Babaanne Münevver, yalnız mısın? Yalnızım, Yiğit, yalnızım. Nerede senin oğlun? Babam, tarlada çalışmak erkek işidir diyor. Benim oğlum O büyük işler peşinde şehirde, Yiğitim. Ona orada daha çok ihtiyaç var
Münevver Hanım eski tahta verandada, avucunda eski bir cep telefonunu sımsıkı tutarak oturuyordu.
Çevresi çiçek açan kiraz ağaçlarının ve yağmurdan ıslanan toprağın kokusuyla dolup taşıyordu ama onun için bunların artık pek de anlamı kalmamıştı.
Kulaklarında hâlâ oğlunun kalbini delen sert sesi çınlıyordu:
Anne, bırak şu patates işleri! Benim önümde ihale var, yatırımcılarla toplantılarım var, dünya dönüyor! Sen hâlâ tarla işiyle kafayı bozmuşsun. Kaç defa dedim sana, ne gerek var o kadar zahmete? Giderim marketten alır gelirim sana on kilo patates, bak ne güzel, uğraşma artık!
Telefonu yavaşça önlüğünün cebine koydu.
Derin çizgilerle kaplı elleri, yaşlı nehir yatakları gibi, hafifçe titriyordu. Bahçenin dışında, kara toprak iplerle karelere bölünmüş halde bekliyordu, hazırda kazılması için.
Akşamdan bilenmiş kürek, ahşap kulübenin yanında sessizce sahibini bekliyordu.
Ama sahibi gelmemişti.
Ne oldu, Münevver? Yine o şehirli oğlun yoğun mu? Komşusu Şefikanın sesi öyle birden çıktı ki, Münevver irkildi.
Şefika gene adetâ günlük haber turunu alçak bahçe çitinden, elindeki orakla yapıyordu.
Sen karışma Şefika, dedi Münevver, sesini mümkün olduğunca dikleştirerek. Sertaçın işi çok, koca bölümü yönetiyor şehirde. İnsanlar ondan medet umuyor, bu iş senin ot yolmana benzemez.
Tabii tabii, yönetiyormuş. Ama zavallı annesi, şu toprağa tek başına kuvvet yetiriyor! O küçücükken, kocan vefat ettikten sonra, şu bahçeyi nasıl tırmaladığını unuttun mu? Elinde başka bir şey olmasa, karatahta gibi tarlaları beraber sıkıntıdan kurtardınız. O zamanlar öyle zengin şehirlerde değil, şu bahçeden çıkan patatesle yaşadınız. Şimdi oğlun kravatlı, bak, toprağa dokunmak zor geliyor hâlâ.
Münevver cevap vermedi.
Her Şefikanın lafı ciğerine işliyordu.
Hepsini hatırlıyordu: O buz gibi kış günlerini, bahçede yetiştirdikleriyle geçindiği ayları, Sertaça ilk takım elbisesini alabilmek için biriktirdiği her kuruşu
Sertaçın başarısıyla gurur duyuyordu. Onun İstanbuldaki yeni eviyle, güzel kokan, toprağa adım atmayan gelini Dilekle de Ama bu gurur, bu gün acı bir ot gibi tadında kalıyordu.
Ertesi sabah, güneş daha Boğazın üstündeki sisi açamadan Münevver Hanım yatağından kalktı.
Eski lastik çizmelerini giydi, başına azıcık solmuş yazmasını bağladı ve tarlaya çıktı.
Toprak gece yağmurundan ağırlaşmıştı, ilikli, serin.
Her kürek bastığında, beli hafiften zonkladı.
Saatler geçti.
İki sıra patates alanını ancak kazabildi, kalbi avucundaki bir serçe gibi kuş misali atıyordu artık.
Yorulmaktan, toprağa oturdu. Derin derin solukladı, dünya gözünün önünde bir perde olmuş gibiydi.
Babaanne Münevver, yalnız mısın? Yan çitin ardında komşusu Haticenin torunu Yiğit belirdi. Elinde kelebek ağı, dikkatlice yaşlı kadını süzüyordu.
Yalnızım Yiğitim, toprak beklemez, deyip alnındaki teri sildi çamurlu eliyle.
Oğlun nerede? Benim babam, erkek işi bu deyip dayım Mecnunla beraber tarlayı sürdü.
Oğlum şehirde büyük işlere bakıyor Yiğitim. Ona orada ihtiyaç var.
Çocuk omuz silkip kelebeğin peşinden koştu, Münevver de tekrar doğruldu.
Vazgeçemezdi.
Bu, bir torba patatesin meselesi değildi; toprağının başı, neslinin son bağıydı onun için.
Eğer tarlayı ekmezse, yaşlılığını kabullenmiş, köklerinden tamamen kopmuş hissedecekti.
Akşama kadar tarlanın yarısını işledi.
Ellerinde su toplamış kabarcıklar, ayakları kurşun gibi ağırlaşmıştı.
Eve zor attı kendini, çay bile demleyecek hali yoktu.
Telefonu sessizdi.
Şefika, diline sahip olamasa da, yufka yürekliliğini akşam belli etti. Evin ışığı yanmayınca dayanamadı, bakmaya geldi.
Kapıyı açınca, Münevveri nerdeyse baygın halde buldu.
Ay Münevver, kendine ne yapıyorsun! diye feryat etti, ilaç kutusuna koşarak. Kağıt gibi bembeyaz olmuşsun!
Geçer, sadece fazla çalıştım, dedi Münevver titreyen sesle.
Ama Şefika dinlemedi bile.
Telefon rehberinde oğlunun numarasını buldu.
