Özür dilerim anne, onları orada bırakamazdım: Oğlum evimize yeni doğmuş ikizleri getirdi
16 yaşındaki oğlum kapıdan içeriye elinde iki tane yeni doğmuş bebekle girdiğinde aklımı kaybediyorum sandım. Kim olduklarını anlatmaya başladığında, annelik, fedakârlık ve aileyle ilgili tüm inançlarım paramparça oldu.
Benim adım Elif, 43 yaşındayım. Son beş yıl, korkunç bir boşanmanın ardından adeta hayatta kalma savaşıydı. Eski eşim Volkan, yıllarca birlikte emek verip kurduğumuz her şeyi alıp, beni ve oğlum Umutu geride bırakıp başka bir kadınla gitmişti. Biz de İstanbulun Kadıköyünde, iki odalı küçük bir dairede, tek başımıza tutunmaya çalışıyorduk. Kira bankaları yutmasa da az değildi, ama Umutun okuluna yürüme mesafesinde olduğu için şanslı sayılırdık.
Umut, bütün bu süreçte bana dayanak oldu. Babasının başka bir aile kurmasına rağmen Umut, hep geri döneceğine dair ince bir umut taşıdı. Oğluğumdaki bu bekleyiş, kalbimi her defasında acıtıyordu.
O gün de diğer günler gibi başlamıştı. Salonda çamaşır katlarken dış kapının açıldığını duydum, ardından Umutun huzursuz ve ağır adımları geldi.
“Anne?” Sesi alıştığımdan farklıydı. “Anne, hemen gelmelisin. Lütfen.”
Elimdeki havluyu bırakıp odasına koştum. “Ne oldu oğlum, bir şey mi oldu?”
Odaya girdiğimde zaman durdu. Umut odanın ortasında, hastane battaniyesine sarılmış iki minicik bebekle dimdik ayaktaydı. Bir kız, bir erkek. Suratları buruşuk, gözleri zar zor açık, elleri minicik yumruk olmuş.
“Umut” Sesi boğuk çıkan sesimi toparlarken titredim. Bunlar kim oğlum? Nereden buldun bu bebekleri?
Umutun gözlerinde endişeli bir kararlılık gördüm. “Özür dilerim anne, onları orada bırakamazdım,” dedi kısık bir sesle.
Dizlerimin bağı çözüldü. “Bırakmak mı? Nereden aldın bunları?”
“İkizler anne, bir kız, bir erkek.”
Ellerim titriyordu. Bana hemen doğruyu anlatmalısın.”
Derin bir nefes aldı. “Bugün sabah hastaneye gitmiştim. Arkadaşım Berk bisikletten sert düştü, ben de onu acile götürdüm. Orada babamı gördüm”
“Nerede?
“Hastanede. Biliyorsun, senin tanıdığın hemşire Ayşe abla da orada çalışıyor. O anlattı, babamın sevgilisi Zeynep dün doğum yapmış. İkizleri olmuş.”
Çenem titredi. “Ve?”
“Baba, doğumdan sonra odadan çıkıp gitmiş. Hemşirelerle tartışıp, ‘ben onlarla ilgilenmem’ deyip ayrılmış.”
Sanki karnıma yumruk yemiştim. İnanamıyorum
“Vallahi doğru anne. Zeynep odaya kapanmış, yalnız. Doktorlar durumu ağır, enfeksiyon gelişmiş. Küçücük iki bebekle hastanede tek başına, çaresizce ağlıyordu.”
Bu bizim meselemiz değil Umut dedim boğuk bir sesle.
“Bunlar benim kardeşlerim anne!” Gözleri doldu. “Zeynepe, Anneme göstermek için ve ona bir çare bulabilecek miyiz diye eve götüreyim dedim. Orada bırakamadım onları.”
Yatağının kenarına iliştim. Sana bebekleri nasıl verdiler, sen daha çocuksun!”
