İşte şimdi zenginsin, Melis, dedi Yiğit, koltuğuna yaslanıp öyle bir kahkaha attı ki noter kaşlarını çattı. Testere, eski rende, tornavida… İstersen bir marangoz atölyesi aç, ya da hurdacıya satarsın, belki üç kuruş gelir.
Yiğit, güldürme beni, Başak elini ağzına kapatsa da, kahkahası yine parmaklarının arasından kaçıyordu. Valla, şimdi Melis şehirde o sandıkla dolaşıyor diye hayal ettim. Melis, istersen hamal çağıralım, yoksa zenginliğinle başa çıkarsın mı?
Tırnakları fosforlu pembe, saçları bukle bukle, üstünden yoğun parfüm kokusu geliyordu. Omzuyla Yiğite yaslanıyordu, sahiplenişini göstermek ister gibi. Melis karşılarında, eski gri kabanıyla oturmuş, elleri dizlerinde, camdan dışarı bakıyordu; kasım yağmuru İstanbulu gri bir lekeye dönüştürüyordu. Sessizdi.
Noter boğazını temizledi, belgelerine döndü.
Vasiyete göre, Yiğit Beye şehirdeki müstakil ev ile babanızın banka hesaplarında bulunan birikimler kalıyor. Melis Hanıma ise ahşap bir sandık dolusu alet, ve 1987de kendi adına açılmış bir tasarruf cüzdanı ile mühürlü bir zarf. Zarf burada, herkesin huzurunda açılmalı.
O da neymiş şimdi? Yiğit çoktan ev belgelerine göz gezdiriyordu, satırları parmağıyla takip ederek. Zarf da mı var, baba iyice yaşlanmış…
Merhumun isteği böyle, noter Melise, masanın üzerinden sarı bir zarf uzattı; kırmızı bir mum mühürü vardı.
Başak Yiğitin kulağına bir şey fısıldadı, Yiğit sırıttı, başıyla onayladı. Başak daha yüksek bir sesle devam etti:
Yiğit, evi hemen satalım, merkezi bir daireye rahatça yeter, üstüne bir araba da alırız. İstersen Bodruma geçelim, orada ev fiyatları hızla artıyor.
Melis mühürü yırttı, kağıdı açtı. Kayınpederinin el yazısı büyük ve yamuktu, harfler dans ediyordu. İlk cümle ciğerini söküp aldı, gözleri karardı.
Melisim, her şeyi biliyordum. Başakı… Yiğitin seni bırakıp gittiğini; ben hâlâ yataktayken hayatta. Son parasını ilaçlarıma harcadığını, Yiğitin ise yeni sevgilisiyle restoranlarda kutlama yaptığını.
Melis otuz iki yıl fırında çalışmıştı; son on beş yılda kayınpederine baktı. Kocası babasına uğramazdı; Dayanamıyorum, kalbim kaldırmaz, derdi. Ama balığa gitmeye, kafede oturmaya kalbi gayet iyi dayanırdı.
Melis yatakları değiştirir, yaşlı adamı çevirir, gazete okurdu gözleri bozulunca; ilaç için kuruşları hesaplar, Yiğit ise özgürlük günlerini sayardı.
Kayınpederi suskun, aksi ve asla teşekkür etmezdi. Ama ölümünden bir ay önce Melisi çağırdı; sandığı getir dedi. Saatlerce sandığı karıştırdı, tornavidalar, rendeler arasında. Sonra buruşuk bir zarf çıkardı.
Melis, iyi bir insansın, dedi; ilk defa yumuşak bakıyordu. Ondan farklısın. Her şeyi doğru yapacağım, ama Yiğite tek kelime yok.
Bir hafta sonra noter geldi. Yaşlı adam vasiyetini dikte ettirdi; Melis şahidim diye belgeleri imzaladı, satırları bile okumadan. Üç hafta sonra kayınpederi öldü.
Yiğit cenazede ağlamadı, yalnızca başını salladı. Sonrasında kayboldu, Bu duvarlarda boğuluyorum, dedi. Melis bulaşıkları yıkadı, masayı topladı; evde öyle bir sessizlik vardı ki, kulakları çınlıyordu. On beş yıl sonra ilk defa yalnızdı; hastaya bakacak, kontrol edecek kimse yoktu.
