Küçük Oğlun Vasiyeti: Ailenin En Genç Ferdiyle Gelen Sırlar ve Miras

KÜÇÜK OĞLUN VASİYETİ

Yıllar yıllar önceydi… Hatırlarım da, Zehra’nın gözleri ameliyat odasının tabelasında asılı kalmıştı. Saatlerdir süren bekleyişten harfler gözünde bulanıklaşıyor, yüreği kafesinde çırpınan bir kuş gibi atıyordu. Zehra, dört yaşındaki küçük oğlu Keremin en sevdiği oyuncağını, plastik kırmızı kepçeli traktörünü sıkı sıkıya avuçluyordu. Aslında Kerem ilk başta, çizgi filmlerdeki gibi mavi bir traktör isterdi; ama babasının armağan ettiği bu kırmızı oyuncak, zamanla onun küçücük ve kusurlu kalbinde bambaşka bir yere sahip oldu.

Sonunda mat camların ardından silik bir erkek silueti göründü, kapılar açıldı ve yorgun bir doktor koridora çıktı. Zehra aniden yerinden fırlayarak ona doğru koştu:
Doktor bey, nasıl geçti, nasıldı Keremim? diye nefes nefese sordu.
Doktor başı öne eğdi, maskesini yavaşça çıkardı:
Zehra Hanım, üzgünüm… Elimizden geleni yaptık…

***

Zehra oğlunun yatağında büzülmüş vaziyette yatıyordu. Yastık hâlâ Keremin kokusunu taşıyordu. Karşıdaki aynada onun bisküviyle kirlenmiş avuç izleri hâlâ duruyordu. Ne iyi ki, temizlemeye fırsat bulamamıştı… Çünkü bir daha hiç kirletmeyecekti. Başını bir daha o yastığa koyamayacaktı.

Kuru yanağından bir damla daha aktı. Acı, Zehranın yüreğine ateş gibi oturmuştu. Sağlam bir kalpti onunki, ama küçük Keremin doğuştan böyle bir kalbi olmamıştı. Büyük oğlu Mert, şanslıydı; on sekiz yaşında ve üniversite okuyor, artık kendi ayakları üstünde duracak yaşa gelmişti. Ama Kerem Zehranın beklenmedik geç yaş sevinci, büyük bir kedere dönüşmüştü. Hamileliği boyunca doktorlar her şeyin yolunda olduğunu söylemişti; fakat doğuma yakın rastlantı sonucu kalbindeki o büyük sorun ortaya çıkmıştı. O tehlikeli ameliyatta bir şeyler ters gitmiş ve artık Kerem yoktu…

***

Zehra bir an için kendini uykuya bırakmıştı. Son günlerde her gecesi aynı rüya ile geçiyordu. Yine o yemyeşil, rengârenk çiçeklerle bezeli, cıvıl cıvıl güneşli kırdaydı. Uzakta, Keremcik yine kendine özgü tebessümü ile duruyor, üstünde arabaların basıldığı gömleği vardı. Elinde beyaz papatyalardan bir demet vardı.

Kerem! Oğlum! diye Zehra seslendi, ama o duymaz gibiydi, papatya yapraklarını tek tek ayıklıyordu.

Zehra kollarını açmış koşuyor, sarılmak istiyordu, ama ne kadar hızlı koşarsa koşsun, Kerem ona bir türlü yaklaşmıyordu, aksine sürekli uzaklaşıyordu. Zehra içi paramparça, ellerini ona uzatıyor ama erişemiyordu. Aniden Kerem gözlerini kaldırdı, gülümsedi ve birden havada eriyip kayboldu. Paptya yaprakları usulca yere süzüldü

Zehra oraya varınca yeşil çimenlerin üstüne bembeyaz yapraklarla dikkatlice yazılmış bir adres gördü.

***

Zehra telefonun acı sesiyle uyandı. Ekranda Mert yazıyordu.
Canım oğlum… dedi kısık, boğuk bir sesle.
Anneciğim, bugün geleceğim, bana güzel bir şeyler hazırlar mısın?
Zehra dudaklarında acı bir tebessümle yanıtladı. Yeter artık, dedi içinden; Keremsiz geçen üç ay olmuştu ama bir de Merti vardı. En azından onun için hayata tutunmalıydı.
Tabi oğlum, sen ne istersen. Krep yapmamı ister misin?
Harika olur anne! Hadi hazırlan, ben yoldayım, otobüse bindim bile!

