Uçuş iki gün ertelendi. Eve daha erken dönmek zorunda kaldım… Eve gidince bir kadın kahkahası duydum ve anladım ki artık benim huzurlu limanım başkası tarafından işgal edilmiş. Sonra geçmişime açılan kapıyı sessizce kapattım, ne kırıp ne gürültüyle.
Soğuk aralık rüzgarı Atatürk Havalimanının pistinde sert kar tanelerini kovalıyor, projektörlerin ışığında neredeyse hipnotik bir dans başlatıyordu. Ben, Elif Demir, bilginin yüksek bankosuna yaslanmış, parmaklarımda hışırdayan biletimle öylece duruyordum; bir avuç kağıt, şimdi tamamen işe yaramaz olmuştu. Önce altı saat dediler, sonra on iki… Sonra hoparlörden sakin bir kadın sesi duyuldu: teknik arızadan ve yedek uçak olmamasından dolayı sefer iki gün sonraya ertelendi. İki uzun gün boyunca ruhsuz bir transit otel odasında, bavulumda deniz esintisi ve ipek elbise fısıltılarıyla beklenecek bir zaman… Bunun fikri bile içimde sıkıntılı bir direnç yaratıyordu.
Numarasını çevirdim. Uzun tuş tonları o soğuk salonun sessizliğini böldü; sonra robot bir ses… Garip olan, içimde kıpırdayan bir endişe olmadı. O genellikle telefonunu çalışma masasında bırakır, gece yarısına kadar projelerine gömülürdü; yedi yıllık ilişkimizi böyle yaşardık, zamanımızın ritmi olmuştu.
Otele o kadar para bayılmak, üstelik soğuk bir odada beklemek, birden bana inanılmaz saçma geldi. Evim, gecenin karanlık yolunda sadece bir saatlik sürüş mesafesindeydi; adeta geçmiş zamanın tüneline uzanan bir yol. Onu hayalimde canlandırdım: anahtarın kilite sessizce girip çevrilmesi, tanıdık parkede adımlarım, mutfaktaki sıcak ışık, kahve kokusu, onun gülüşü… On dört gündür görüşmemiştik; Tolga kuzeyde iş için gitmişti, ben ise uzun bir tatil planlamıştım, kendi başıma, biraz nefes almak, durmak için. Son bir yılda ilişkimiz sakin bir gölet gibi olmuştu: güvenli, tahmin edilir, fırtınasız. Belki bu beklenmedik değişiklik, kayıp zamanda bir kazanım, tam da ihtiyacımız olan şeydi.
Arabanın farları otoyol boyunca sıra sıra altın boncukları gibi uzanıyordu arkamda. Camda buğulanmış yansımamı seyrederken, yorgunluğumun altında sönük ama umutlu bir kıvılcım vardı: Tolgaya başıma gelen bu garip macerayı nasıl anlatacağım, beraber gülerek bir battaniyeye sarılmak… İçimde bir yol gösteren cümle tınlıyordu: İyi ki geri dönebileceğim bir yerim var.
Anahtar kilide neredeyse sevgiyle çıtladı. Evim sıcak ve yoğun bir sessizlikle karşıladı, tam anlamıyla değil. Salon kapısından süzülen bal rengi lamba ışığı ve kısık sesler vardı. Önce televizyon sandım; geç bir film herhalde… Ama sonra gülüş duydumhafif, gümüş gibi, parlak bir kahkaha. İnsanı ancak samimi, içten bir ortamda böylesine güldürebilir; savunmalar düşer, iki ruh aralarında fısıltıyla konuşur.
Koridorda ağır kışlık kabanımı bile çıkarmadan donakaldım. Yine kahkaha, sonra tanıdık ve beni sarsan bir erkek sesi. Onun tonunu hemen tanıdım: yumuşak, huzur dolu, son zamanlarda ender rastlanan bir sıcaklık. Kalbim öyle çarptı ki, sanki sesi tüm odalara yankılanacaktı.
