir grup çocuk bağırarak sınıfa daldı. Anneler etraflarına bakınca, erkek çocukların benim ve Esranın üstünde çekiştirdiklerini gördüler.
Annelerimiz hemen bizi savunmaya çalıştılar; kimse onları duymadı. Öğretmenimiz de ortamı sakinleştirmeye uğraştı. Kızlardan biri koşup müdüre haber verdi. Sonunda ortalık biraz duruldu.
Annemle Esranın annesi asla bu duruma göz yummayacaklarını söylediler. Ya zorbalık yapanların ailelerini çağıracaklar ya da polisle görüşüp şikâyetçi olacaklardı. Müdür kadınları zar zor sakinleştirip, ertesi gün diğer velileri de okula çağıracağını, kendisinin de orada olacağını belirtti.
Müdür, anneleri dışarı uğurlarken dert yandı: Bu çocuklar varlıklı ailelerin çocukları. Kimseyi dinlemiyorlar, derslerde öğretmeni de sabote ediyorlar. Ebeveynleri de aynı, kaç kere çağırdık, fayda etmedi; aileler de çocuklarından farksız, dedi.
Ertesi gün anneler kararlaştırılan saatte okuldaydı. Zorba çocukların velileri ise çoktan gelmişti. Öğretmen uyardı: Bu ailelerle konuşmak zor. Haklıymış. Veliler hem bağırıyor hem de çocuklarını savunuyordu, kimse öğretmeni dinlemiyordu. Sadece müdür ortalığı yatıştırabildi ama bu da uzun sürmedi.
Sonunda hiçbir sonuca varılmadı. Varlıklı veliler sinirli bir şekilde sınıfı terk etti: Bunlarla uğraşacak vaktimiz yok, deyip çekip gittiler. Müdür de Ne yapalım? Okulun tadilatını onlar yaptı, çocuklarını okuldan almak mümkün değil, deyip çaresizce elini ovuşturdu.
O akşam, Esra ve ben ailelerimize her şeyi anlattık. Meğer o zorba çocuklar sadece bizi değil, sınıftaki herkesi yıldırıyormuş. Koridorda yalnız yürümeye cesaret eden erkek çocuklarını yakalayıp dövüyorlarmış. Esra ve ben birlikte gezdiğimiz için özellikle hedef olmuştuk.
Annemler sonunda bizi başka bir okula almak zorunda kaldı. Müdür ise o yıl istifa etti; böyle ailelerle ve böyle çocuklarla baş edemeyeceğini söyledi. O zamandan beri kendime söz verdim, kimseye yapılan haksızlığı görmezden gelmeyeceğim. Bazen, bir okulda veya bir toplumda iyi niyet yetmiyormuş. Yine de insanın vicdanı, en iyi öğretmeniymiş; ben de bunu erken fark ettiğim için şanslıyım sanırım.




