Uzun zamandır internette dolaşan, birçok kişiye inanılmaz gibi gelen bir hikaye var. Fakat biliyoruz ki, hayat öyle senaryolar yazar ki, en yetenekli yönetmenler bile yetişemez ardına. Sonunu bekleyin; şaşıracaksınız!
Burhan, gece vardiyasından dönerken bitap haldeydi. Tek isteği eve gidip kendini yatağa atmak, deliksiz bir uyku çekmekti. Maden ocağında iş çok ağırdı, üstelik cezaevinden çıktıktan sonra başka bir yerde iş bulmak da neredeyse imkansızdı. Koca şehirde tuttuğu kiralık evde, on beş adam bir arada kalıyorlardı. Onun durumundakiler genellikle işçi koğuşunda uyuyakalmayı becerebilir ancak.
Kısayoldan eve gitmek için parkın içinden geçmeye karar verdi. Uykusuz gözlerle ilerlerken, ilerde bir bankta büyükçe bir paket gördü. Yaklaşınca şaşkınlıktan dona kaldı: Battaniyeye sarılmış minicik bir bebek! Sonbaharın soğuğunda, kim bilir ne kadar saat orada kaldı bu çocuk, diye düşünmeden edemedi. Akıl mantık diyor ki; suç kaydın var, bulaşma bu işe. Ama vicdan başka türlü konuşuyor işte.
Burhan, bebeği alıp, on beş adamın kaldığı eve getirmeyi mantıklı bulmadı elbette. Bunun yerine sıkça önünden geçtiği, iki katlı, kırmızı çatılı çocuk yuvasına götürmeye karar verdi. Durumu anlattı ve görevli hemşire hemen bebeği aldı kucağına. Bir de baktılar, minnak bir kız çocuğu! Hemşire sordu: “Anne-babadan bir not yok. İsmini ne koyalım?” Burhan, “Adı Elif Burhan olsun madem,” diye gülümsedi.
O andan sonra hayatını sorgulamaya başladı Burhan. Kimsesi kalmamıştı hayatta; yine de bir sıcaklık, bir yuva arzusu vardı içinde. Elif’i sık sık aklına getirdi; bazen çocuk yuvasını arayıp halini hatırını sordu. O büyüdükçe, Burhan da ara sıra onu ziyarete gitmeye, ona oyuncaklarla gitmeye başladı. Her seferinde Elif, ona resimler veriyordu; resimlerde Elif, annesi ve babası birlikteydi.
O sıralar, yuva çalışanlarından Ayşe adında, Burhan’la aynı yaşlarda biri vardı. Kendisi de yıllar önce aynı kurumda büyümüştü ve bir çocuğun aile ihtiyacını çok iyi bilirdi. Fakat Ayşe de biliyordu ki, bir kızı bekâr bir adama asla teslim etmezler. İçten içe Burhan’a karşı bir sıcaklık duymaya başladı ve onun Elif’e on yıldır uzaktan demir gibi sahip çıktığını görünce bir hareket yapmaya karar verdi.
Elif sabırsızlıkla babasının onu alıp eve götüreceği günü bekliyordu. Burhan ise beş yıldır eve çektiği kredinin taksitlerini ödeyip duruyordu, ne de olsa usta işçi maaşı, vasıfsız işçilere göre çok daha iyiydi. Yine de evlilik olmadan Elif’i ailesine alamıyordu.
Bir gün Ayşe ile Burhan uzun uzun sohbet ettiler. Birbirlerinden hoşlandıklarını ve kaderin onları bir şekilde bir araya getirdiğini fark ettiler. “O zaman resmiyete dökelim bu işi,” dediler ve nikâh işlemlerine başladılar. Elif’in odasını birlikte döşediler. Çocuk yuvasına neşe içinde gittiler; Elif, Burhan’ın boynuna atladı, Ayşe’ye de sıkı sıkı sarıldı. O gün Elif’in babası mutluluktan parlıyordu adeta. Burhan, diz çöküp, “Elifciğim, eşyalarını topla. Artık evine gidiyorsun. Biz seni bekliyoruz,” dedi.
Bir parkta bir bankta bulunmuş bir çocuğun, on yıl sonra bir aileye kavuşması… Gerçekten de mucize gibi! Burhanla Ayşe evlendi mi, sonrasında ne oldu, bu kısmı hikâye anlatmıyor. Ama tahmin edin, muhtemelen mutlu oldular. Çünkü onları birleştiren, bir çocuğa sıcak bir yuva sunabilmenin mutluluğu ve iyiliğiydi. Böylesi ya da benzer hikâyelerle bu topraklar ne eksilir ne de fakirleşir. Çünkü bizim insanımızın gönlü geniştir; en güzel hikâyeleri de böyle insanlar yazar.
Hikâye bu kadar; bakalım siz ne düşünüyorsunuz? Hoşunuza gitti mi?