Parmağımda, içgüdüsel olarak gıcırdayan tahtayı atlayarak, salon ışığına yaklaştım. Fotoğraf çerçevesinin gölgesi üzerime vurdu, beni neredeyse görünmez yaptı. Oturma odasında, bizim kadife koltuğumuzda, bir yabancı kadın vardı. Yirmi sekiz yaşlarında, simsiyah saçları omzuna dalga dalga dökülmüş. Üzerinde leylak rengi bir ipek elbise vardı. Ve o elbiseyi tanıdımdolabın arkasında duran, kalçadan biraz dar gelen, mutlu günlerde alınmıştı. Yabancı kadın koltukta rahatça oturmuş, bacaklarını toplamış, parmaklarında koyu kırmızı şarapla oynuyor. Tolga ona o kadar yakın ki… Elini koltuğun sırtına koymuş, omzunu neredeyse okşuyor. Pozları sahibi bir rahatlık taşıyor.
Televizyonda bir görüntü değişiyordu ama onların umrunda değildi. Kadınadı birden geldi aklıma: Yaren. Tolga yeni projeden heyecanla bahsederken sık sık bu ismi geçiriyordu. Yaren ona doğru eğilip, bir şeyler fısıldadı, kirpikleriyle kapamış gözlerini. Tolga ona hafifçe gülümsedi, başını eğip şaka kemiğine öptü. Sadece şaka kemiğine… Ama öyle bir şefkatle ki, ben Tolgadan uzun zamandır böyle bir yakınlık hissetmemiştim.
Dünya altımdan kayıp gitti, paramparça oldu; her bir parça bu huzurlu, ihanet dolu sahneyi yansıtıyordu. Arkaya çekildim, soğuk duvara yaslandım. İçimde tek bir cümle dönüp duruyordu: Böyle bir şey olamaz. Ama olmuştu. O sahne kararlı, yerleşik bir rutin kokuyordu; anlık bir heves değil, bir alışkanlık.
Ve bir anda, dalga gibi, geçmişin delilleri üzerime yığıldı. Tolganın çoğalan geç kalan iş toplantıları, sabaha kadar süren mesai. Harika ekip, başarılı çözümler diye anlattığı sohbetler. Kıyafetindeki yabancı çiçek kokusubenim parfümüm değildi. Hep iş stresi, sorumluluk yükü, uzun ilişkide tutkunun sakin bir bağlılığa dönüşmesi dedim. Biz geleceğimizi planlamıştık, şehir dışında bir bahçe hayal etmiştik. Her şey fırtınalara dayanıklı gibiydi.
Karanlıkta, kim bilir ne kadar bekledimbelki on, belki otuz dakika. Onların ofis dedikodularını, Yarenin patronun kaprisiyle alay etmesini, Tolganın sabırlı sesiyle onu teselli etmesini dinledim. Sonra Yaren, gevşeyerek, İyi ki o tatile gitti. İki hafta boyunca sadece biz… Gerçekten. dedi. Tolga cevap verirken daha sessizdi: Evet… Ama sonra… dikkatli olmalıyız.
Boğazımda sıcak bir yumruk, nefesimi kesti. Gözümde öfkenin sahneleri: içeri dalmak, bağırmak, Tolganın hediyelerini fırlatmak, hesap sormak… tıpkı ucuz bir dizideki gibi. Ama bedenim başka bir yol seçti. Geri döndüm ve eski bir içgüdüyle sessizce evden çıkıp kapıyı tıkladım.
Dışarıda soğuk hava ciğerimi yakarken, hiçbir şey hissetmiyordum. Adımlarım kar kaplı bahçede kendiliğinden ilerledi. Hafızam hırsla döndü ve mutlu anları tekrar tekrar gösterdi: ilk tanışmamız bir şirket partisinde, çam kokusu ve Tolganın parfümü birbirine karışmıştı; sonbahar yağmurunda uzun yürüyüşümüz, onun ceketini üzerime örtüşü; çatıda fısıltıyla yaptığı evlenme teklifi, ağustos yıldızlarının altında; beraber hayal kurup, bir kafede peçetelere çizdiklerimiz… Artık bütün bunlar leylak elbiseyle koltuktaki o sahneyle örülmüştü.
