Hamile eşinin cenazesine sevgilisini getirdi… Sonra avukat vasiyeti açınca gerçek ortaya çıktı

Lucianın cenaze günü geldiğinde, İstanbul üstünde gri bir bulut geziniyordu, sanki şehir nefesini tutmuştu. Lucia yani burada adını Ayşegül Demir yapalım henüz otuz iki yaşındaydı ve yedi aylık hamileydi. Bir sabah evinin mutfağında aşırı stres ve bir aneurizma sonucu aniden hayata veda etti. Haber neredeyse herkesin dünyasını başına yıktı. Neredeyse diyorum, çünkü eşi Engin Demir şaşırtıcı şekilde olağan bir soğukkanlılık sergiledi. İstanbulun meşhur müteahhitlerinden Engin, kolunda pahalı saat ve yüzünde yapay bir tebessümle cenaze işlerini askeri disiplinle organize ediverdi. Gözyaşını gören olmadı, taziye sırası beklerken tırnaklarını kemirdi, empati katsayısı ise bankamatik seviyesindeydi.

Tören boyunca kimin fısıldadığını, kimin kaşlarını çattığını anlamak imkânsızdı. Derken, Karacaahmet Mezarlığındaki kapı bir kez daha açıldı. Engin içeriye genç, zarif ve siyah dar elbiseli bir kadınla girdi. Küçük bir grup hemen tanıdı: Kadın, Enginin yanında gece gündüz koşturan asistanı hem ismi hem havası yeni, bambaşkaydı: Gülce Şahin. Ayşegülün ailesinden bazıları o an olanı anladı; Engin, hamile eşinin cenazesine yeni sevgilisini koluna takıp getirmiş, hem de hiç utanmadan tanıtmıştı. İstanbulun dedikodu ekipleri için biçilmiş kaftan, Ayşegülün annesinin sinir krizi geçirmesi içinse yeterli sebepti.

Ayşegülün annesi göğsünü tutarak sandalyesine yığıldı. Kardeşi Serhat ise dişlerini sıkıp yumruğunu masaya vuracak gibi oldu. Salondaki uğultu bir an olsun dinmedi, bir tek Gülce dimdik durup, tabuttaki bembeyaz gelinliğe bakanları görmezden geldi. Engin, en ön sıraya oturdu; Gülce ise yanında yer aldı ve Enginin ona fısıldadığı bir şeye hafifçe gülümsedi.

Tören bitince aile avukatı, emektar Mesut Bey, herkesi özel bir odaya topladı. Fiyakalı gözlüklerini ayarladı, siyah dosyasını açtı ve ağırbaşlı bir sesle açıkladı: Ayşegül Hanım, vefatından birkaç hafta önce vasiyetnamesini güncelledi. Kendi arzusuyla vasiyet bugün okunacak. Enginin gözleri parladı, Bana ne kaldı? diye içinden düşünüyordu. Gülce ise avuç içi terlese de Enginin elini sımsıkı tuttu.

Mesut Bey, birkaç standart satırı okuduktan sonra birden ciddileşti. Gözlerini Engine dikip şu cümleyi kurdu: Vasiyet, ancak belirlenmiş bir şart yerine getirilmezse devreye girecek ki bu durumun ispatı ihanet.

Salon buz gibi oldu. Gülcenin yüzü bir anda limon yemiş gibi ekşidi, Engin yumruğunu sıktı ama sesi çıkmadı. Mesut Bey, Ayşegülün ölümünden önce neler öğrendiğini anlatmaya başladı.

Ayşegül vefatından haftalar önce, hissettiği risk yüzünden, doğmamış bebeği için bir sürü delil toplamıştı. E-postalar, banka dökümleri, ses kayıtları, hatta fotoğraflar Hiçbirisi şüphe değil, kelimenin tam anlamıyla yemyeşil delil olmuştu. Görüldü ki Engin, hayatını Ayşegülle paylaşırken, bir yandan da Gülceyle iki yıldır sürdürdüğü gizli aşkı cüzdanı üzerinden de ödüllendiriyordu. Ortak adına açılan şirket ki kurucu sermayesi Ayşegülün babaannesinden kalan miras her ay düzenli olarak Gülcenin hesabına para aktarıyordu. Aile şirketi mi dedin Enginciğim? Seninki aşk şirketiymiş meğer.

