Gülsüm

Ayşe

Bir zamanlar bir babanın üç kızı vardı. İkisiEmine ve Eliföyle güzel, öyle alımlıydı ki köydekiler hayranlıkla bakardı. Fakat üçüncü kızAyşeufacık tefecikti, zayıftı ve sırtı biraz kamburdu. Yalnızca gözleri öyle parlak parlıyordu, yüzünün tüm yorgunluğuna rağmen içindeki ışıltıyı yansıtıyordu. Ne tarlada iş yapabiliyor, ne de evde ablalarına yetişebiliyordu; her şey ona ağır gelirdi.

Emine ile Elifin talipleri eksik olmazdı, kapı önlerinde damat adayları sıra beklerdi. Fakat Ayşeye bakan bile olmazdı. Bir gün ablaları dediler ki:
Ayşeyi evermeden biz de evlenmeyeceğiz!

Zaman geçti, ne ettiyseler Ayşeye bir talip çıkmadı. Ablaları onu süsler, saçına kurdeleler takar, yanaklarını allandırır ama nafile. Arkadaşları da dalga geçmeye başladı:
Ayşeye talip beklerken siz de evde kalırsınız ha!

Ayşe bu sözleri duymuş, içi burkulmuştu. Kendisi için değil ama ablaları için çok üzülüyordu. Sonunda kararını verdi:
Ben artık başkalarının gönlünü daraltmaya dayanamam! Gideyim bu evden, ablalarım da muradına ersin. Belki bir iş bulurum şehirde

Bir gece, herkes uykudayken sessizce bohçasını hazırladı, başına tülbentini taktı ve evden çıktı. Tüm gece yol yürüdü. Ay ışığıyla parlak beyaz bir yoldu. Korkmadı hiç. Taa ki ormana varana kadar. İçinden, ya ormanda kurt ya da ayı varsa? diye geçirse de cesaretini topladı ve yoluna devam etti.

Şehir hâlâ uzaktı, Ayşe yorgun düşüp bir fındık ağacının dibine oturdu, bohçasını başının altına koydu, tülbentiyle üstünü örttü ve kısa zamanda mışıl mışıl uyudu. Ne kadar uyudu bilinmez, bir anda yakında baltayla odun kesildiğini duyup irkildi. Tam kalkacakken kuru bir ağaç devrilip yere yığıldı! Ayşe korkuyla sıçradı, tam kaçacakken beyaz sakallı, kısa boylu, güçlü, sevimli yaşlı bir adam karşısında belirdi.

Ayşenin kalbi pır pır attı. Yaşlı adam gülümsedi:
Korkma yavrum, sana zarar gelmez.

Ayşe biraz daha rahatladı.
Sen kimsin dede? Az kalsın üstüme koca ağacı düşürüyordun! dedi.
Ben orman bekçisiyim, adım Veli. Yıllarımı bu ormanda geçirdim. Kurumuş ağaçları kesiyorum ki ormana zarar vermesinler. Peki, sen neden gece vakti bu ormanda tek başına dolaşıyorsun?
Ayşe başına gelenleri, derdini anlatınca yaşlı adam sakalını sıvazladı ve:
Senin yüreğin tertemiz, merhametli bir insansın. Dilersen yanımda, kulübemde kalabilirsin. Bana da torunluk etmiş olursun. Yok istemezsen, seni şehre kadar götürmeye de söz veririm, dedi.

Ayşe bu teklife mutlu olup ormanın kenarındaki kulübede kalmaya razı oldu. Böylece Ayşe ve orman bekçisi dede Veli birlikte yaşamaya başladılar. Gündüzleri Veli ormanda dolaşıyor, Ayşe ise ev işlerinde koşturuyordu; zaten kulübede o kadar fazla iş yoktu, her şeyin üstesinden geliyordu.

Veli dede şen, iyi yürekli, hayat tecrübesiyle dolu bir insandı. O kadar güzel hikâyeler anlatırdı ki Ayşe onu saatlerce dinlerdi. Günler geçtikçe, Veli dede Ayşeye bitkileri, şifalı otları, kökleri, ormanda hangi meyvenin ne zaman toplanacağını ve nasıl kurutulacağını, ilaçları nasıl hazırlayacağını öğretti. Ayşe, yıllardır kimsenin anlatmadığı kadar çok şey öğrendi.

Sonunda Veli dede hastalandı. Ayşe gözyaşlarına boğuldu. O ise yavaşça dedi ki:
Üzülme kızım. Her şeyin bir sonu vardır. Ben göçünce, beni defnet ve evine dön. Sana bildiğim her şeyi öğrettim. Ben ormana faydalı oldum, sen de insanlara faydalı ol.

