Affedersin anne, onları orada bırakamadım: Oğul, yeni doğan ikizleri eve getirdi

Affedersin anne, onları orada bırakamadım: Oğlum eve yeni doğmuş ikizlerle geldi

16 yaşındaki oğlum kucağında iki yeni doğmuş bebekle kapıdan girdiğinde aklımı yitiriyorum sandım. Sonra bu çocukların kim olduğunu anlattığında, annelik, fedakârlık ve aile hakkındaki tüm inançlarım bin parçaya dağıldı.

Benim adım Hatice, 43 yaşındayım. Son beş yıl, korkunç bir boşanmanın ardından gerçek bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü. Eski eşim Cengiz, birlikte kurduğumuz her şeyi alıp başka bir kadına gittiğinde, oğlum Baranla baş başa ve zar zor geçiniyorduk.

Baran şu an 16 yaşında, benim yıllardır hayatımda tuttuğum tek gerçek mutluluktu. Babası bizi terk ettikten sonra bile, belki döner umuduyla yaşadı. Onun gözlerinde gördüğüm özlem, her gün içimi biraz daha kemiriyordu.

İstanbulda, Şefkat Genel Hastanesine bir sokak mesafesinde, iki odalı mütevazı bir apartman dairesinde yaşıyorduk. Kira uygundu, Baranın okuluna yürüyerek gidip gelebileceği mesafedeydi. Dairemiz küçüktü ama hayatımıza yetiyordu.

O Salı günü de diğer günler gibi başlamıştı. Salonda çamaşırları katlarken, evin kapısı açıldı. Baranın adımlarında bir ağırlık, bir kararsızlık vardı.

Anne? dedi. Sesi alıştığımdan farklıydı. Anne, buraya gelmen lazım. Şu an.

Hemen elimdeki havluyu fırlatıp onun odasına koştum. Ne oldu, bir yerine mi bir şey oldu?

Odasına girdiğimde dünya durmuş gibiydi. Baranın kollarında, hastane battaniyelerine sarılmış iki küçücük bebek vardı. İki minik yeni doğmuş. Yüzleri buruş buruş, göz kapakları zar zor açık, yumuk elleri sıkıca kapalı.

Baran Sesim titredi. Bu da ne şimdi, nereden buldun bu çocukları? Baran bana hem kararlı hem korkmuş bir bakış attı.

Affedersin anne, dedi, sesi alçaldı. Orada onları bırakamadım.
Dizlerim tutmaz oldu. Bırakmak mı? Nerede buldun bu çocukları?

İkizler, biri erkek biri kız.
Ellerim titremeye başladı. Şu an bana ne olduğunu tüm ayrıntılarıyla anlatacaksın Baran.

Derin bir nefes aldı. Sabah hastaneye gittim. Arkadaşım Mert bisikletten ciddi şekilde düştü, ben de onu muayeneye götürdüm. Acil serviste beklerken, onu gördüm.

Kim? dedim, hâlâ şaşkındım.

Babamı.
Nefesim kesildi.
Anne, bu çocuklar babamın çocukları, dedi.

Tam o anda hayatım durmuştu.

Babam doğum servisinden çıkıyordu, diye devam etti Baran. Çok sinirli görünüyordu. Yanına gitmedim ama merak ettim. Senin doğum servisinde çalışan arkadaşın Şermin ablayı biliyorsun ya?

Başımı şaşkın bir şekilde salladım.

O bana babamın sevgilisi Sedefin dün doğum yaptığını söyledi. İkiz bebekleri olmuş. Ama babam oradan çekip gitmiş. Hemşirelere, çocuklarla hiçbir ilgisi olmadığını söylemiş.

Bu sözler içimi paramparça etti. Hayır, bu olamaz.

Gerçek anne. Sedefi ziyaret ettim. O da odada tek başına, hem ağlıyor hem de iki yeni doğan bebeğe bakıyordu.

Sedef çok hasta, doğumda komplikasyonlar olmuş.

Baran, bu bizim meselemiz değil diye mırıldandım.

Bu çocuklar benim kardeşlerim! sesi çatladı. Sedefe, bebekleri eve kısa süreliğine getirmek istediğimi, seni ikna edebileceğimi söyledim. Orada bırakamazdım.

