Delikanlı, ne zamandır benim evimde yaşıyorsun? Ne yiyip içiyorsun?

60 yaşındayım ve artık emekliliğin tadını çıkarıyorum. On yıldır yalnız yaşıyorum; ne eşim, ne çocuklarım, ne de yakın bir dostum var yanımda. Çocuklarım kendi işlerinin ve ailelerinin peşinde, İstanbulun ve Ankaranın farklı köşelerinde yaşıyorlar. Eşim ise yıllar önce hayata veda etti. Elimde kalan tek şey, en büyük keyfim ve tesellim olan, Yalovadaki küçük çiftliğim.

Havalar ısınır ısınmaz oraya taşınırım; evi ve bahçeyi temizler, domatesler, biberler, salatalıklar ekerim. Kendi kendime orada huzur buluyorum, elimi toprağa değdirince yüreğim hafifliyor. Orası benim sığınağım, hem eğlencem hem de huzurum.

Fakat kış gelince işler değişiyor. Kar bastırınca, artık orada kalamıyorum; ne kadar uğraşsam da karları küremem, kimsem yok yardım eden. Mecburen şehirdeki apartmanımda geçiriyorum kışı. Sonbaharda sıkıntı olmuyor. Bu yıl eylül ayında biraz hastalandım, bir hafta Bursadaki evimde kaldım. Ama iyileştiğim gibi, ilk fırsatta, hemen köyüme, Yalovaya döndüm.

Geldiğimde evimin kapısı ardına kadar açıktı. Bir an şaşırdım, Kim girdi bahçeme acaba? diye düşündüm. Ama içeride her şey yerli yerindeydi, sadece kapı kilidi kırılmıştı. Korktum doğrusu; Dibeğimin evi soyuldu mu, kim gelip yaşlı başlı birinin evine dadandı? diye karanlık düşünceler sardı. Usulca içeri girdim. Evde hiçbir şey yoktu, sadece yatağımdaki battaniye kullanılmıştı, masada da kirli bir kupa duruyordu… Oysa her zaman bulaşıklarımı temizlerim! Bir gariplik vardı.

İlk korku geçti, yerine öfke geldi. Kim, ne hakla burayı kendine ait görüp, kupamdan bir şeyler içmiş diye tepkilendim. Camdan dışarı bakınca, evin önünde tuhaf bir çocuk gördüm. Küçük bir ateş yakmış, ellerini ateşe tutarak ısınıyordu. Demek ki, davetsiz bir misafirim vardı…

Dışarı çıkıp öksürdüm, bir tepki verecek mi diye bakıyordum. Yaramaz birden kalktı, telaşlandı ama kaçmadı; aksine, yanıma yaklaştı:
Özür dilerim, kısa bir süredir burada kalıyorum…
Sessiz, mütevazı, ürkek. İçimde bir anda merhamet duygusu kabardı.
Ne zamandır buradasın? Hiçbir şey yedin mi?
Yalnızca iki gündür… Azıcık ekmek vardı…
Cebinden bir olta çıkardı, ucunda da bir parça beyaz ekmek…

Buraya nasıl geldin?
Annem ve üvey babam beni evden kovdu. Artık onlarla yaşamak istemiyordum, çıktım geldim…
Eminim tüm köy seni arıyordur!
Merak etmezler, her zamanki gibi. Zaten ilk kez gitmiş değilim. Haftalarca kayıplara karışıyorum, kimsenin umurunda olmuyor, geri döndüğümde açlıktan bitkin halde oluyorum. Kimse sevindiği dahi yok…

Meğer çocuk bizim köyden bile değilmiş. Mekan aynı, hikaye sıradan ama hüzünlüydü. Annesi işsizmiş, üvey babalar da kapı misali…

Bunu duyunca yüreğim acıdı. Bir yol bulmalıydım. Tabii ki çocuğu eve aldım, karnını doyurdum, bir gece sabaha kadar düşündüm durdum. Sabah olunca Kadıköydeki eski bir arkadaşımdan aklıma geldi; belediyede görevliydi. Hemen aradım, en azından yol gösterir diye umdum.

Sağ olsun, hemen yardımcı olabileceğini söyledi. Biraz oraya buraya gitmem, evrak toplamam gerekti ama birkaç hafta içinde çocuğun resmi vasisi oldum. O da, şansı olduğuna inanamıyordu, annesi ise hiç oralı olmadı.

Şimdi ise torunuyla birlikte yaşayan bir büyükanne gibi olduk. Kışın apartmanda, bahar ve yazları köyde geçiriyoruz. Yakında okula başlayacak ve eminim çok başarılı olacak; çünkü şimdiden yazıyor, okuyor, sayıyor ve resim çiziyor! Hem de öyle güzel ki… Tam bir sanatçı sanki…

Rate article
Lifequest
Delikanlı, ne zamandır benim evimde yaşıyorsun? Ne yiyip içiyorsun?