“Zeynep geçici teslim formunu imzaladı. Onun kim olduğumu biliyorlar, kimliğimi gösterdim. Hemşire Ayşe abla da teyit etti. Kimsesiz, çaresizdi kadıncağız. Kıyamadılar”
Bebeklere baktım, minicik, kırılacak gibiydiler.
“Bunu bize yükleyemezsin oğlum, yapamazsın dedim gözyaşlarımı bastırmaya çalışarak.
O zaman kim bakacak anne? Baba umursamadı. Zeynep iyileşemezse bu çocuklar ne olacak?”
“Hemen hastaneye geri götüreceğiz, Umut. Bu bize ağır gelir.”
“Anne, ne olur…”
“Hayır. dedim kesin bir sesle. Ayakkabılarını giy. Hemen çıkıyoruz.
Hastaneye dönüş yolunda arka koltukta, Umutun iki yanında bebekler. Sanki başka biri olmuştu oğlum.
Kapıda Ayşe abla bizi karşıladı, yüzü endişeliydi.
“Elif abla, üzgünüm. Umut sadece yardımcı olmak istedi…”
“Nerede Zeynep?”
“314 numaralı oda. diye fısıldadı. “Ama çok kötü durumda. Enfeksiyon hızla yayılmış…”
İçim daraldı. Kötü mü yani?
Gözleriyle onayladı, tek kelime etmedi.
Asansörde sessizce yukarı çıktık. Umut ikizleri sağlamca tutuyordu. Odaya varınca, önce usulca kapıyı çaldım.
Zeynep beklediğimden daha kötüydü. Solgun, neredeyse griye dönmüş teniyle serumlara bağlanmış yatıyordu. Bizi görünce gözleri yaşla doldu.
Çok üzgünüm, dedi hıçkırarak. Kimsem yok. Hasta oldum, Volkan da…
“Biliyorum, Umut anlattı.”
“Ayrıldı gitti. Bebeğe ve komplikasyonlara dayanamayacağını söyledi.” İkizlere bakarken sesi titredi. Ya ben iyileşemezsem, bu çocuklar ne olacak?
Umut, hemen atıldı. Biz bakarız onlara.
“Umut…” dedim itiraz etmek için.
“Anne bak, o haline, bu bebeklere. Bize ihtiyaçları var.
“Neden? Neden bizim işimiz bu?” diye üsteledim.
“Çünkü başka kimse yok!” diye sesi yükseldi, sonra alçaldı. Yoksa yurda verilecekler anne. Bunu mu istiyorsun?
Hiçbir şey diyemedim.
Zeynep güçsüzce elimi tuttu, Senden istemeye hiç hakkım yok… Ama bunlar Umutun kardeşleri. Aile
Bebeklere, oğluma ve ölmekte olan bu genç kadına baktım.
“Bir telefon etmem gerek,” dedim sonunda.
Hastane otoparkında Volkanı aradım. Dördüncü çalmada, keyifsiz açtı.
Ne var?
Ben Elif. Zeynep ve ikizlerle ilgili konuşmamız gerek.
Uzun bir sessizlik. Nereden biliyorsun?
“Umut hastanedeydi. Senin oradan kaçışını gördü. Sana ne oldu böyle Volkan?
“Başlama şimdi. Kimse benden çocuk istemedi. Zeynep doğum kontrolü kullandığını söyledi, her şey ters gitti.
Onlar senin çocukların!
Yanlışlık. dedi buz gibi bir ifadeyle. İstersen al, ilgilen. Ama benden hiçbir şey bekleme.
Kapatıp, söylenecek bir şey bırakmadım.
Bir saat sonra Volkan avukatıyla geldi. Kimsesiz, soğuk bir ifadeyle vekâlet formlarını imzaladı, bebeklere bir kez bile bakmadan. Bana omuz silkerek, Artık benim meselem değil, dedi ve gitti.
Umut ardından uzun uzun baktı. Asla onun gibi olmayacağım, diye fısıldadı.
