ŞAŞIRTICI BİR HAYAT
Arkadaşım Esranın düğününde iki gün boyunca doyasıya eğlendik: bol kahkahalı, lezzetli yemekli ve neşeli. Damat Emir, Alain Delon gibi yakışıklıydı fakat güzelliğine rağmen şaşırtıcı derece mütevazıydı. Bütün misafirler gizlice Emiri incelemeye dalmıştı: gök mavisi gözler, bir erkeğe gereğinden fazla uzun ve simsiyah kirpikler (Allahım, neden bu nimet erkeklere bahşediliyor ki? Doğanın gizemi!), keskin bir çene, düzgün bir burun ve pürüzsüz, kadife teninde hafif bir esmerlik belirtisi Son dokunuş: hemen hemen iki metre boy ve geniş omuzlar. Esrayı sevmesek, masada Emir için kavga çıkarırdık doğrusu, o derece.
“Esra, nereden buldun şu güzelliği!” diye üstüne gittik. Her birimiz, Emirin aile köklerinde bir o kadar yakışıklı, bekar bir akrabası varsa gözleriyle aramaya başladık.
“Canlarım, ben Emirin güzelliği değil, sadeliğine vuruldum,” dedi Esra. “Emir köylü çocuğu; babaannesiyle büyümüş, harika bir işi var, elleri becerikli, tam bir çalışkan adam. Annemler yazlık almak için köyüne gelmiş, öyle tanıştık. Emir çok duyarlı, iyi kalpli ve güvenilir biri. Tam adam; evini, tarlasını ustaca yönetirdi. Şehre taşınmak için ikna etmem günler sürdü.”
Emir, yeni akrabalarla ilişkilerde, işte ve sohbetlerde hızlıca başarı elde etti. Kısa sürede iyi bir içki seçmeyi, parfümlere, siyasete, sanata, geziye, Borsaya, spora hâkim oldu; şivesini işin ustası gibi düzeltip, babasının ona hediye ettiği konforlu arabada direksiyon başına geçti. Kayınpederinin yanında iyi bir iş buldu, ev hediyesini kimin verdiği malum Tahmin edin artık.
Evliliğin ikinci yılında Emir’in beyaz çorap takıntısı ortaya çıktı. Çorapsız asla gezmiyor, evde de misafirlikte de bembeyaz çoraplarıyla dolanıyordu; botların içine bile onları giyiyordu, hatta kirli zeminde bile cesurca dolaşıyordu.
Esra ne bu beyaz çorap tutkusuna ortaktı, ne de anlayabiliyordu; ama titizlikle günde iki defa yer siliyor, bol miktarda çamaşır suyu alıyordu. Zamanla Emirin lakabı Çorap oldu.
Emirin bir sevgilisi olduğunu Esra, hamileliğinin sekizinci ayında öğrenmişti. Kadının da karnı aynı aydaymış meğerse. Çorap evden kovuldu, işten atıldı, lanetlendi ve bir gün içinde gözyaşları arasında uğurlandı. Sonrasında ise kasvetli, yapışkan, soluk sonbahar günleri başladı. Esra koca yatakta, büyüyen gövdesiyle uzanıp, kuru gözlerle tavanı izliyordu:
“Ağlayacağım sonra. Şimdi bebeğe zararlı.”
Esra, sanki Atatürk gibi sessizce yatakta duruyordu ve biz de nöbetçi gibi yanında sessizce oturuyor, destek oluyorduk.
Yüreğimizde acı vardı, hayatın sayfalarını yırtmak, ihanete uğranmış bölümleri koparmak istiyorduk, ama beklemek ve susmak gerekiyordu.
Bebek doğumunda hepimiz coşkuyla kutlama yaptık; balonlar salladık, hemşirelere çay teklif ettik ve makul bir şekilde herkese sağlık, mutluluk diledik. Taze dede, kutlama konusunda herkesten iyiydi. Fedakârca, doğumdan bir gün önce, hemşirelere söz verip, Esranın odası altına kocaman tebeşirle Torunum için teşekkürler! yazdı, sonra serenat yapmak istedi ama güvenlik hemen durdurdu. Güvenlik görevlisi, dedeyi odasında bir kadehyle ağırladı, toplumsal düzen bozulmadı.