İki hafta sonra Yiğit eşyalarını topladı. Başak apartmanın önünde, bembeyaz bir kürk ile, reklam gibi parlaktı. Melis perde arkasında durdu, Yiğitten bir şey söylemesini bekledi. Ama o sadece koltuğa oturup gitti. Yastığı o gece ıslaktı, ama bunu kimse görmedi.
Hadi evi aldım, birikimleri aldım, Yiğit belgeleri çevirdi, memnun bir ifadeyle başını sallıyordu. Baba doğru yapmış, her şey oğluna, olması gereken. Sana ise, Melis, üzülme, belki cüzdanında biraz kuruş kalmıştır, ekmeğe yeter.
Yiğit, o aletleri kime satacaksın, Başak gülerek ona sokuldu. At gitsin, eve bu kadar hurda lazım mı?
Melis gözlerini mektuptan kaldırdı. İkisine baktı. O bir rahat, kazanan; öteki ise yanında ödül gibi. Gözleri tekrar titrek satırlara indi, ölmek üzere olan birinin kaleminden dökülenler…
Sen sanıyorsun ki, gece mutfakta ağladığını duymadım. Duydum. Her şeyi duydum, duvarlar ince. Ve şunu yaptım, Melisim. O cüzdan, adınla açıldı; sigortamdan gelen tazminat yattı. Büyük bir tazminattı, güzel. Evin gelini olduğun ilk gün açtım, seni görmek istedim. Sen sınavı geçtin, o ise geçemedi. Para yıllarca orada durdu, faiz işlendi. Şimdi evin değerinin en az beş katı, belki daha fazla.
Melis başını kaldırdı, noterle göz göze geldi. Noter başını salladı, dosyadan bir belge daha çıkardı.
Melis Hanım, banka belgelerine göre, adınıza olan tasarruf cüzdanında, Yiğit Beye kalan gayrimenkulün kat kat üzerinde bir para mevcut. Bu sermaye, şehir merkezinde birden fazla ev almaya yeterli.
Ortama öyle bir sessizlik çöktü ki, dışarıdaki yağmurun sesi duyuldu. Yiğit belgelerle dondu, yüzündeki sırıtış eridi. Başak gülmeyi bıraktı; şimdi gözlerinde korku vardı.
Bir dakika, kat kat dediniz, Yiğit doğruldu, belgeler elinden masaya düştü. Ne kadar kat kat? Ne kadar para var?
Melis Hanımın izni olmadan net tutarı söyleyemem, fakat kayda değer bir sermaye var, noter durgun konuştu, ama dudaklarında hafif bir gülümseme vardı.
Yiğit, belki bir hata olmuştur, Başak onun koluna yapıştı; sesi ince ve tizleşmişti. Sovyet tarzı eski bir cüzdan, onda ne olabilir ki, doğru düzgün öğrenelim…
Yiğit önce bembeyaz oldu, sonra kızardı, sonra tekrar soldu. Melise baktı. Gözlerinde panik vardı. Melis mektubu katladı, zarfı geri koydu. Artık elleri titremiyordu.
İşte şimdi zenginsin, Melis, dedi onun eski cümlesini, ama her kelimesi birer tokat gibiydi.
Yiğit birden fırladı, masayı dolaşıp omzuna dokunmak istedi. Yüzü sırıtıyordu, ama sırıtışı boş ve yapmacıktı.
Melis, yıllardır aynı aileydik; insanca konuşalım, bir tirad halinde konuşuyordu, nefes nefese. Babam bizim birlikte karar almamızı istemiştir, aile olarak yönetelim isterdi. Ben sana yabancı mıyım, öyle değil mi?
Melis kalktı, sandalyesini itti. Belgeleri ve zarfı aldı, kapalı mektup. Yiğit yakında duruyordu; bir zamanlar yakın gelen o kolonya kokusu artık ona fenalık veriyordu.
İnsanca konuşacak mıyız? gözlerinin içine bakınca Yiğit geri adım attı. Sen baban için yardım isterken, ben başka birinin yanına gittiğimde de öyle insanca mı konuşmuş olduk?
Bırak eskiyi karıştırmayı, Melis; biz olgun insanlarız, anlaşabiliriz. Yiğit gene gülmeye çalıştı, sesi neredeyse yumuşadı. Evi sürdürmek lazım, masraf var, istersen yardım et, ben de sana yardımcı olurum, düşman değiliz sonuçta.