Boş bir otobüs durağına geldim, sarı ışık kar üzerinde yalnız halka çiziyordu. Telefonumu çıkardım, parmaklarım titriyordu. Arkadaşım Peline yazdım: Yanına gelebilir miyim? Şimdi? Yanıt hemen geldi: Kapı açık. Ne oldu? Derin bir nefes aldım: Anlatırım. Sonra.
Pelinin tarçın ve taze boya kokan mutfağında zaman şekilsizleşti. Monoton bir sesle, kısa cümlelerle anlattım; sonra sessiz, tükenen gözyaşları geldi. Sonra buz gibi bir öfke, ardından tekrar boşluk. Pelin bana büyük bir çay bardağıyla demli çay getirdi, hiç konuşmadı; sessizliği, her sözcükten daha çok destek oldu.
Ertesi gün tekrar havalimanına döndüm. Uçuşun ertelenmesi artık bir sıkıntı değil, hayatımda beklenene bir ara, bir hediye gibiydi. Steril bir transit otel odasında tek başıma kaldım, sanki bir koza gibi. Günler aynı renkte akıyordu: tablette okuma, dizi izleme, kendi kendime konuşma. Geçen yılı adım adım, yeni ipuçları arayarak gözden geçirdim.
Evet, Tolga daha sık seyahat etmişti; artık buzdolabında sabah bırakılan notlar yoktu. Sarılmaları kısaydı, rutinleşmişti. Seni seviyorum demesi gitgide azalmış, zamanla solmuştu. Sosyal medyada iş toplantısı fotoğraflarının altında hep aynı beğeni ve Yarenin tatlı yorumu… Ofis arkadaşıdır diyordu içim, umursamıyordum. Sadece iş arkadaşı.
Uçuşum nihayet açıklandığında, cam kenarında yerimi aldım. Uçak gökyüzüne yükselirken, İstanbul küçülüp bir maket şehir gibi, yara izleriyle dolu bir haritaya dönüştü. Antalya yumuşak, neredeyse yok gibi bir güneşle, deniz tuzu ve selvi kokusuyla karşıladı. Ama güzellik camın dışında kaldı, kalbime ulaşamıyordu. Tek başıma sahilde yürüdüm, dalga sesi ise içimdeki soruları bastırıyordu: Şimdi ne olacak? Bu bilgiyle nasıl yaşanır?
İki hafta garip, uzun bir rüya gibi geçti. Dönüş uçağı akşamda indi. Tolga, beyaz güllerden büyük bir buket, suçlu bir gülümsemeyle karşılamaya gelmişti. Fazla sıkı sarıldı, saçlarıma: Sensiz her şey griydi diye fısıldadı. Sarılmasına izin verdim, hatta gülümsedim; ama içimde bomboş bir sessizlik vardı, ibadetten sonra boşalan bir cami gibi.
Evde her şey alışkanlık ve suni huzur kokuyordu. Tolga benim favori makarnamı hazırladı, iş seyahatinden komik hikayeler anlattı, şakalaştı. Ben başımı salladım, doğru soruları sordum, rolümü mükemmel oynadım. Bilmekten, görmekten hiçbir iz vermedim.
Günler geçti. Tolga daha dikkatliydi: telefonu elinden bırakmaz, tüm cihazlarına yeni şifre koymuş, gecenin geç saatlerine uzayan toplantıları bitirmişti. Ama ben yakalıyordum; istemsiz bir tebessüm, pencerede uzak bir bakış, gelen mesajda hafif bir gülümseme… Tolga yanımdaydı ama bir parçası o akşamda kalmış, bakımını özlüyordu.
Bir gün, ilk kar taneleri pencerede dans ederken, akşam yemeğinde sakince, çatalı masaya koyup Hadi konuşalım, dürüstçe. dedim.
