Komşum gözünü karıma dikti, ben de saf saf yumrukla aşkı ve onuru koruyacağımı sandım. Cezaevi, kumpaslar, ihanetler derken hayat beni sanki küllere çevirmişti. Cebimde bir avuç kül, aklımda milyon soru. Eski günlere tıklayınca kapıyı, bana gözlerimden çıkma on yaşlarında bir erkek çocuk açtı.
Bu hikâye usulca, neredeyse duyulmaz bir anla başladı; camdaki minik bir çatlak gibi, zamanla koca bir felaket ağına dönüştü. Genç evli çiftimiz Serdar ve Gülsüm sonunda hayalini kurdukları eve, yeni bir apartmanda taşınmışlardı. Neşe tavan yapıyordu; Gülsüm hamileydi, gelecekleri aydınlıktı. Eve henüz sandalye dışında bir şey alınmamıştı ama Serdar, elinden geldiğince yuvalarını güzelleştirme hevesindeydi. Ve elbette, tam orada kader kendini gösterdi: Bir matkap lazımdı, Serdar matkap sesini değil, komşu kapısını çaldı.
Komşusu Vedat, hem matkabın sahibi hem de muhabbeti bol, laubali bir adam çıkınca, işler baştan sarpa sardı. Vedat daha evin kapısından adımını atar atmaz, göz ucuyla Gülsümü süzdü.
Yahu kim kaptı böyle güzeli diye düşünüyordum zaten, dedi arsızca. Balkonda hep sizi görüp iç çekiyorum. Gülsüm Hanım, daha zengin bir apartmana yakışırdı.
Gülsüm mahcupça gülümsedi, lafı iltifat olarak aldı. Serdar bu rahatlığı susturacak gibi olduysa da, karısının halini düşünerek ses etmedi. Herhalde şakadan anlamıyor adamcağız, dedi kendi kendine.
Vedat elbette şaka yapmıyordu. Sık sık çiçek buketleriyle, pahalı pastalarla kapılarını çalmaya başladı. Başlarda arada bir geliyordu, sonra resmen cuma namazı gibi alışkanlık oldu. Sonunda bir akşam şarabın da gazıyla taşkınlıktan öteye geçti:
Bak Serdar, bırak Gülsümü bana. Sen ona ne vereceksin; kredi taksidi, tasarruf, evde iş güç Kadın varlıklı yaşasın, pırlanta gibi parlar benimle, dedi gözünü kırpmadan.
Serdarın sabrı taştı!. O gün yumruğu Vedatın kasık suratında patladı.
Ondan sonra Vedat ortadan kayboldu. Gülsüm ise Serdarın öfkesine kırılmıştı; nedenini anlamıyordu bile. Serdar onu üzmemek için yaşanan rezilliği anlatmadı, sırrını içine gömdü. Surat hep sarkık; karısı sorunca yorgunumdan öte laf etmiyordu. Zaten tam bu topraklarda, karanlık bir ara sokakta başka biri dikkatini çekti.
Affedersiniz, otogara nasıl giderim acaba? dedi bir kadın, incecik sesi titreyerek.
Serdar anasının sütü gibi yardımsever olduğu için, yolları çok karışık görünce Gel, bırakırım ben seni, dedi. Yolda kadın (adı Zümrüt), bir yandan cilve yapıyor, Serdar da ilgi görünce kendini değerli hissetmeye başladı. Derken ara sokaktan şampiyon bir serseri çıktı, Zümrüte sataşmaya başladı.
Serdar, Vedatı hatırladı, ardından serseriyi yere seren bir yumruk salladı. Ama daha ikinci nefesini alamadan güzel ülkemin polisleri kıskıvrak yakaladı. Zümrüt, gözyaşlarıyla ona saldırdığını söyledi. Gözaltında jeton düştü: bu bir tuzaktı, piyon da Vedattı.
O dakikadan sonra anlatacak kimse kalmadı. Gülsüm yaşadığı şokla erken doğuma girdi; bir erkek çocuk dünyaya geldi. Serdar, oğlunu hiç göremedi çünkü hapishaneye boşanma evrakları geldi ve Gülsüm, oğlunun velayetini yeni kocasına yani Vedata verdi. Serdarın dünyası bir gecede çöktü.
Özgürlüğüne kavuştuğunda, ne yapacağını bilemeden cezaevi kapısında öylece dikildi. Bir yandan intikam senaryoları dönüyordu kafasında, diğer yanda içinde ufacık yaşam kıvılcımı titreşti. Fakat neye, nasıl devam edileceği muamma.