Odasında yatağın kenarına oturdum. Bunları nasıl olur da sana teslim ediyorlar? Sen 16 yaşındasın.

Sedef geçici vesayet kâğıtlarına imza attı. Kim olduğumu biliyor. Kimliğimi gösterdim, akraba olduğumu Şermin abla da onayladı. Çok olağan bir durum olmadığını söylediler ama Sedef ağlamaktan konuşamıyor, başka yapacak şeyi yokmuş.

Kucağındaki bebeklere baktım. Ne kadar savunmasız, ne kadar küçüktüler

Bunu yapamazsın Baran, bu senin sorumluluğun değil, diye fısıldadım, gözlerim dolarak.

Peki kimin sorumluluğu? diye atıldı. Babamın mı? Onun umurunda değil. Ya Sedef iyileşemezse anne? Bu çocuklara ne olacak sonra?

Şimdi onları hemen hastaneye geri götürüyoruz Baran. Bu bize fazla gelir.

Anne, ne olur

Hayır, dedim sert bir sesle. Ayakkabılarını giy, gidiyoruz.

Arabayla Şefkat Genel Hastanesine giderken boğulacak gibi hissettik. Baran arka koltukta, iki bebeği kucağına almış, birine bir, birine diğer eliyle sarılmıştı.

Girişte Şermin abla bizi karşıladı, yüzü endişeyle doluydu.

Hatice abla, Baran sadece iyi niyetliydi
Sorun değil Şermin, Sedef nerede?

314 numaralı oda. Ama Hatice, bilmen lazım durumu iyi değil. Enfeksiyon beklenenden hızlı yayıldı.

Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Durum ne kadar ciddi?

Şerminin yüzü her şeyi anlatıyordu.

Sessizce asansöre bindik. Baran bebekleri nazikçe omuzunda sallamaya çalışıyordu, bir hayat boyu çocuk büyütmüş gibi.

314ün önünde kapıya hafifçe vurup içeri girdim.

Sedef düşündüğümden daha kötü haldeydi. Rengi solmuş, damar yolu ve makinelerle çevrilmişti. En fazla 25 yaşında olmalıydı. Bizi görünce gözleri yaşlarla doldu.

Özür dilerim, diye hıçkırdı. Ne yapacağımı bilmiyorum. Tek başımayım, hastayım, Cengiz

Biliyorum, dedim kısık sesle. Baran anlattı.

Çocuklar ve komplikasyonlar söylenince Cengizle konuştular. O da artık bunun altından kalkamayacağını söyleyip gitti. Kucağındaki bebeklere baktı. Belki hayatta kalamayacağım. Peki ya ben olmazsam bu çocuklara ne olacak?

Baran konuştu önce. Biz bakarız onlara.

Baran diyecek oldum.

Anne, bak onlara, bak Sedefe, bu bebeklerin bize ihtiyacı var.

Neden? Neden bu bizim meselemiz? diye sordum ısrarla.

Başka kimse yok çünkü! diye bağırdı, hemen ardından kısıp sakinleşti. Biz sahip çıkmazsak, devlet korumasına alınacaklar. Böyle mi olsun istersin?

Cevap veremedim.

Sedef titreyen ellerini bana uzattı. Ne olur Biliyorum hakkım yok ama bu Baranın kardeşleri. Bu onların ailesi.

Küçük bebeklere, kocaman dünyada kendisinin dahi çocuk sayılacak oğluma, ölmek üzere olan genç kadına baktım.

Bir telefon etmem lazım, dedim.

Hastanenin otoparkından Cengizi aradım. Dördüncü zilde zoraki açtı, sesi küskün.

Ne var?

Ben, Hatice. Sedef ve ikizler hakkında konuşmamız gerek.

Uzunca bir sessizlik oldu. Nereden biliyorsun?

Baran hastanedeydi, seni gördü. Nasıl yaparsın bunu?

Tartışma başlatma bak! Ben bunu istemedim. Sedef bana korunuyorum dedi. Her şey alt üst oldu zaten.

Cengiz, bu senin çocukların!

Benden kaynaklı değil, dedi soğuk bir sesle. İsterseniz üstlenin, tamam. Ama benden hiçbir şey beklemeyin.

Kapattım, daha fazla kırılmamak için.