Tolga dondu, gözlerinde o tanıdık, hayvani korkuyu gördüm. Her şeyi anlattım, duygusuz bir rapor gibi: dönüşüm, koridordaki yarı karanlık, o leylak elbise, gümüş kahkaha, şaka kemiğine dokunan öpücük, iki hafta boyunca gerçekten yaşamak hakkında konuşmaları. Tolga önce inkar etmeye çalıştı, sesi çatladı. Sonra çaresiz, gerçek gözyaşı. Sonrasında itiraf.
Meğer hikaye sıradandı. Altı ay önce başlamış, genç ve iddialı bir ekip arkadaşı, ortak projeler, kahve molasında flörtleşme. Sonra geç saate kadar dosya hazırlama, ilk öpücük asansörde… Tolga planlamadığını, ansızın geliştiğini, beni sevdiğini ama Yarenle kendini yeniden genç ve hayalperest gibi hissettiğini söyledi.
Dinlerken ağlamadım; sadece kristal gibi berrak, soğuk bir netlik vardı. Tek gerçek soruyu sordum: Onunla olmak istiyor musun?
Tanımsız bir sessizlik hâkim oldu, oda boşluğu doldurdu. Tolga masaya baktı ve güçlükle, yavaşça: Bilmiyorum… dedi.
Bu bana yeterdi. O gece Tolga koltukta huzursuz bir uykuda uyurken, ben seyahat çantama en gerekli şeyleri topladım. Ailemin fotoğrafları, sevdiğim eski kitap, onunla alakası olmayan birkaç eşya. Güneşin doğuşunda, arkama bakmadan ayrıldım. Pelin tekrar evini açtı, hiç sorgulamadan.
Tolga aradı, uzun ve karışık e-postalar yazdı, buluşma için yalvardı, her şeyi bitireceğine söz verdi. Yaren, ortak arkadaşlardan sonradan öğrendim, bir hafta sonra istifa ettiofis dedikodularına dayanamadı. İlişkimiz, küçük bir çevrede orman yangını gibi yayıldı. Beni acıyarak, Tolgayı kötüleyerek… Tolga aylarca kapımdan ayrılmadı, mesajlar gönderdi ama ben artık okumamayı öğrendim.
Yine de hayatımın sayfasını temiz bir şekilde çevirdim. Küçük ama aydınlık bir ev tutup, park manzaralı, yeni bir işe başladım; merkezi değildi ama sıcak ve samimi bir ekiple. Tek başıma yaşama gerçek bir karar oldu. İlk aylar karanlıktı; geceleri o kahkahayı görüp, boğazımda düğümle uyanıyordum. Zamanla bu rüyalar azaldı, sonra kayboldu.
Bir yıl geçti. Şehrin başka bir ucundaki bir kafede tesadüfen Tolga ve Yarenle karşılaştım. El eleydiler ama pozlarında, Tolganın yorgun baş eğişinde, Yarenin abartılı hareketlerinde, tutku değil, hataları telafi etmeye çalışan bir uğraş vardı. O kıvılcımkoltuk ışığında gördüğüm o canlılıkartık yoktu.
Yavaşça yanlarından geçerken, içimde öfke ya da acı olmadığını fark ettim; sadece, sonbahar ağının hafifliği kadar, bir hüzün vardı, zamanında sonsuz sandığıma dair.
O an bir şey anladım: o kadın kahkahası, evimde sessizlikte yankılanan, aslında son not değil, ortak melodimizdeki sahte bir tonu işaret eden dürüst ve acı bir ayar sesiymiş. Ağrılı ama yeni bir senfoninin başlangıcıymışbence, sadece bana ait. Hayat, kıyısını kaybedip yeni bir ufuk bulmaya çalışan bir akarsu gibi; bazen kaybettiğin liman, en berrak ve geniş ufku sunan yer olur. Omuzlarımı kulaklarımın üstüne dikerek, sabahın taze havasını içime çekip, ileriyekendi seçimimin dolu ve özgün sessizliğinedoğru yürüdüm.