Mert, her hafta sonu gelmeye gayret ederdi ki annesiyle babasına iyi gelsin, yalnız bırakmasın, çünkü o da küçük kardeşinin yokluğunun acısını içinde hissediyordu. Fakat hayat devam ediyor, yas da ailece aşılmalıydı.

Zehra güçlükle yerinden kalktı ve mutfağa geçti. Buzdolabını açtı, şunlara bunlara baktı ve evde süt kalmadığını fark etti. Eşi Hasan, mutfak masasının başında bir dizüstü bilgisayarın devresini tamir ediyordu. Gözlüğünü alnına itip bakarak:
Bir şey mi lazım, markete mi gideceksin?
Mert aradı. Geliyor, krep istedi. Süt bitmiş. En iyisi ben gidip biraz temiz hava alayım, dedi.

Hasan hafifçe başını salladı. Kendine gelmeye başlıyor, diye içinden geçirdi.

Zehra yavaşça giyindi, dışarı çıktı. Ilık bir bahar yeli yüzüne vuruyor, kuşlar ötüyor, ağaçlar filizlenip taze yapraklarını sergilemeye hazırlanıyordu. Doğa uyanıyordu. Zehra içini çekti: Ah Kerem, beşinci baharını göremedi…

Kafasını sallayıp karamsar düşünceleri kovdu, markete yürüdü.

***

Raflardan sütü, Mertin sevdiği şekerlemeleri, ekmeği ve biraz da tavuk alıp kasaya yöneldi. Tam o sırada paralel reyondan tanıdık bir çocuk kahkahası duydu. Yüreği bir anda burkuldu; tıpkı Keremin gülüşüne benziyordu. Hemen koşarak sesin geldiği tarafa yöneldi ama sadece reyonların ardında kaybolan bir minik çocuk figürü görebildi. Akıl dışı olduğunu bilse de, Zehra kendini o çocuğu takip ederken buldu. Hızla ilerlerken yeni gelen bir kampanya afişine çarptı.

Afişi kaldırmak için eğildi ve donakaldı: Afişin üzerinde, bembeyaz bir zeminde, kırmızı harflerle o rüyadaki adresin aynısı yazılıydı.

Keremciğim, bana bir şey mi söylemek istiyorsun? diye mırıldandı.

Zehra eve bu düşünceler içinde döndü: Bu bir tesadüf olamazdı. Kerem ona bir mesaj göndermek istiyordu. Ama neydi bu? Belki de o adrese internetten bakmalıydı. Ama bugün değil. Bugün oğlu Mert geliyor, onu güzel karşılamalı ve biraz da olsa kendini toplamalıydı.

***

O akşam Zehra şaşırtıcı şekilde huzur buldu. Oğlu üniversite maceralarını anlatırken Zehra hatta gülümsüyordu. Mert, annesinin hazırladığı yemekleri iştahla yerken Zehra ile Hasan ona gurur ve şefkatle bakıyordu. O artık onların hem ilk hem de tek evladıydı. Herkes odalarına çekilip, gece bastırınca, Zehra yorgunluktan hemen uyuyakaldı.

Gece yarısı, banyonun oradan hafif bir çocuk şarkısı sesi duyduğunda uyanıverdi. Kalbi hızla çarptı, nefesi neredeyse kesilecek gibiydi: O sesi her yerde tanırdı, Keremin o ince sesi, en sevdiği traktör şarkısını söylüyordu…

Zehra dudaklarını ısırıp yataktan kalktı, dikkatlice banyoya seğirtti. Kapıyı usulca araladı, tabii ki içeride hiç kimse yoktu. Gözleri doldu. Kendi kendine kızarak, Ne bekliyordun ki Zehra, Kerem orada mı olacak? Kerem artık yok! Bu, sadece deliren hayal gücün! diye söylendi.

Lavabonun başına geçip biraz su açtı, yüzünü yıkadı. Artık toparlanma vaktiydi; Hasan ve Mert için Ayna karşısında hafifçe kendisine baktı; bitkin ve solgun bir yüz, gözaltlarında morluklar…

Sinirle sabunu köpürtüp aynaya sürdü, nedenini bile bilmeden. Köpükten damlacıklar aşağı inerken birden harflerden oluşmuş gibi görünen adresi fark etti… Bir ürpertiyle arkasından bir çocuk sesi duydu:
Ben seni bekliyorum, anne…

***

Uyuyamadın mı? diye seslendi Hasan, yatakta doğrulup bir anda ışığa gözlerini kısıp. Zehra koltuğa oturmuş, dizlerinde bilgisayarla ekrana bakıyordu.

