Neden taşınmak istersiniz ki, hem de köye? Herkes şehre gitmek için yarışırken, siz tam tersi bir yoldasınız. Neyiniz eksik şehirde? Hiç anlam veremiyorum. Yazın neyse de, kışın köyde insan ne yapar ki, sıkıntıdan patlarsın vallahi.
Bir de arkadaşım var, adı Yelda. Taşınma kararımızı duyduğundan beri adeta bizi caydırmak için tüm enerjisini harcadı. Beni ve eşimi iyice gerecek kadar söylendi durdu, sanki hayatımızı onun istediği gibi yaşamak zorundayız.
Neyse, yaklaşık bir yıl uğraştıktan sonra, sonunda uygun bir ev bulup köye taşındık. Yelda ise neredeyse her gün arıyor, alaycı bir ses tonuyla Kerem iş bulabildin mi bari? diye soruyordu. Halbuki çok iyi biliyor ki uzaktan çalışıyorum ve öyle iş bırakmak gibi bir niyetim yok. Bir de her defasında İnternet çekiyor mu oralarda? diye dırdır ediyor.
Yelda, Ekimin başı gibi bizde kalmaya geldi. Taşınalı bir yılı geçmişti. Ayaklarını sürüye sürüye bahçemizde dolaştı, iki gün boyunca evde sadece eşiyle birlikte bira içmeye odaklandı.
Misafirlerimiz olsa bile, o iki gün boyunca sebze mahzenine indiğimizi, kış hazırlığı için konserveler hazırladığımızı görmezden geldi anlayacağınız. Üçüncü gün, Yelda ve eşi bavullarını toplayıp akşam otobüsüne hazırlanıyordu. Doğrusu onlara hediye falan vermeyi de hiç düşünmemiştim. Ama sonra Yelda bizzat rica etti: Ayşe, bize biraz patatesle elma vermez misin? dedi.
Aşağı inip hazırlayayım dedim, Aman mahzen mahzen istemeyiz, kafamız kazan zaten diye kabul etmediler. Elma toplamak için bir çuval, patates için de bir kova uzattım. Çuvalları küçümseyen bakışlarla aldılar ve bahçeye elma toplamaya gittiler. Aklımda, Acaba onca şeyi otobüste nasıl taşıyacaklar? derken, planları hemen anlaşıldı: Eşimi arabayla şehre bırakması için ikna etmişler. Bizimki Ben zaten bir şişe bira içtim, bu iş bende olmaz diyerek yanaşmayınca buldukları gibi kendi başlarına, çuvallarla otobüsü tuttular. Aradan yıllar geçti, hiç uğramadılar. Tabii arada aradık sorduk ama köye gelmek bir daha akıllarına gelmedi. Belki de kötüyüm ama, köyüme bu kadar burun kıvıran biri zaten hiç gelmesin daha iyi.
Ama gel zaman git zaman, Kasım sonu bir baktık, kapı çalıyor; Yelda ve kocası, haber vermeden baskın! Sürpriz yapmaya gelmişler güya. Hafta sonu gelmişler ama ben onları ağırlayacak halde değildim. Bütün hafta hindi yolma derdindeyim. Yeni yıla özel bir sürü sipariş var, üstüne üç dana daha ayıklanacak. Neyse, sürprizse sürpriz, dedim kendi kendime.
Hızlıca sofra kurdum. Onlar yediler, içtiler; biz koşturmaya devam ettik. Neyse en azından yardım teklif ettik, ama onlar tavuk yolmayı bile beceremediler. Ki biz köy çocuklarıyız, tavuktan ördeğe kadar hepsini hallederiz. Neyse, kümesin sipariş kuşları da önceden belirlenmişti zaten, onları yılbaşından önce ailelere ayırmıştık. Elimde bir tek kaz kaldı, Alın bunu da, ama tüyünü kendiniz yolacaksınız dedim. Tamam, yarın yaparız, dediler.
Ertesi gün, tık yok. Bu sefer kendi arabalarıyla geldiler, bir güzel paylarını aldılar. Ben de gönlümden koptuğu gibi, sebze ve turşudan doldurdum bagaja. Yesinler, helal hoş olsun; çok var elimde nasıl olsa.
Ama Yeldanın son sorusuyla dumur oldum: Etlik dana da yok mu fazladan? dedi. Yok valla, fazla dana yok. Şimdilik siparişlere göre kesiyoruz, artarsa önce aileler bakar, sonra başkası, dedim. Millet aç açına gezmiyor ki, geçim derdi var.
Muhtemelen bize bozulmuşlardır. O günden beri Yelda ne aradı ne sordu. Ortak bir tanıdığımız da bana Ayşe, siz çok pintisiniz demiş. Köye gittik, elimiz boş döndük diye anlatıyormuş. Vallahi hakkımızda ne derlerse desinler, köyün huzuru onlardan iyi!




