– Sakın ha, karını benim evime getirmeye kalkma, – dedi Anton’un annesi.

Sakın ha, eşini bu eve getirme, dedi annesi Antuna.

Zehra Hanım bu konuşmaya üç hafta hazırlanmıştı.

Hemen belli oluyordu. Yıllardır el değmemiş çini tabakları tek tek sildi, Antunun çocukluğunda en sevdiği tarçınlı elmalı kekten pişirdi. Fincanları dizdi. Masada bir huzursuzluk dolaşıyordu.

Antun, sözleştikleri gibi pazar günü öğleden sonra geldi. İçeri girdi, göz gezdirdi. Bir şey olacak, diye geçirdi aklından. Montunu çıkardı. Mutfaktan gelen kek kokusuna takılıp kaldı.

Anne, ne bu resmiyet havası?

Otur, dedi Zehra Hanım sessizce. Çay ister misin?

Olur, içerim.

Çayı doldurdu, keki önüne sürdü. Uzun bir sessizlik, soğuk bir suya atlamak ister gibi. Sonra kalktı, odadan dosyalar getirdi.

Masaya bıraktı.

Al, dedi Zehra Hanım. Evin tapusu. Ben artık sana devretmeye karar verdim.

Antun önce dosyaya, sonra annesine baktı.

Anneciğim

Bitirmeme izin ver, dedi elini kaldırıp. Yaş geçti. Ev büyük, bana fazla. Bundan sonra senin olsun. Her işi halledeceğiz, sordum soruşturdum.

Antunun bakışlarında bir ama beklentisi belirdi. Ve ama gecikmedi.

Ama tek bir şartla, dedi Zehra Hanım. Sesi dümdüz, hiç bir şey olmamış gibi sıradan. Elifi bu eve getirmeyeceksin.

Antun kupayı bıraktı.

Şaka mı bu?

Hayır.

Anne. Elif benim karım.

Biliyorum kim olduğunu, dedi Zehra Hanım, parmaklarını birbirine kenetleyerek. Antun, bu ev bizim yuvamız. Baban burada yaşadı. Sen burada büyüdün. Ben bir ömür buradayım. O kadının burada ağırlık yapmasını istemem. İstemiyorum işte.

Anne, evde hükmetmiyor ki. O eşim, bana misafirliğe geliyor.

Misafirsen yalnız gelirsin. Kafasıyla dosyayı işaret etti. Ev senin. Sonrasında kaç yıl istersen kal. Ama onunla değil.

Antun annesine baktı.

Gerçekten ciddi, diye geçirdi aklından. Üç haftadır bu anda yaşıyor. Kek yapmış.

O ne yaptı ki sana? dedi sesi kısılarak.

Hiçbir zaman sevmedim onu, dedi Zehra Hanım, basitçe ve açıklamaya gerek görmeden.

Evine Antun uzun yol yaptı o gün. Oysa uzak değildi araba ile on beş dakika, her ışığı bilirdi. Yavaş sürdü. Nedense başka bir sokağa saptı, marketin önünde biraz durup içeri girmeden gitti. Aklı eski bir buzdolabı gibi; uğulduyor, çalışamıyordu.

Üç oda. Yüksek tavan. Babasının kitaplığı bütün duvarı kaplardı. Annemin her pazar köfte kızarttığı mutfak, ödev yaptığı çocukluk köşesi. Ev güzeldi. Şimdi öylesi yapılmıyor.

Apartmanın önüne park etti. Arabada oturdu kaldı. Sonra içeri çıkıp ayakkabılarını çıkardı. Mutfakta haşlama yemek kokusu. Elif tencerenin başında mırıldanıyor, ne söylediği anlaşılmıyor. Antun kapıda durdu.

Erken geldin, dedi Elif, dönmeden. Sen annende akşama kadar kalırsın diye düşünmüştüm.

Olmadı.