Veli dede öldü, Ayşe onu gözyaşlarıyla ormanda gömdü, biraz yas tuttu ve köyüne geri gitmeye karar verdi.

Köyüne döndüğünde Emine ile Elif, iki kardeş, iki kardeşle evlenmiş, hepsi büyük bir evde birlikte yaşıyorlardı. Kardeşler Ayşeyi sağ salim karşılarında görünce çok sevindiler! Ona da kendi küçük bir odasını verdiler, Ayşe onlarla beraber yaşamaya ve yardımcı olmaya başladı. Hangi toprak nasıl verimli olur, hangi hastalık neyle iyileşir, yabani otlara karşı ne yapılır hepsini Ayşe, Veli dede sayesinde bilirdi! O gün bugündür onların tarla mahsulü bol, hayvanları sağlıklı, ailede kimse ne hasta ne de huzursuz oldu. Bu bolluk ve huzur köye de yayıldı.

Günün birinde köylüler Ayşenin bilgeliğini duydu, derdi olan ona koştu. Ayşe elinden geleni esirgemezdi. Para almazdı, kimisi birkaç yumurta getirir, kimisi kendince küçük hediyeler verirdi. Fakirden hiçbir şey almaz, sadece duasını isterdi.

Aynı köyde Sabiha Nine adında bir kadın yaşardı. İnsanlar ondan biraz çekinirdi; büyü, muskadan anlayan, biraz aksi biri olarak bilinir, kimse kolay kolay kapısını çalmazdı. Ayşe insanlara faydalı olmaya başlayınca herkes Sabiha Nineyi unutmuş, onun evinin önünden bile geçmemeye başlamıştı. Sabiha Nine duruma çok öfkelendi, içten içe Ayşeye bir ders vermek istedi.

Bir gün Sabiha Nine yürüyerek Ayşeye geldi:
Merhaba, güzel kızım Ayşe!
Merhaba Sabiha nine, hoş geldin!
Şu elimin ağrısı bir tuttu evladım, sormayın, kalkamıyorum bile
Ayşe gülümsedi.
Otursana Nine, bir bakayım eline, dedi.

Elini kontrol eden Ayşe sonunda,
Bak nineciğim, senin elinde bir ağrı yok. Belki fazla iş yaptın, ondan olmuştur, deyince
Olmaz olur mu? Parmaklarım baksan kemik gibi kaldı! dedi yaşlı kadın, öfkesinden titreyerek.

Ayşe yine yumuşak ve nazikçe konuştu:
Nasıl istersen, nineciğim. Ama ben bir sorun göremiyorum, dedi.
Sabiha Nine birden neşelendi:
Seninle sohbet etmek bile iyi geldi. Sağ ol, güzel evladım. Benden sana bir ayna. Gençsin, kendine bakarsın, dedi ve küçük bir el aynası verdi.

Ayşe mutlulukla aynayı aldı:
Sağ ol nineciğim. Senin güzel sözlerin daim olsun, dedi. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır, derler. Kötülük iyilikle aşılır.

Fakat Sabiha Nine el aynasına gizli dualar ve kötülükler üfleyip vermişti

Günler ilerledikçe Ayşenin sırtındaki kamburluk kaybolmaya, yürüyüşü düzelmeye başladı. Köylüler buna hem şaşırdı, hem sevindi. Sonra Sabiha Nine tekrar geldi. Bu sefer belinin ağrıdığını söyledi ama kendi kötüleşiyordu. Yaptığı kötülük ona dönmüştü.

Ayşe yine otlardan bir şifa hazırlayıp verdi, Sabiha Nine ise bu kez kemik bir tarak hediye etti.
Kız güzelliği bakım ister, sen çok güzelsin, dedi.
Ayşe teşekkür edip aldı ve
Her şey gönlünce olsun, nineciğim. Sen iyilik diledikçe, iyilik gelir insana.

Zaman geçti, Ayşe’nin güzelliği dillere destan haline geldi. Yüzü pembeleşti, saçları gürleşti, gözleri daha da bir parladı. Sabiha Nine ise giderek eridi. Elleri incecik oldu, kamburu arttı, neredeyse yürüyemez hâle geldi. Yataklara düştü, inleyip durdu ve Ayşeyi yanına çağırttı.

Emine ve Elif, Ayşeye:
Sakın gitme, Sabiha Nine büyücü! Evinde kötülük döner! dediler.

Ayşe onları sakinleştirdi:
Gecenin hükmü sabaha ermez, merak etmeyin.