Sonunda doğup büyüdüğü kasabaya, annesinin yanına gitti. Burada, babası kendini asmıştı; annesi ise onun ardından, sürekli dayak atan üvey babasına razı gelmişti. Ama başka çaresi yoktu, çünkü evi artık Gülsümdeydi, sabıkası ise kariyerine beton dökmüştü.
Annesi ağlayarak karşıladı. Üvey babanın eski siniri de yoktu sanki ama bir gece kafayı çekince eski günler hortladı, ağız dolusu hakaretlerini kustu. Şimdi Serdar, eskiden olduğu gibi sessiz dursa da, dayanamayıp karşılık verdi. Ertesi gün üvey baba annesini dövdü. Serdar, annesine yalvardı:
Anne, bırak artık bu adamı
Kadıncağız gözyaşlarıyla:
O da kendi çapında iyi insan, sadece içince gözü dönüyor, diye sızlandı.
Serdar, annesinin çaresizliğine bakıp içi cız etti. Anne, gözyaşlarının arasından Antalyadaki kuzenin yeni büyük ev aldı, gel misafir ol, diyerek adres tutuşturdu eline. Ama Serdar onları yük olmak istemedi.
Günler birbirine eklenip grileşti. Otogardan otogara süründü, ucuz işler yaptı, geceleri banklarda uyudu. Dünya ona dev bir kıyma makinesi gibi görünüyordu. Ta ki en karanlık anında, Vildanla karşılaşana kadar.
Bir iş görüşmesinde kıyafetlere bakan herkes Geçmiş olsun, der gibi bakıyordu. Vildan otoriter bakışlı, sağlam kadın Serdarı dikkatlice dinledi:
Zor işler geçmişsiniz, ama ben size kefilim, dedi.
Ve mucizevi bir şekilde Serdar işe alındı, yurt odası da verdiler. Serdar içten teşekkür edip kutu çikolata ve mütevazı bir demet çiçek almak istedi ama Vildan bunu farklı algıladı. Göz açıp kapanana dek Serdar düğün masasında buldu kendini.
Vildan, Gülsüm kadar güzel değildi, ama burada avantaj vardı: Kimseye kapılıp gitmez, sürpriz az olur derdi kendince. Vildanın eski birlikteliğinden bir oğlu vardı, beş yaşlarında. Serdar, kaybettiği oğlunu hatırladıkça bu çocuğa canı gibi bağlandı.
Ama yeni ev, liman olmaktan çok bozkır fırtınası çıktı. Vildan acımasızdı, bazen vurur, sıklıkla küçük düşürür, işi gücü para isterdi. Sakin akşamlar sadece onun dediği yapılınca gelirdi. Aynı acımasızlığı oğluna da yapınca, Serdar sık sık çocuğu savunmaya geçti.
Yusuf adındaki oğlu Serdarın hayatının en saf ışığı oldu. Sürekli birlikteydiler; balık avı, bisiklet tamiri, parkta uzun yürüyüşler Ama Vildana göre bunların hepsi boş iş: Çalış, para getir! der dururdu.
Ek iş için gece vardiyasında, Serdar Yelizle tanıştı. Yeliz, Gülsüme şaşırtıcı şekilde benziyor ama onun aksine sessiz, saf, hesapsızdı. Serdarın sevgisiz kalan kalbi ona çekildi, istemeden bir hayat macerasına daha kapıldı. Çocuk yapılacak gibi değildi, ama Yeliz hamile kaldı. Serdar itiraf edince, Vildan her zamanki bağırış çağırı yerine, kendini camdan atacağım tehdidine girişti. Serdar da yenik düştü, mecburen evlilik zincirinde kaldı.
Yeliz olağanüstü fedakârlık gösterdi, Serdar ise onlara yardım edeceğine yemin etti. Ama Vildan hemen başka bir şehre taşındı. İkinci oğlunu da göremedi. Önce nadiren mektuplar geldi, sonra onlar da bıçak gibi kesildi. Kısmet buymuş, yabancı çocuk büyütmek kaderi oldu.
