Kanka, bak sana ne anlatacağım…
Şehirdeki trafik lambası o tanıdık makinemsiz sesle kırmızıya döndü yine. Herkesin ezbere bildiği o sıradan günlerden birindeyiz yani. Polis arabası o hafif kaygan hareketiyle durdu, lastikler yağışlı asfalta hafifçe sürtündü.
İçeride, Komiser Erdal Yılmaz otomatik olarak frene bastı, ama aslında kavşağa pek de bakmıyordu. Gözleri dümdüz ileride, kafasının içi bambaşka yerlerdeydi artık son zamanlarda sıkça olduğu gibi.
Şoför camı biraz açıktı; içeriye sıcak, tozlu bir hava dalgası; egzoz kokusuna karışmış insan yorgunluğu sinmişti. Erdal bu kokunun ne anlama geldiğini iyi bilirdi. On altı yıldır bu işi yapıyordu. Hep aynı yüzler, aynı hikâyeler, şehrin tekrar tekrar önüne attığı aynı çaresizlik.
Başta gölge sandı. Sonra, kaldırımdan yavaşça ayrılıp kapıya doğru yürüyen bir silüet belirdi. Bir oğlan çocuğu. Hadi on yaşında desek, on bir bile değildir. O çocuklara has, dünyayı rahatsız etmemeyi küçük yaşta öğrenmiş bir temkinlilikle yürüyordu.
Üzerindeki kıyafetler ya büyüktü, ya da soğukta, dışarıda geçen gecelerin ağırlığıyla büzüşmüş gibilerdi. Koyu, eskimiş bir mont, bilekleri iyice yıpranmış. Toz-pas içindeki bir pantolon. Neredeyse siyahtan ağarmış, artık alışkanlıkla bir arada duran spor ayakkabılar.
Çocuğun elinde eski, griye dönmüş bir bez parçası var, artık lime lime… Kapının hizasında, polis rozetinin önünde durdu. Bir an tereddüt etti. Sonra konuştu:
Abi… Farlarınızı silebilir miyim, birkaç lira için? Sesi kısık, kibar, hiç ısrarcı değil.
Sanki özür diliyor varlığından… Erdal başını yavaşça çevirdi. Çocuğun bakışı doğrudan ona hiç odaklanamıyor; arada, aynada, asfaltta geziniyor redde ve kaçmaya alışkın, yorgun bir bakış. Erdal sessiz kaldı. O kimsenin uzun uzun bakmadığı detaylara daldı: kızarmış parmak eklemleri, çatlamış cilt, kirin oyuncak peşinde koşarken değil, ayakta kalmaya çalışırken biriktiği eller.
Trafik ışığı hâlâ kırmızıydı. Arkadaki araçlarda hafif bir huzursuzluk başladı. Uzaklardan sönükçe bir korna çaldı. Erdal kımıldamadı. Kapıyı açtı. Metal sesi çevredeki patırtıyı bir anda susturdu. Çocuk hafifçe sıçradı, geri çekilmeye hazır bekledi. Erdal arabadan indi, kapıyı usulca kapattı, sanki birini ya da bir şeyi ürkütmemeye çalışıyordu. Sonra, çocuğun şaşkın bakışları arasında çömeldi. Onun seviyesine indi. Bir anda dünya değişti.
Annen baban nerede? diye sordu sade bir dille. Çocuk bez parçasını avcunda sıktı. Kumaş buruştu, toz ve umutsuzlukla nemlendi.
Annem hasta… diye fısıldadı. Az duraksadı.
Paraya ihtiyacım var.
Ne gözyaşı, ne şikâyet. Sadece bir gerçek. Erdalın içinde bir şeyler yavaşça çatlamaya başladı. Bu cümleyi daha önce bin türlü farklı sesten duymuştu. Ama hiç bu tondan, bu bakışla değil.
Ya baban? dedi Erdal, yumuşakça.
Çocuk gözlerini indirdi.
Gitti.
Başka bir şey yok. Gerek de yok. Erdal başıyla hafifçe onayladı. Kendi oğlunu düşündü. Sekiz yaşında. Bu sabah sıcak battaniyede mızmızlanmıştı, alarm çok erken çaldı diye kızıp. Yarısı yenmemiş kahvaltısı, koridorda unutulan ayakkabıları geldi aklına onun “normal” sandığı hayatın aslında kırılgan olduğunu, her gün başka birinin dramına şahit oldukça daha iyi anlıyordu.
Işık yeşile döndü. Arkada kornalar daha yüksek çalmaya başladı. Şehir kendi hızını, koşuşturmasını, umursamazlığını istedi. Erdal ise oralı olmadı. Çömeli halde kaldı. Sonunda çocuğun gözlerinin içine baktı.
Senin adın ne? dedi.
Mert…
Sıradan bir isim. Bir çocuğun ismi yani. Mert ismi ya bir çocuk odasında olmalıydı, ya oyuncak kutusunda; sokakta değil. Erdal derin nefes aldı.
Mert… dedi, sesi tuhaf bir şefkatle titreyerek. Sana yardım edeceğim. Gel benimle.
Çocuk başını ani bir refleksle kaldırdı. Havada öyle bir an oluştu ki, sanki koca dünya o anda durup kadere meydan okuyor.
Beni tutuklayacak mısınız? dedi ilk defa sesi titreyerek.
Erdal başını iki yana salladı.
Hayır.
Kısa bir duraksama.
Bundan sonra senin de, annenin de, far silerek karnınızı doyurmanıza gerek kalmayacak.
Mert ona baktı. Umutla değil, şüpheyle. Çünkü umudu, inanmaya fırsatı olmadan yutmuş çocuklar böyle olur. Erdal bunu anladı.
İstersen kabul etmezsin, dedi sakince.
Ama gelirsen… yalnız kalmazsın.
Trafik sesi uzaklardan geliyordu artık, sanki şehir nefesini tutmuştu. Mert elindeki bezi izledi. Sonra polis arabasına, sonra Erdala baktı. İki farklı dünya. İki farklı yol. Sonunda, başını ağır ağır salladı.
Erdal doğruldu. Elini hafifçe çocuğun omzuna koydu ölçülü, saygılı, adeta törensel. Sanki çok değerli bir şeye dokunur gibi. Beraber yürüdüler arabaya. Komiser Erdal yolcu kapısını açarken Mert bir an durdu, kavşağa döndü. Işıklar hâlâ peş peşe değişiyordu. Gelen geçen kimse bir şey fark etmiyordu artık.
Abi? dedi usulca.
Efendim?
Teşekkür ederim.
Erdal hemen cevap vermedi. Hafifçe tebessüm etti.
Hayır, dedi sonra. Ben teşekkür ederim. Kırmızı ışıkta beni durdurduğun için…
Kapı kapandı. Araç harekete geçti. Ve Komiser Erdal uzun bir aradan sonra ilk defa, bu dünyada onaramadığı her şeye rağmen, belki de bu sefer bir şeyin tamamen kırılıp yok olmasını engellediğini hissetti. Arkalarında ışık yeniden kırmızıya döndü. Ama bu kez hiç kimse kornaya basmadı.