Sabah erkenden kalktı Ayşe, kaynak suyla yüzünü yıkadı, temiz elbisesini giydi, sepetine bal, bahçeden topladığı elmalar ve güzel kokulu otlar koydu.

Ablaları onu görünce hayrete düştü:
Ah Ayşe, ne güzel olmuşsun! Sanki elbise mi güzelleştirdi, yoksa başka bir mucize mi var, bambaşka birisin sen şimdi.

Ayşe Sabiha Ninenin kapısına geldi, kapıyı açmak istedi ama kapı bir anda kendi kendine kapandı. Ayşe ne kadar çekiştirdiyse de kapı aralanmadı.

Nineciğim! Aç kapıyı, giremiyorum, dedi yüksek sesle.

Evden garip sesler yükseldi, kazanlar, tencere sesleri, köpek havlaması, inek möğürmesi Sanki ev yıkılacak gibiydi.

Köylüler endişeyle toplandı. Sabiha Ninenin evinin böyle sarsıldığı hiç görülmemişti! Ayşe tekrar seslendi:
Sağ mısın Nineciğim? Sana bal, elma, kokulu otlar getirdim!

Ayşe, kapıdan içeri sepeti bıraktı. O anda bacadan simsiyah bir duman çıkmaya başladı, pencere pervazlarından kuzgunlar fırladı, ev kömür karası oldu. Köylüler yangın zannetti, su getirmeye koştular.

Tam o anda bulutların arasından bir güneş ışığı vurdu, duman bir anda dağıldı, evin yerinde bir tutam kömürden başka bir şey kalmadı!

Köylü şaşkınlıkla:
Sabiha Ninenin kötülüğü kendi başını yaktı! dedi. Ayşe’ye ne yaptıysa ona geri döndü. Temiz kalbe kötülük işlemez, sonunda iyilik kazanır.

O günden sonra Ayşe daha da güzelleşti, neşesi yerine geldi. Sonunda o da köyden bir delikanlıyla evlendi, huzurlu, mutlu bir yuva kurdu. Ablaları da onun adına çok sevindiler.

Ayşenin hediyelerini bıraktığı yerde bir anda koca koca böğürtlen çalıları büyümeye başladı. Her yıl öyle bol ve güzel meyve verdi ki, köyün tamamı oradan böğürtlen topladı ve yıllar sonra o mahalle “Böğürtlenli” diye anıldı.

Böylece Ayşe’nin hayatında iyilik, şifa ve sevgi yayıldıkça güzellik de mutluluk da katlandı. Tatlı dilin, yardımseverliğin ve temiz kalbin nelere kadir olduğu herkesin hafızasına kazındı. Sonsuza dek akılda kalması gereken şu sözle bitti Ayşenin hikâyesi: İyilik etenlerin yüzü her zaman güler.Ve böylece Ayşenin adı köyde her anıldığında, insanların içi umutla doldu. Nice çocuklar, annelerinden Ayşe kadar iyi ol nasihatini duydu; nice gönül, dar günde onun böğürtlenli yolundan geçip şifaya kavuştu. Zaman aktı, Ayşe yaşlandı, torun torbaya karıştı ama yüreğindeki iyilik, yardımlaşma tohumu köyün toprağında filizlenmeye devam etti.

Köyün üstüne bazen kara bulutlar çöktü, kimi zaman kıtlık, kimi zaman hastalık geldi. Ama her zorluğun ardından, bir çocuk Ayşenin diktiği böğürtlenlerden bir avuç toplayıp paylaştı; güler yüzle selam verdi, ihtiyarın elini tuttu. Ayşenin açtığı yol, köyün kalbini hep sıcak tuttu.

Efsane bu ya, derler ki, ne zaman köyde biri çaresiz kalır, kapıdan bir misafir geçer ya da bir çocuk ağlarken yanında kimse olmazsa, Böğürtlenlinin eski yolunda narin bir kız belirirmiş. Sırtı dik, saçları gür, gözlerinde ışık… Tatlı sesiyle şunu fısıldarmış: Kötülüğe boyun eğme, iyilikten dönme, her karanlığın ardı ışıkla dolar.

O gündür bu gündür, her baharda köyün çocukları ilk böğürtleni toplarken, dualarını Ayşenin kalbi gibi temiz, yuvamız gibi bereketli olsun diyerek başlarlar. Çünkü bilirler ki, dilden ve yürekten çıkan iyilik, en sonunda dünyada en güzel izi bırakır.

Ve göğün berrak bir sabahında, rüzgâr hafif hafif köyün üzerinden geçerken, köylüler kulağına şöyle bir fısıltı gelirse şaşırmaz: İyilik edilenin yüzü her zaman güler.

Rate article
Lifequest
Gülsüm