Sonraki yıllar, monoton bir umutsuzlukla aktı. Çalış çalış sağlığı bitti, hastaneler yoldaşı oldu. Vildan dırdırla boğdu. Nihayet annesi arayıp, üvey babasının öldüğünü ve kendisinin de hasta olduğunu söyleyince, Serdar mazeret bulup Vildandan kaçtı. O yıl annesine bakarken Vildandan boşanma kâğıtları geldi, Serdar sanki zoraki bir ceza daha bitirmiş gibi imzaladı.
O acılarla dolu evi de istemedi. Satıp hayata sıfırdan başlamak istedi. Tam o anda kuzen aradı: Gel, satıştan kalan parayla herkesin kalacağı kocaman bir ev kurarız! dedi. Paraları kuzenine verdi, kendisi gidince evin tapusu kuzeninde çıktı; Serdar bir güzel dışarıya atıldı. Kuzen yol parasıyla bir otobüs bileti alıp onu uğurladı. Yol Serdarı, bir zamanlar mutlu olduğu şehre getirdi.
Ama orada da bekleyen sadece lodoslu yalnızlıktı: tren garları, evsizler, yardıma muhtaçların sırasına kalmak Sonunda bir hastane köşesinde yaşlı bir doktor, dosyasına bakıp gülümsedi:
Daha yaşlanmamışsın, bak. Niye pes ediyorsun? Yaşamak için daha çok yolun var!
Ama niye yaşasın? Ne için? O an yanıtı buldu: Çocukları için. Hatalarını telafi etmeli, ne kadar geç olsa da.
İlk iş olarak, büyük oğlunu bulmaya karar verdi. Yardım yine yaşlı doktordan geldi; İnsanları Buluşturuyoruz programına başvurmasını önerdi. Kısa süre sonra program arayıp oğlunu bulduklarını müjdeledi.
Serdar telaştan titriyordu. Yılların izini yüzünden silememişti. Oğlu Murat, jilet gibi bir arabayla geldi. Vedata tıpatıp benziyor, buz gibi konuşuyordu:
Ne istiyorsun? Para mı?
Serdar dondu.
Hayır… Sadece seni görmek istedim.
Benim babam bir tane. O da bana sahip çıkan kişi. İkinci bir adam istemiyorum. Annem gerçeği söyledi, ameliyat için onay gerekti o zaman. Hakkımızda hayırlı olsun.
Murat, eline bir tomar para sıkıştırmaya kalkınca Serdar başını çevirip sustu. Artık aralarında kan değil soğukluk akıyordu.
Birden Yusufu düşündü; oğlu büyümüştü, üniversitedeydi belki. Vildan yıllarca görüştürmedi ama artık engel yoktu.
Telefon daha da acı oldu. Telefonun ucundan buz gibi bir ses geldi:
Bizi bıraktın, çıktın gittin. Annem zaten her şeyi anlattı. Yabancısın. Bir daha arama.
Artık geriye Yeliz ile olan çocuğu kaldı. Onu rahatsız etmek istemedi. Sadece yaşıyor mu diye görmek için eski daireye yürüdü. Kapıyı on yaşlarında, şaşkın bakışlı bir çocuk açtı.
Kimi aradınız? dedi tedirgin gözlerle mutfağa bakarak.
Yeliz, kim geldi? tanıdık, içini yakan ses mutfaktan duyuldu.
Serdarı çakılıp kalmıştı. Yeliz kapıda belirdi: Saçına biraz ak düşmüş, elinde reçel kavanozuyla. Serdarı görünce kavanoz yere düştü, vişne reçeli fayansa kırmızı göletler gibi yayıldı.
Serdar… diye fısıldadı.
Sonra cam kırıklarına aldırmadan ona sarıldı, tozlu pardösüsünü, yorgunluğunu umursamadan.
Bunca yıl seni aradım Nerelerdeydin? Anlatma, sonra anlatırsın. Aç mısın? Bak işte, bu senin oğlun. Hep fotoğrafını gösterdim ona, inanmazsan sor. Doğru oğlum?
Çocuk kocaman gözlerle başını salladı, gözlerini Serdardan ayırmadan. Serdar, Yelizi bırakmadan çocuğa elini uzattı. Sesi titredi ama yıllar sonra içinden temiz bir umut aktı:
Merhaba, oğlum. Affet, bu kadar geciktiğim için.
Ve tam da o mutfağın ortasında, cam kırıkları ve reçel göletlerinin arasında, Serdar yorgun hayatında ilk defa tam olarak ev ne demekmiş, işte o anda anladı. Ne bahane, ne af; sadece yuva. Onu bekleyen insanlar. Dönülecek bir kapı.