Hasan, gelir misin? Aynı hissi sen de yaşarsan, inan ki yaşadıklarım hayal ürünü değil…

Hasan ağır adımlarla yaklaştı. Gözleri bilgisayar ekranında, dört yaşında bir oğlan çocuğunun fotoğrafına ilişince yüreği sıcacık oldu.

Yiğit Kaya, 4 yaşında, yazıyordu altında. Yiğitin anne ve babası bir trafik kazasında üç yıl önce hayatını kaybetmişti; bir süre babaannesiyle kalmış, o da vefat edince altı aydır Sevgi Yurduna verilmişti.

Bu adres peşimi bırakmıyor, dedi Zehra; bunu bana Kerem iletiyor…

Zehra rüyasını, markette ve banyoda yaşadıklarını kocasına anlattı. Hasan, kısa bir düşünceden sonra kararlı bir şekilde cevapladı:
Zehra, gidiyoruz

***

Çocuk yuvasının müdürü Melahat Hanım, Zehra ve Hasanı aydınlık bir koridordan geçirirken bir yandan da olanları anlatıyordu:
Yiğit ilk geldiğinde burada pek durmayacak sanmıştık. Düzenli, sevgi dolu bir ailede yetişmiş bir çocuk. Üç kere evlat edinmek istediler fakat tanışmaya gelen aileleri görünce içine kapanıyor, iletişim kurmuyordu. Belki başka yerlerde bunu yapanlar olabilir ama ben ısrarla bir çocuğu istemediği yere bırakmaya vicdanım elvermiyor. Benim annemle babam gelecek, onları hemen tanırım der hep. Son üç ayda ise hayalî bir arkadaşı var; adını Kerem koymuş. Bu Kerem birkaç gün önce ona, Artık annenle baban geliyor demiş…

Zehra ile Hasan birbirlerine baktılar. Yoksa ölen oğulları böylece yetim bir çocuğun yolunu mu aydınlatıyordu?

Neyse, buyurun, tanışın, belki siz onun gönlünü ısıtırsınız, dedi ve oyun odasının kapısını açtı.

Zehra onu hemen tanıdı. Minicik, zayıf bir oğlan, diğer çocukların arasında diz çöküp oyuncak bloklardan kule yapıyor, bir yandan da Keremin sevdiği şarkıyı mırıldanıyordu… Yiğit, Zehra ve Hasanı görünce birden kalktı, blokları bırakıp sevinçle koşarak bağırdı:
Anne! Baba! Biliyordum geleceğinizi!

***

Evlat edinme işlemleri, Melahat Hanımın yardımlarıyla kolayca hızlandı. Yiğit sonunda bir aile sıcaklığına kavuşunca Melahat Hanım da çok mutlu olmuştu. Zehra ile Hasanın da küçük oğullarını kaybetmiş olduğunu öğrenince iyice duygulanmıştı. Tam bir ay sonra, Zehra, Hasan ve Mert, Yiğiti sonsuza dek almak üzere yuvaya geldiler. Kapıdan çıkmadan önce Yiğit aniden Zehranın elini bırakıp:
Anne, bekle! dedi ve koridorun sonuna, pencereye doğru koştu. Kerem orada, bizimle vedalaşmak istiyor!

Zehranın yüreği yine bir sızıyla burkuldu. Ama bu kez buruk bir huzurdu içinde; değişmeyecek şeyleri kabullenmek ve hayatı sevdikleriyle sürdürmek gerektiğini fark etmişti. Şimdi küçük Yiğitin kaderi onların sevgisine emanetti. Oğlu Keremi hiçbir zaman unutmayacak, acısı yüreğinde yumuşayacak; ama artık uğruna güçlü olması gereken bir küçük yürek daha vardı.

Yiğit pencerenin yanında bir süre bekledi, sonra hızlıca annesine, babasına, ağabeyine doğru koştu. Dışarıda, pencerenin önünde bir beyaz güvercin gökyüzünde kanatlandı, yuva etrafında döndü ve başlarının üstünde huzurla süzülüp gözden kayboldu.

Rate article
Lifequest
Küçük Oğlun Vasiyeti: Ailenin En Genç Ferdiyle Gelen Sırlar ve Miras