Sesinde bir şey vardı, anlaşıldı ki Elif bakıp dikkatlice izledi, soru sormadan anlamıştı.

Gel otur, dedi Elif. Hemen yemek.

Beraber yediler. Antun kısa, gereksiz ayrıntılardan arındırarak anlattı.

Elif sessizce dinledi. Yüzü hiç ekşitmedi. Evi sakın getirme dediğinde sadece başını salladı. Kendi içinde onayladı gibi.

O hep böyle düşünüyordu zaten, dedi Elif, o sustuğunda.

Bunu biliyor muydun?

Hayır. Ama seziyordum. Tabağı lavaboya bıraktı, duraksadı. Antun, ev güzel. Anlıyorum.

Evle ne ilgisi var?

İlgisi olmaz mı, Elif döndü, düzgün bir mahallede üç odalı bir ev… Hem para, hem başımızı sokacak yer. Durdu. Ben isterim ki, benim yüzümden bunları kaybetme.

Antun ona baktı.

Elif…

Bir dakika, dedi elini kaldırıp. Ciddiyim. Senin için önemliyse bir çare buluruz. Üzülmem. Orada yaşamam mesele değil. Ev senin, bu da bizim ailemiz. Çözümsüz değil.

Burada Antun sustu. Uzunca.

Çünkü beklediği yanıt bu değildi. Eve gelirken her şeye hazırdı gözyaşı, kırgınlık. Anlardı. Hakkıydı.

Ama dedi ki: bir yolunu bulurum.

Sakince. Kendini bir başkasının kumarındaki bahis olarak görmeyen birinin sesiydi.

Antun kalktı, mutfakta bir ileri bir geri üç adım attı, durup pencereye baktı.

Elif, dedi. Ne yaptığını anladın mı?

Ne?

Bana pazarlık sundu. Antun yavaşça, yeni çözmüş gibi konuştu. Evin anahtarı, ama sen giremezsin? Benim kararımı satın almak. Hediye değil, satın almak. Bedeli sensin.

Elif baktı.

Antun, ev onun. Hakkı var…

Hakkı var, dedi Antun. Eviyle ilgili, evet. Ama benimle ilgili değil.

Yeniden oturdu. Çayını tazeledi.

Çare falan bulma, dedi. Çünkü mesele ev değil. Annem hâlâ beni malı zannediyor. Otuz sekiz senedir ona karşı çıkmadım. Alıştı.

Elif sessizdi. Sonra çok kısık sesle dedi ki:

Biliyorum.

Nereden?

Antun, ben dört yıldır ilişki kurmaya çalışıyorum. Bayramlarda arıyorum. Sevdiği reçelden götürüyorum. Halini hatrını soruyorum. Dargın değildi; yorgundu, ilk kez yüksek sesle itiraf gibi. Beni görmüyor. Ben onun için insan değilim. Elinden alınmış oğlu oldum.

Antun eşine baktı.

Farkında bile değildi.

Yanına gidecek misin? diye sordu Elif.

Giderim, dedi Antun. Birkaç gün bekleyeyim, ne söyleyeceğimi düşüneyim.

Tamam.

Vereceğim kararı sormuyorsun.

Elif şaşkın baktı.

Hayır, dedi sadece. Sana güveniyorum.

En korkutucu olan buydu. Annesinin şartı değil. Eşinin sana güveniyorum demesi ve bunun gereğini yapmaya mecbur kalması.

Cumartesi sabahı, Antun annesini aradı.

Zehra Hanım daha telefonda, bir şeylerin farklı olduğunu hissetmişti sesi değişikti, yıllardır alışık olduğu o azıcık mahcup ton yoktu.

Anne, bugün geleceğim. Saat üç gibi. Tamam mı?

Tamam, dedi Zehra Hanım. Beklemeye başladı.

Üçte kapıyı çaldı Antun.