Bir saat sonra Cengiz avukatıyla birlikte hastaneye geldi. Geçici velayet evraklarını hiç bakmadan imzaladı. Bir defa bana bakıp omuz silkti: Bundan sonrası benim işim değil. Sonra arkasına bakmadan çıktı gitti.

Baran ardından baktı. Onun gibi olmayacağım, dedi sessizce. Hiçbir zaman.

O gece ikizleri eve getirdik. Ben hangi evrakın ne işe yaradığını bile anlamadan geçici velayet kağıtlarını imzaladım.

Baran çocukları için odasını hazırladı. Kendi birikimiyle ikinci el bir beşik aldı.

Senin okulun var, diye itiraz ettim. Arkadaşların, hayatın

Bunlar daha önemli, dedi.

İlk hafta cehennem gibiydi. Bebekler Baran hemen onlara Defne ve Metehan adını verdi sürekli ağlıyorlardı. Alt değiştirme, iki saatte bir besleme, uykusuz geceler. Her şeyi kendi başına yapmakta ısrar ediyordu.

Onlar benim sorumluluğum, deyip durdu.

Sen çocukken kendin! diyordum gece üçte uykudan kan-ter içinde, hala bir bebeği sallarken.

Hiç şikâyet etmedi. Bir kez olsun.

Onu sabaha karşı odada, bebekleriyle konuşurken yakalıyordum. Onlara ailemizi anlatıyordu, babası daha yanımızdayken nasıl olduğumuzu…

Bazen okula gidemezdi uykusuzluktan. Notları düşmeye başladı. Arkadaşları aramaz oldu.

Cengiz ise artık hiçbir telefonuma cevap vermedi.

Üç hafta sonra her şey değişti.

Bir akşam işten eve dönerken Baranı evde panik halde buldum. Defne kucağında avazı çıktığı kadar ağlıyor.

Bir sıkıntı var, dedi. Sürekli ağlıyor, ateşi fena.

Elimi ateşli alnına değdim. Hemen hazırlanın, hastaneye gidiyoruz.

Acil servis ışıkları ve insan sesleri birbirine karışıyordu. Defnenin ateşi 39u buldu. Kan tahlili, röntgen, ekokardiyografi…

Baran başından hiç ayrılmadı. İnkübatörün camına yapışmış, gözyaşları süzülüyordu.

Ne olur iyi ol, diye mırıldanıyordu.

Saat 2de kardiyolog geldi.

Ciddi bir kalp deliği ve akciğer tansiyonu var, dedi. Ameliyat şart. Hemen hem de.

Baran sandalyesine çöktü, tüm bedeni titriyordu.

Ne kadar ciddi? diye sordum.

Çok önemli. Tedavi edilmezse hayati tehlikesi var. İyi haber, ameliyat mümkün ama masraflı.

Baranın üniversite için yıllardır kenara koyduğum o minik birikim aklıma geldi. Kafe kasiyerliğiyle ve fazla mesailerle biriktirdimler.

Ne kadar? dedim.

Söyledikleri her şeyi götürüyordu.

Baran gözleriyle destek arıyordu. Anne, bunun için senden isteyemem ama…

Bir şey istemedin, dedim. Yapacağız.

Ameliyat bir hafta sonrasına alındı. Bu süre boyunca Defneyi evde, sıkı bir bakımla takip ettik.

Baran neredeyse hiç uyumadı. Her saat başı alarm kurdu, nefes alsın diye Defnenin başında bekledi.

Ya bir şey olursa? dedi bir sabah.

Birlikte atlatırız oğlum, dedim. Hep birlikte.

Ameliyat günü, güneş doğmadan hastanedeydik. Baran, sarı bir battaniyeye sardığı Defneyi taşıyordu, ben de Metehanı kucağıma aldım.

Saat yedi buçukta ameliyathaneye aldılar. Baran Defnenin alnını öpüp fısıldadı, duyamadım. Sonra hasretle doktorlara teslim etti.

Ve beklemeye başladık.

Tam altı saat geçti. Koridor başında sandalyesine kapanmış, Baran tek kelime etmeden bekledi.

Bir ara hemşire geçerken; Ne güzel bir abisi var bu kızın, dedi usulca.

Sonunda doktor çıkıp geldiğinde yüreğim duracak gibi oldu.