Engin, Bu doğru değil! diye bağırdı ama Mesut Bey dinlemedi bile. Ayşegül, bir noterde akli dengesinin yerinde olduğuna dair video kaydını, imzalarını ve sözlerini bırakmıştı; mahkemeye gitse hiçbir şey değişmeyecek şekilde her detayı düşünmüştü kadıncağız.

O sıra Gülce kolunu dürttü, Hepsi kıskançlık, iftira! diye savunmaya kalktı. Mesut Bey usulca masadan bir zarf çıkardı. Bu da Ayşegül Hanımın sevgili yerime geçecek hanımefendiye yazdığı mektup. Ayşegül orada hislerini dökmüş: Enginin uzaktan bile soğukluğunu, bazı şeyleri görmezden gelip tüm gebeliği boyunca huzurunu korumaya çalıştığını anlatıyordu.

Vasiyetin son maddesi ise tam bir Türk usulü tokat: Engin, eşinin şahsi mirasından ve ortak şirketteki hisse payından feragat ediyor. Gülce beş kuruş alamıyor, hatta aldığı paraları derhal vakfa geri ödemekle yükümlü. Tüm varlıklar, doğmamış bebeği anısına kurulacak bir çocuk yardım derneğine aktarılıyor. Ayşegülün Umudu adlı vakıf, annesiz kalan çocuklara ve tek başına mücadele eden annelere destek olacak.

Engin yerlere düştü, Ben aslında! diye açıklama yapmaya çalıştı, kimse kulak asmadı. Gülce ise usulca kaybolup gitti, sanki hiç var olmamış gibi. Ayşegülün ailesi, sevinç ve hüznü gözyaşlarında birleştirirken, kızlarının zekâsı ve öngörüsüyle bir kez daha gurur duydu.

Aylar geçti, haberler basına yansıdı. Enginin piyasadaki itibarı paramparça oldu. İş ortakları, eski dostları, hatta kahvecisi bile sırt çevirdi. Şirket elinden alınıp profesyonel bir vakıf ekibi tarafından yönetilmeye başladı. Ayşegülün Umudu bayi açmış gibi yayılırken, İstanbuldaki pek çok yardıma muhtaç anne ve çocuğun yüzü gülmeye başladı.

Ayşegülün annesi her hafta vakfa uğruyor, Kızım burada yaşıyor! diyordu. Serhat ise gönüllü olmuştu, Bakın kızımın hikâyesi bu, elinizde ne varsa yazılı bırakın! diye anlatıyordu. Ne kin, ne intikam Sadece adalet.

Engin dava açmaya çalıştıysa da ellerindeki belge dağını Romaya göstersen, Papa bile onaylardı. Gülce kayboldu, borçlar canını okudu, aralarındaki aşk ise sabun köpüğü misali dağıldı. Engin sonunda tek başına, paraya çeviremeyeceği ve yalanlayamayacağı bir gerçekle yüz yüze kaldı.

Bu olay, İstanbul hukuk fakültelerinde ve aile sohbetlerinde hakkını saklı tut örneği olarak anlatılır oldu. Her şeyi yazılı bırak, kalbine de söz geçirt derler ya, Ayşegül bunu kimseye bağırmadan, yürekten yaptı.

Şimdi bu öyküyü bilen herkes kendine soruyor: Yerin Ayşegül olsa ne yapardım? Affeder miydim? Tepkimi hemen koyar mıydım? Yoksa usulca planımı mı kurardım? Cevabını bilmiyorum, ama bir tek bildiğim var: İstanbulun en büyük sürprizini, bu akıllı kadın yaptı. Eğer bir şey öğrendiysen, paylaş, yorum yaz. Çünkü bazen, başkasının hikâyesinde kendi yolumuzu buluruz.

Rate article
Lifequest
Hamile eşinin cenazesine sevgilisini getirdi… Sonra avukat vasiyeti açınca gerçek ortaya çıktı