Yaşlanmak, karşı çıkılması gereken bir şey değildir aksine, kutsanması gereken bir süreçtir. Zaman, güzelliğini, değerini ya da içindeki ışığı elinden almaz; aksine, onları daha da görünür kılar. Yıllar geçtikçe, başkalarının senden beklediklerinin ince kabukları dökülür ve geride asıl benliğin, dünyanın gürültüsünün ötesindeki kişi kalır.
Zaman seni eksiltmez seni arıtır. Kullanmadığın, işine yaramayan köşelerini yumuşatır; sana kıymet katan yanlarını ise daha da güçlendirir. Zaman, aslında hiç sana ait olmamış yükleri bırakmayı da öğretir: Herkesi etkileme telaşını, her yerde kendini ait hissetmek zorunluluğunu, herkes için bir şey olma çabasını.
Ve işte, bırakmanın verdiği hafiflikte beklenmedik bir güç beliriverir. Her zamankinden daha çok kendin olursun. Yüzündeki çizgiler kaybolan gençliğinden izler değil; şen kahkahaların, hüznün, cesaretin ve sevginin gizli haritası gibidir. Saçındaki aklar silinen bir renkten çok, yaşanmışlıkların tacı, giriştiğin mücadelelerin ve değer verdiğin anların birer nişanesidir.
Yaş ilerledikçe berraklık da gelir. Daha bilinçli seversin. Daha içten konuşursun. Kıymet bilmen gerekenleri sıkı sıkı tutar; önemsiz olanları ise huzurla bırakırsın. Yaş almak seni azaltmaz. Seni derinleştirir. Bilgeliği ve tamlığı büyütür içinde.
Bu yüzden, her yeni yılı korkuyla değil; öğrendiğin derslere, bulduğun güce ve sürekli dönüşen o eşsiz insana teşekkür ederek karşıla. Zamanın biriktirdiği tecrübeye, Gökçenin, Elifin, ya da Ayşegülün hikâyesinde olduğu gibi, hayat bir rüya gibi akar; boğazda martılarla uyanır, Kapalıçarşıda eski bir aynada kendini başka bir çağdan izler, Galatada esen rüzgârda eski yüklerini bırakırken bulursun kendini. Yaşlanmak seni eksiltmez, büyütür; içini daha derin, daha bilge, daha bütün kılar.
Ve işte bu yüzden, zamanı Türk kahvesi gibi yudumlayıp, bir sonraki yılı minnetle bekle; çünkü içindeki cevher her geçen gün biraz daha parlıyor.