O gece ikizleri eve götürdük. Formları imzalarken neye evet dediğimi tam anlamadan, Zeynep hastanedeyken geçici bakıcılık üstlendik.
Umut odasını hemen düzenledi. Sahaflardan ucuz bir beşik aldı, kendi biriktirdiği parayla.
“Dersin var, arkadaşların var oğlum.”
Şimdi bunlar daha önemli, dedi.
İlk hafta tam bir felaketti. Umut, bebeklere adını vermişti bile: Defne ve Baran. Sürekli ağlama, gece uykusuzluğu, iki saatte bir mama, bez değiştirme… Çoğu işin yükünü kendi üstüne aldı.
“Bunlar artık benim sorumluluğum,” deyip duruyordu.
Daha çocuksun! diye karşılık verdim bazı geceler, üçte, iki bebek kucağındayken odanın içinde uykusuz dolanırken.
Ama şikayet etmedi, hiç yakınmadı.
Onu, her gün bebeklerle konuşurken yakaladım. Bazen Defne’nin beşiğine eğilip, Baban buradaydı, ama gitti, diye masallar anlatıyordu. Arkadaşlarıyla arası açıldı, notları düşmeye başladı. Hatta bir iki gün okula bile gitmedi yorgunluktan.
Volkandan ise bir daha ses çıkmadı.
Üç hafta sonra her şey yeniden değişti.
Bir akşam işten geldim, Umut endişeyle Defneyi kucağında sallarken buldum.
“Bir gariplik var anne,” dedi, “Durmuyor, ateşi de yüksek.”
Alnına dokununca içim ezildi. “Hemen toparlan, acile gidiyoruz.”
Hastanenin acil servisinde kaos vardı. Defnenin ateşi 39 dereceydi. Kan tahlilleri, röntgen, ekokardiyogram çekildi.
Umut bir an olsun yanında ayrılmadı, gözyaşları içinde camlı kuluçka makinesine elini dayayıp “Ne olur iyi ol” diye fısıldadı.
Saat gecenin ikisinde, bir kardiyolog geldi.
“Bir kalp sorunu bulduk. Defnede kalpte delik ve dolayısıyla ciddi akciğer basıncı mevcut. Acil operasyon gerekli,” dedi.
Umut çöktü, sandalyeye oturdu, titriyordu.
Ciddi mi? dedim korkarak.
Çok ciddi. Ama ameliyatla düzelebilir. Fakat masraflı ve zorlu.
Akşamları biriktirdiğim, Umutun üniversite için ayırdığım azıcık birikimim aklıma geldi. Beş yıl, lokantada kasiyer olarak gece gündüz biriktirdiklerim.
Ne kadar? dedim.
Doktor söylediği rakam, belimi büktü. Son kuruşu alacaktı neredeyse.
Umut, gözümün içine baktı. Anne, bunu senden isteyemem ama
İstemiyorsun, biz yapacağız, dedim.
Operasyon bir hafta sonrası için ayarlandı. O sırada Defneyle evde, ilaç ve dikkatli gözlemle beklememizi söylediler.
Umut, gecelerini Defnenin başında geçirdi. Her saatte bir alarm kurdu. Onu, sabaha karşı beşiğinin önünde otururken buldum. Sadece nefesini dinliyordu.
“Ya başaramazsak?” dedi bir sabah.
O zaman da yine birlikte atlatırız, dedim.
Ameliyat sabahı, gün ağarmadan hastanedeydik. Umut, Defne’yi kendi aldığı sarı bir battaniyeye sarıp kucağında taşıdı, ben de Baran’ı tuttum.
Ameliyat ekibi Defneyi almak için geldiğinde, Umut alnından öptü, sessizce bir şeyler fısıldadı.
Ve sonra altı saatlik bekleyiş başladı. Koridorlarda sürekli volta atıp, zaman zaman birlikte ağladık.
Bir ara hemşire elinde kahveyle geçti. Umuta bakıp Onun gibi bir abisi olduğu için Defne çok şanslı dedi kulağıma.