Alo! Sertaç Bey! Ben Şefika, komşunuz. Kağıtlarınızı bırakın, köye gelin! Ananızı burada toprağın ortasında bitik buldum!
O gece Sertaç yıldırım gibi geldi.
Pahalı cipiyle köyün karanlığını adeta bıçak gibi yardı; köpeklere bile nefesini kestirti bitirdi.
Ayakkabı çıkaracak hali bile olmadan eve daldı.
Anne! Ne oldu sana? Neden doktora gitmedin?
Münevver Hanım, biraz toparlanınca, oğluna öylece uzak uzak baktı.
Hayırdır, geldin? Hani senin yatırımcıların, ihalen filan? Şurada iki sıra tarlanın derdi var, başka önemi yok.
Sertaç sandalyeye çöktü, ateşi çıkmış gibi hissetti kendini.
Onda evirip çevirdiği pahalı gömlek boğucu, kravatı daraltıcı geliyordu.
Anne, vallahi ben bunu takıntı sandım. İstersen birini bulur, parasını ben öderim dedim hep.
Para mı? O gün ilk defa göz göze geldi oğluyla. Sertaç, bu bahçe para için değil. Biz burada hayatta kaldık. Baban gidince tek dayanağımız bu toprak, bu bahçe oldu. Ben senin kazma kürek sallamanı istemedim, gel şöyle bir nefes alalım, bak, hatırla, nereden geldin, dedim. Şimdi başarılı oldun, mutluyum, ama kökünü unuttun oğlum. Kökü olmayan ağaç, isterse altın saksıya dikilsin, kurur gider.
Sabah olduğunda, Sertaç verandadaydı.
Kazılmamış tarlayı, küçüklüğünde diktiği o yaşlı meyve ağaçlarını seyretti.
Sonra içeri girdi, annesinin sakladığı, rahmetli babasının iş tulumlarını buldu.
Üzerinde zaman ve toprak kokusu vardı, ama gerçekti.
Münevver Hanım bir sesle uyandı.
Pencereye koştu ve dondu kaldı.
Oğlunu bahçede gördü.
Çamura bulanan pantolonuyla, eline küreğini almış kazıyordu.
Dengesiz, zorlu nefeslerle, ama yıllardır görmediği bir inadın verdiği çabayla.
Sertaç! Ne yapıyorsun oğlum? Yeniden mi kirleneceksin, yarın toplantıya gideceksin, diye bağırdı.
Sertaç küreği bırakıp alındaki teri elinin tersiyle sildi, koyu toprak izi yanağında kaldı.
Bırak anne, iş nasılsa bekler; toprak beklemez. Sen haklıymışsın. Marketten patates almakla, onu elinle yetiştirmek bir değilmiş. Yanılmışım.
Akşama kadar tarlayı sürdü.
Her kası ağrıyordu ama içinde garip bir huzur vardı.
Pahalı ayakkabıları harap oldu ama ruhu yıkandı adeta.
Yarın patatesleri dikeceğiz, dedi eve girerken. Dilek de gelsin. Onu aradım. Gerçek hayat toprağın kokusunda saklıymış, görsün o da.
Münevver Hanım sessizce ona bir bardak taze süt koydu.
Kocaman, başarılı bir adam olan oğlunun, kendi gözünde yine o elinden tutan küçük Sertaç olduğuna şahit oldu.
Haftalar geçti, tarla yeşile büründü.
Sertaç artık her hafta sonu gelir oldu.
Önceleri Dilek biraz çekindi, ama zamanla o da alıştı.
Bahçede çalışmak, şehirdeki terapi seanslarından çok daha huzurluymuş, fark etti.
Münevver Hanım onları camdan izledi ve artık içinde kırgınlık kalmadı.
Anladı ki, bazen insan en uç noktaya gelmeden sesi duyulmuyormuş sevdikleri tarafından.
Bu bahar ailenin dönüm noktası oldu.
Bahçe geçmişin değil, geleceğin, emeğin ve birlikte olmanın simgesi olup çıktı.
Sonbaharda ürün topladıklarında, Sertaç elinde topraklı bir patates ile gülümsedi.
Anne, dedi, bu elimde tuttuğum en kıymetli şey herhalde. Çünkü parayla alınamayan, burada beraber geçen zamanın hatırası var bunun içinde.
Münevver Hanım başını salladı.
Biliyordu ki, artık oğlu eve dönüş yolunu hiçbir zaman unutmayacaktı.
Çünkü yolunu sadece kelimelerle değil, toprağa ve hayat veren anaya duyulan saygıyla döşemişti.
Güneş ufukta yavaşça kaybolurken köy altın sarısına büründü.
Tarlada huzur hüküm sürüyordu. Herkes, nihayet, yerli yerindeydi.
Düşünüyorum da, insanlar toprakla neden bu kadar bağ kuruyor? Ektiğini, yetiştirdiğini izlemek bir huzur mu verir?
Neden yaşlılar tarlaya, bahçeye bu kadar meraklı da, gençler gitgide uzaklaşıyor?
Komşuluk, aile, toprak İnsan kökünü unutmadan yaşamalı. Çünkü bir gün döndüğümüzde sığınacak tek liman, asıl ait olduğumuz o topraktır.
Bugün buraya bu satırları yazarak, şunu da öğrendim: Hayatta başarı ve para ne kadar önemli olursa olsun, insanın asıl köküyle, toprağıyla ve ailesiyle barışık olması gerek. Yoksa fırtına bir gün gelir, köksüz ağacı devirir.
Benim öyküm de, dersim de budur.