Taburcu günü dede neşeliydi, taptaze bir enerjiyle parladı, tekrar tekrar ağladı, mutluluk ve gurur gözyaşlarıyla. Biz de tüm ekip ağladık, güldük, Esrayı öptük, mavi zarfa bakıp, baba Emirin düzgün burnunu minik oğlumuz Alpte gözlemleyip, derin bir sessizlikle geçtik. Esra ise sevinçte bile ağlamadı:
“Sonra Sütüm etkilenmesin, aman.”
Esra iki ay daha bizimle sustu, sonra bir gün Emiri görmek için yola koyuldu. Kibrit, asit yoktu, ama kırıcı, ağlamaya hazır bir hırs vardı: hesap soracak, yumruklarını duvarlara vuracak, utandıracak, acısını işte o ihanet eden adama yükleyecekti; onun umutlarını ve küçük oğlunun dünyasını yıkan adamı.
Bir de o utanmaz kadının gözlerine bakmak istiyordu; o gözler kesin güzel ve arsız olurdu. Göz göze gelirse, tükürecekti. Gerekirse tırmalayacaktı.
Esra sevgilinin evini, apartmandaki uslu teyzelerden öğrendi. Babacan teyzeler, Emirin nasıl adam olmadığını anlattı, güzergahtan bahsetti, intikam için türlü yol önerdi. Esra şaşkın bir halde, hüzünle gözyaşı dökmek isterken, adresi atlamadan yola çıktı.
Şimdi Esra, eski bir apartmanın girişinde duruyor, sadece beşinci kata çıkmalı, ya bağırmalı ya tükürmeli.
İlk katta kimse yok diye düşündü. İkinci katta, Keşke kimse olmasa da, boşa gitsem. diye geçirdi. Üçüncü katta yukarıdan gelen acılı bir bebek ağlaması duydu.
Kapıyı açan, sıska ve ağlamış bir kızdı; Esra’nın kafasındaki cazibeli rakibe hiç benzemiyordu. Esra rakibini şaşkınlıkla izlerken çocuk da içerden inatla ağlamayı sürdürüyordu.
Hoş geldiniz Esra Hanım. Emir artık yok; iki hafta önce gitti, nerde olduğunu bilmiyorum, dedi kız. Sonra yere oturup ağladı.
Esra birden tartışma isteğini kaybetti. Odaya girip, dul anneye destek vermek, sonra Sevinci yaşamak istiyorsan çilesini de çekersin, kızım! diyecekti. Mutlaka kızım diyecekti. Ve küçümsemeden bakacaktı. Aldatılan taraf olarak hakkı vardı.
Bebek kuruydu; göz kapakları şişmiş, alnında damar belirgin, sesi kısılmıştı. Açlıktan ağlıyordu; annesi ise kapının eşiğinde baygın halde ağlıyordu.
Mutfak dolapları boştu; Esra onları hatırlamakta zorlanıyordu. Sonra mutfakta yarım bırakılmış bir not bulmuştu: Benim Lütfen. Korkunç bir cümle.
Kız, yere oturmuş, Esraya yaklaşıp, içini döküyor; kira süresi bitmiş, birkaç gün sonra çıkmalıymış; sütü bitmiş, Emir de kayıp, parası yokmuş, çok üzgünmüş, utanıyormuş, pişmanmış ama ne yapacağını bilmiyormuş. Affını rica ediyor, gerekirse vurmasını söylüyor. Oğlunun adı Aliymiş, Esra unutmasın diye. Ali, Alpten sadece dokuz gün büyükmüş.
Esra hızla eve dönmek zorundaydı; 20 dakika sonra Alp emmek isteyecekti. Koşmak kolay değildi; Okanın iki kocaman çantası kolları ağırlık yapıyor, Okan kendi kendine koşuyor, yanında tok Aliyi tutuyordu. Esra koşarken, eve iki yatak daha sığdırmayı düşünüyordu.
Üç yıl sonra Okanın düğününde eğlendik, bir yıl sonra Esra evlendi. Esranın eşi, beyaz çorap giymez, hayatı daha renkli yaşamak gerektiğine inanır, eşine, oğluna ve iki kızına büyük sevgiyle bağlıdır. Okan dört erkek annesi oldu, eşi ise hâlâ bir kız çocuğu umuduyla umutlu
Bir hayatı yaşamak bazen insana acıların paylaşmayı, affetmeyi ve yardımı da öğretiyor. Olgunluk, yaşananlardan ve affedilenlerden, hatta alınan derslerden doğuyor.