Cerrah geldiğinde yüreğim ağzımdaydı.
Ameliyat başarılı geçti, dedi. Umut, içindeki tüm sancıyı dışarı attı, ağladı. Şimdi izlenecek, durumu iyi.
Umut zar zor ayakta duruyordu. “Görebilir miyim onu?”
Az sonra. Beş gün yoğun bakımda kalacak.
Umut, her gün vaktini yoğun bakımda Defnenin yanında geçirdi. Minicik elini eldivenli parmaklarıyla tutmaya çalışıyor, Baran senin oyuncaklarını kapmak isterse, izin vermem, diye masal anlatıyordu.
O arada hastanenin sosyal hizmetler biriminden aradılar. Zeynep o sabah vefat etmişti. Enfeksiyon vücuduna yayılmıştı.
Ölmeden önce, el yazısıyla bıraktığı notla evrakları güncellemişti. “Defne ve Baranın vasisini Umut ve Elife bırakıyorum. Çocuklarımın hayatta kalmasını sağlayan Umuttan Allah razı olsun. Lütfen onlara annelerinin onları çok sevdiğini anlatın.”
Kantinde oturup gözyaşlarına boğuldum. Zeynep, bu ikizler, düştüğümüz çıkmazı düşündüm.
Umuta söylediğimde uzunca sustu. Sonra sadece Baranı kucağına alıp, sessizce Beraber başaracağız anne, dedi.
Üç ay sonra Volkandan haber geldi.
Ankara-İstanbul otobanında kaza yapmıştı. Hayırsever bir dernek etkinliğine gidiyormuş, olay yerinde hayatını kaybetmiş.
Hiçbir şey hissetmedim. Sadece artık yok diye bir boşluk.
Umutun tepkisi de soğuk ve kısa oldu. “Çok şey değişir mi?”
“Hayır.” dedim. “Hiçbir şey değişmez.”
Çünkü Volkan o hastaneden çıktığı anda hayatımızdan silinmişti zaten.
O zamandan bu yana tam bir yıl geçti. Evimiz artık dört kişilik oldu. Umut şimdi 17 yaşında, Defne ve Baran yeni yürümeye başladı, her yer oyuncak ve kahkaha dolu. Zırt pırt ağlamalar, kuytu odalarda ne olduğu belli olmayan lekeler, uykusuz geceler Her şey iç içe.
Umut şimdi bambaşka biri oldu. Artık yaşından büyük bir olgunluğa sahip. Hâlâ gece ben yorgunken kalkıp bebekleri besler. Hâlâ her akşam komik seslerle masal okur. Biri hapşırınca yine panikler.
Futbolu bıraktı, arkadaşlarını ihmal etti, üniversite planları değişti. Artık evimizin yakınındaki bir üniversiteye bakıyor.
Bazı geceler yere iki beşiğin arasına kıvrılmış uyurken buluyorum onu, elleri Defne ile Baranın avucunda kilitlenmiş. Kapıdan onları izlerken o ilk günü düşünüyorum; öfke, korku, hazırlıksızlık Hâlâ doğru mu yaptık bilmiyorum. Faturalar birikince, yorgunluktan dizlerim tutmayınca hâlâ tereddütüm oluyor.
Sonra Defne, Umutun yaptığı bir şeye kıkır kıkır güldüğünde ya da Baran sabah uyanır uyanmaz gözleriyle onu aradığında, gerçek ortaya çıkıyor.
Geçen yıl oğlum, elinde iki yeni doğmuş bebekle kapıdan içeri girdi ve şu cümleyi kurdu: Özür dilerim anne, onları orada bırakamazdım.
Bırakmadı. Onları kurtardı. Ve bir anlamda hepimizi.
Belki çok kusurluyuz, ama yamalı bir aile olarak birbirimize tutunuyoruz. Belki yolumuzu bilmiyoruz, belki çok yorgunuz; ama bir aileyiz. Ve bazen, bu gerçekten yeterli oluyor.



