Üç evlilik, dört çocuk: Karavanıyla gezen bir kadın mı, yoksa kendi değerini bilen bir Türk kadını mı?

Geçen gece, rüya gibi bir serapta sevgili arkadaşım Semayı gördüm. Hayat hikayesini bana anlatırken, sesi adeta eski bir meydanda yankılanıyordu. Onun içtenliğiyle dolu optimismi, bana tarifsiz bir güven verdi. Semanın yaşamı gölgeler ve tuhaf renklere boyanmış bir yolda ilerlemiş gibiydi; sevinçleriyle, acı ve şaşkınlıklarıyla. Sema, dört çocuk annesiydi: biri 22 yaşında, ikizleri 15inde ve en küçüğü ise sadece 5 yaşındaydı. Tüm bu çocuklar, farklı adamların ve farklı evliliklerin birer sonucu olarak, kaderin ilginç oyunu gibi hayatına girmişlerdi.

İlk evliliği uykulu bir rıhtımda başlayıp, kederli bir sonbahar sabahı bitmişti; kocası alkolün içinde boğulmuştu sanki, değişmeye hiç niyeti yoktu. İkinci evliliğindeki adam, Semanın ve annesinin emeğine yaslanarak yaşamını sürdürüyordu. 33 yaşında, bir pazar akşamı gibi sessizce, bu evliliği geride bıraktı. Bu esnada Sema, bir çağrı merkezinde çalışıyordu; devasa, camlarla örülü bir binada hayatını kazanmak için didinip duruyor, hayat ise baş döndüren bir kaosun içindeydi.

Zamanla, ilk kocası gökdelenler arasında bir klinikte tedavi görüp ayağa kalkınca, ilişkileri bulutların arasından sızan güneş gibi ısındı. Artık oğlunu görebiliyor ve ona maddi destek de sağlıyordu. Fakat ikinci kocasından ise bir daha hiç haber alamadı; ikizleriyle ilgilenmekten de kaçınmıştı. Sema, birçok adamla tanıştı zaman içinde fakat hiçbiri gerçek bir dosta yahut yoldaşa dönüşmedi. Şimdiki kocasını ise bir sosyal medya rüyasında, Instagramdaki renkli profillerin arasında keşfetmişti.

Bayram tatilinde, masalsı bir Ege kasabasına gitmeyi planladı. O şehir, yazıştığı adamın memleketiydi. Buluşmaları, yıldızlı bir gecede deniz kenarında başlayan bir öyküye dönüştü. Sonrasında Sema, taş evlerle dolu bu kasabaya taşındı; ikizleri burada okula başladı. Fakat bu aşk hikâyesi, yazlık akşamlar gibi kısa sürdü. Adam, taşınmak ve evlenmek bana huzursuzluk veriyor diyerek uzaklaştı. Sema ise, şehrin rüyasına aşık olup kalmayı seçti. Büyük oğlu ise, babasıyla yaşamayı tercih ettiğinde Sema buna hiç karşı çıkmadı.

Boş vakitlerinde, tanıdık bir internet sitesine kaydolup farklı adamlarla sohbet etmeye başladı. Artık kalıcı bir ilişki aramıyordu, sadece anın keyfini sürmek istiyordu. Bir gün, kendisinden bir yaş küçük bir adamla, Metinle tanıştı. Metin, İstanbulun arka sokaklarından hiç ayrılmamıştı. Aralarındaki sıcaklık hemen başladı; on ay sonra evlendiler. Metinin çocuğu yoktu, Sema ise bir kız çocuk dünyaya getirdi. Şimdi, kendilerine ait bir evleri, küçük bir bahçeleri ve hatta birkaç tavukları vardı. Tuhaf olan şuydu: Konuşmadan, hesaba kitaba vurmadan düşleri ve hedefleri tıpkı aynı renkten bir halı gibi dokunmuştu.

Semanın hikâyesini dinlerken, hayata sıkı sıkıya tutunmak gerektiğini gördüm. Kendine değer vermek, kendini koşulsuzca sevmek, insanın rüyasında bile önemini yitirmiyordu. Hayat, bir erkeğin arkasından koşmakla yahut evlilik düşleriyle değerlendirilemezdi. Gözyaşının arkasında saklanan hüzünleri, kalıcı bir yenilgiye dönüştürmemek gerekir. Çocukların olması, sevgiye engel değil; çünkü her zaman, koşulsuzca sevecek ve seni olduğun gibi kabul edecek biri çıkar karşına, hangi şehirde olursa olsun. Kendini sev ve bu garip, rengarenk hayatı kucakla!

Rate article
Lifequest
Üç evlilik, dört çocuk: Karavanıyla gezen bir kadın mı, yoksa kendi değerini bilen bir Türk kadını mı?