Başak yerinden fırladı, bembeyaz kürkü açılıp mini eteğini gösterdi.
Sen ciddi misin, Yiğit? ona döndü, sesi çığlık oldu. Bana Bodrumu vadettin, araba alacaktık, her şey hazır dedin! Şimdi ne olacak, eski karın her şeyi alacak, biz ne olacağız?
Başak, şimdi sus, engelleme, Yiğit onu durdurmaya çalıştı, ama Başak dinlemedi; sesi yükselmeye devam etti.
Yok, susmam! Altı aydır bekledim ayrılmanı, vaatlerini çektim, şimdi Melisin senden daha çok parası var. Sana geri dönsen mi acaba?
Melis yavaşça kabanını ilikledi, başörtüsünü bağladı; hareketleri sağlam ve ağırdı. Başak göz göze gelince sustu.
Sandığımla dalga geçiyordunuz az önce, Melisin sesi düştü, kelimeleri buz gibiydi. O sandık, sizin tüm hayallerinizden değerli. Çünkü onu bir onurlu adam topladı. Bunu asla anlayamazsınız.
Melis çantasını aldı, notere başıyla selam verdi, kapıya yürüdü. Arkasından Yiğit vicdan, yıllar ve adalet diye bağırdı. Başak açıklama istediği için çığlık atıyordu. Melis koridora çıkınca kapı kapandı, sesleri kesildi. Merdivenden inerken, her basamakta nefesi açıldı.
Dışarıda kasım yağmuru soğuktu, ama Melisin içi sıcaktı. Durakta oturdu, ıslak bankta zarfı çıkardı. Mektubu tekrar okudu, yavaşça, her kelimeye anlam vererek. En son satırda, el titremesiyle yazılmış bir dipnot vardı, günlerdir fark etmemişti:
Yaşa, Melisim. Bu hayatı hak ettin. Sandığı mutlaka al; en dipte fotoğraf var. Benim ve babaannenin gençliğimiz. Bil istedim: Senin kim olduğunu hep anladım. Benim Katife de öyleydi. Her şey için teşekkür ederim.
Mektubu çantasına koydu, gözlerinden yaşlar kendiliğinden aktı. Ama bu, mutfakta kimse duymasın diye ağladığı gözyaşı değildi. Başka bir şeydi rahatlama, özgürlük, onaylanma. Hem ağladı, hem gülümsedi; insanlar dönüp bakıyor, kenardan geçiyorlardı, ama umurunda değildi.
Otobüs on dakika sonra geldi. Melis cam kenarına geçti, yansımaya baktı. Eski kaban, yaşlı başörtüsü, yorgun yüz. Ama gözleri başka canlı, kendine ait, ezilmiş değil. Telefonunu cebinden çıkardı, ekrana baktı. Üç arama Yiğitten. Bir tuşa dokundu, numarayı engelledi. Bir hareket, ve bir hayat.
Camda gri evler, ıslak caddeler, seyrek lambalar akıyordu. Melis çantasını göğsüne bastı; kayınpederinin hayatının sonunda elini nasıl tuttuğunu hatırladı. Parmaklarını sıkmıştı, bir şey söylememişti, ama gözlerinde önemli bir mesaj vardı. Şimdi Melis anlıyordu. Kayınpederi her şeyi kendi tarzında anlatmıştı.
Kendi durağında indi, apartmanı geçti, üçüncü kata çıktı. Ev onu sessizlikle karşıladı, ama bu sessizlik artık boş değil, kendi sessizliği. Melis kabanını çıkardı, çaydanlığı koydu, cam kenarına geçti. Dışarıda sürüp giden bir şehir, uzak bir hayat. Ama bu evde, yeni bir hayat başlıyordu. Yiğit olmadan, kayınpeder olmadan, her gün her şey yolunda numarası olmadan.
Sabah bankaya gidecek, sandığı alacak. Dipteki fotoğrafı bulacak genç kayınpederi ve ona benzeyen bir kadın. Belki de, 1987de neden onu seçtiğini, neden güvendiğini anlar. Neden konuşmadı, ama hatırladı.
Şimdilik, yalnızca cam kenarında oturuyordu. Nefes alıyordu. İlk defa, on beş yıl sonra, özgürce.



