Köyde büyüyen Zeynep sıradan bir kızdı; ne özel bir yeteneği vardı ne de ailesi onun için büyük hayaller kurmuştu. Annesi sık sık şöyle derdi: Okul bittikten sonra ya sütçü olursun ya da pazarda tezgahtarlık yaparsın, başka bir yol yok bizim köyde. Zeynepin çevresinde dönen dünya, daracık sokaklar ve saman kokusuyla sınırlıydı; gökyüzü bazen ona yere daha yakın, hayaller ise daha uzak gelirdi.
Ama bir gece, dolunay göğü parçalarken ve tarlaların üstünde mavi bir sis eğlenirken, Zeynep her şeyin aksi yönde hareket etti. Dokuzuncu sınıfı bitirdikten hemen sonra, kendisinden bir yaş büyük bir oğlandan hamile kaldı. Aileler toplandılar, bir araya gelip konuştular konuşmalar bazen bir karabasan gibi ağzından duman çıkan samimi, yorgun yüzlerin arasında dönüp dolaşıyordu. Sonunda karar verdiler: çocuğun, babasının annesiyle birlikte kalması en iyisiydi. Zeynep anneliğe hazır değildi, kendisinin annesi ise ona maddi destek olacak durumda değildi. Çocuğu bir sonbahar sabahı dünyaya getiren Zeynep, sabaha karşı uyanan serçeler gibi bir anda bambaşka bir hayatın ortasında buldu kendini.
Köyden ayrıldı bir gün; İstanbulun taş kaldırımlarından içeri adım attığında, şehir ona rüyaların içinden çıkmış bir labirent gibi görünüyordu. Güzel Sanatlar Lisesine kabul edildi resim yapmak ellerinin bildiği tek masaldı. Şehirde yaşamak, köydeki yorgunlukları bir kenara itmeyi sağladı: Artık ağır bidonlarda su taşımıyor, soba yakmıyor, ellerini toprakla yaralamıyordu. Cuma geceleri arkadaşlarıyla dansa gidiyor, sinemaya, alışverişe karışıyordu. Zeynep şehrin ışıltılı kalabalığında yeni bir benlik kazandı, resimlerinden elde ettiği parayla geçinmeye başladı. Artık eline ayda ortalama beş bin lira geçtiğinden kendini daha güvende hissediyordu.
Fakat son yılında rüya bir döngüye girdi: Zeynep tekrar hamile kaldı. Kendisiyle uzun uzun konuştu, bir süre kürtajı düşündü, ama sonunda ikinci oğlunu dünyaya getirdi. Nişanlısı onları ailesinin Şişlideki küçük pansiyon odasına kabul etti. Fakat bir çocukla hem okumak, hem yaşamak zordu; bu yüzden oğlunu bir süreliğine annesine, köydeki eski eve gönderdi. Zaman geçti annesi de gökkubbenin altında sönüp gitti, ardından Zeynep oğlunu yanına almak zorunda kaldı.
Yıllar tuhaf bir yağmur gibi akıp giderken, Zeynepin sağlığı günden güne eridi; bir gece rüyasında, uzaklarda büyüyüp iyi bir işte çalışan büyük oğlunun omuzlarına uzandı elleri. Zeynep, oğlundan ilaç ve yiyecek için para istemeye başladı. Sık sık, derin bir iç çekişle Annenim ben… kimim var senden başka? diyordu, söyledikleri gözyaşlarıyla karışıp sis gibi oda köşelerine siniyordu. Oğlu, bu ağır duyguların altında ezilince annesini Bursadaki evine davet etti, ona bakmak isterdi. Zeynep ise bavulunu hazırlamaya koyuldu; ama ikinci oğlunun babası ortaya çıktı, çocuğun yanında kalmasını istedi, Merak etme, ona iyi baba olurum, büyütürüm, diye söz verdi. Zeynep önce inanmadı, ona karşı bir taş gibi soğuktu ama sonra, bu rüya ülkesinde her şeyin akışına teslim olmanın en kolayı olduğuna karar verdi ve oğlunu onun yanında bırakmayı kabul etti.
Her şey, bir gece ansızın başına düşen ayna kırıkları gibi şekil değiştirmişti… Köyden şehre, oradan bir çocuğun küçücük ellerine ve bir başkasının sözünde uçup kaybolan yıllara… Rüyanın sonunda Zeynep tek başına bir trene bindi ve uzaklara giderken, geçmişteki bütün yüklerinden nefes alıyormuş gibi hafifledi.