Ameliyat başarılı geçti, dedi. Baran içine işlemiş bir nefesle ağladı. Şimdilik durumu iyi, iyileşecek ama biraz zamana ihtiyacı var.

Baran toparlandı, ayakta zar zor duruyordu. Görebilir miyim?

Yakında, birazdan. Yoğun bakımda.

Defne beş gün yoğun bakımda kaldı. Baran her gün saatlerce başındaydı, beşiğin yanından hiç ayrılmadı.

Büyüyünce seni parka götüreceğim Defne, diyordu. Salıncağa seninle binip, Metehanın oyuncaklarını elinden almasına izin vermeyeceğim.

O günlerden birinde, hastaneden sosyal hizmetlerden aradılar. Sedef, sabah enfeksiyon yüzünden hayatını kaybetmişti.

Sedef ölmeden önce vesayet belgelerini güncellemiş. Baran ve beni kalıcı vasi olarak tayin etmiş. El yazısıyla bir not bırakmış:

Baran bana ailenin ne demek olduğunu gösterdi. Lütfen çocuklarıma iyi bakın. Onlara annelerinin onları çok sevdiğini, Baranın hayatlarını kurtardığını anlatın.

Hastanenin kafeteryasında uzun süre ağladım. Sedef için, çocuklar için ve içine sürüklendiğimiz bu hayatsız yük için.

Barana anlattığımda, sessizce Metehana sarıldı. Yaparız anne. Hep birlikte.

Üç ay sonra, Cengizden haber geldi.

Ankara otoyolunda kaza; bir yardım etkinliğine gidiyormuş, olay yerinde hayatını kaybetmiş.

Hiçbir şey hissetmedim. Sadece artık var olmayışının verdiği o garip boşluğu

Baranın tepkisi farklı olmadı. Peki bir şey değişecek mi?

Hayır Baran, dedim. Hiçbir şey değişmedi.

Çünkü değişen bir şey kalmamıştı. O adam o hastaneden çıkıp gittiği an bizim hikâyemiz değişmişti zaten.

Bir yıl geçti, Baran iki bebekle kapıyı ilk açtığı o Salıdan bu yana.

Artık dört kişiyiz. Baran, önümüzdeki yıl liseyi bitirecek. Defne ve Metehan emekliyor, gürültüyle ve mutlulukla büyüyorlar. Ev sürekli oyuncaklarla, minik ayak sesleriyle, bazen gülüşle bazen ağlamayla dolu.

Baran değişti. Olgunlaştı. Hâlâ geceleri uyanıp onları besliyor, ben çok yorgunsam üstleniyor, farklı farklı seslerle masal okuyor. Ne zaman biri hapşırsa ilk telaşlanan yine o.

Futbolu bıraktı. Eski arkadaşlarıyla görüşmüyor artık, üniversite planlarını İstanbulun yakınındaki okullara yöneltti.

Bunca fedakârlığına içim acıyor. Ama konuşunca sadece başını sallıyor.

Fedakârlık değil anne. Benim ailem.

Geçen hafta yerde, iki beşik arasında sızmış uyuyakalmış, bir elini Defnenin, bir elini Metehanın beşiğine uzatmış halde buldum. Metehan minik yumruğunu Baranın parmağına sarmıştı.

Kapı aralığında durup o ilk günü düşündüm. Nasıl korktuğumu, ne kadar kızgın olduğumu ve aslında ne kadar hazırlıksız olduğumu

Hâlâ doğru şeyi yaptık mı bilmiyorum. Bazen faturalar birikince, yorgunluk boğazıma kadar gelince, başka türlü olsaydı diyorum

Ama Defne Baranın hareketine kahkaha atınca veya Metehan sabah gözünü açar açmaz ona kucağını uzatınca, gerçeği hep anlıyorum.

Bir yıl önce oğlum kapıdan iki bebekle ve şu cümleyle içeriye girdi: Affedersin anne, onları bırakamadım.

Gerçekten bırakamadı. Onları hayata tuttu. Ve o sayede hepimizi kurtardı.

Biz de eksiklerimizle, yamalı bir şekilde, emin olmayarak ve yorgun yaşasak da aile olduk. Bazen, sadece bu yeter.

Rate article
Lifequest
Affedersin anne, onları orada bırakamadım: Oğul, yeni doğan ikizleri eve getirdi