Zehra Hanım açınca fark etti: Ne çiçek, ne koca alışveriş çantası. Montuyla, anahtarları elinde. Yavaşça soyundu, mutfağa geçti, oturdu.

Zehra Hanımın içgüdüsüyle hemen çay istemeye davranması bile şaşırttı.

Gerek yok anne, dedi. Uzun duramayacağım.

Çaydanlığı yerine koydu. Oturup oğluna baktı.

Söyle bakalım, dedi Zehra Hanım. Ne karar verdin?

Karar verdim, dedi Antun.

Acele etmedi.

Anne, önce bir şey soracağım.

Sor.

Babam hayattayken, dedi ağır ağır, ona böyle bir dayatma yapar mıydın? Şöyle: şunu yapmazsan, sevdiğin bir şeyi kaybedersin

Zehra Hanımın ağzı açılıp kapandı.

O başka, dedi.

Ne farkı var?

Çünkü baban babaydı. Sen benim oğlumsun. Sana gözüm gibi bakarım.

Anne yumuşak ve neredeyse şefkatli bir sesle. Bu bakım değil. Beni tutmak. Farkı büyük.

Mutfakta yün gibi sık bir sessizlik doğdu.

Dört yıldır, dedi Antun. Elif dört yıldır sana ulaşmaya çalışıyor. Bir kez olsun insanca yaklaştın mı ona?

Zehra Hanım konuşmadı. Masaya baktı.

O her aramadan sonra bana ne diyor biliyor musun? dedi Antun. Hiç… Sadece telefonu bırakır, gülümser. Senin iyi olman bana yeter der.

Durdu.

Üzüldün mü, diye sordum bir gün. Bana dedi ki: Senin annenle iyi olmanı isterim, hepsi bu.

Zehra Hanım başını kaldırdı.

Antun.

Dedi ki, gerekirse senin evinde yaşamak istemem. Yani senin kolayına gelsin diye kendisi teklif etti.

Antunun sesi titredi az.

Ev senin, anne.

Vazgeçiyorsun yani, dedi Zehra Hanım. Soru değildi, şaşkın bir tesbitti. İnanamıyordu. Daima almak için uzanırdı, Antun daima verdi. İhtiyacı olanı bildiğini sanırdı.

Evi bırakmıyorum, dedi Antun. Şartı bırakıyorum. Farkı büyük.

Yani o senden değerli. Zehra Hanımın sesi çelikten son bir itirazla geldi. Anandan daha mı değerli.

Antun derin bir nefes aldı. O an, aklına geleni değil, gerek olanı söyledi.

Anne, bu terazi değil. İkiniz de benim ailemsiniz.

Durdu.

Ama sen bir yarışa çevirdin. Ve kazanman gerektiğine inandın.

Zehra Hanım sessizdi.

Seni seviyorum, dedi Antun. Bu değişmez. Şartlı ya da şartsız.

Ceketini aldı ayağa kalktı.

Ararsan gelirim.

Cevap alamadı.

Antun çıktı. Kapı yavaş kapandı.

Zehra Hanım yalnız kaldı. Pencereye gitti.

Aşağıda Antun arabasına biniyordu. Üstten baktı: kambur omuzlar, arabanın kapısını açıp, anlık olarak dönüp hiç bilerek aramadığı bakışı, sonra gidişi.

O araba döndükten sonra uzun süre pencerenin önünde bekledi Zehra Hanım. Ne düşündüğünü, kendi de net bilemedi. Yalnızca sustu. Sessizlik gözlerini yaktı sanki.

Üç hafta, pek konuşmadılar.

Antun bazen kısa yazdı: Anne nasılsın? Zehra Hanım hep, İyiyim dedi. Türkçede, ne istersen gösterebilen o kelime: iyiyim her şey süperden geceleri uyumuyorum ama dememeye sözüm vara kadar.

Sonra bir şey oldu.

Zehra Hanım, yakındaki değil, köşedeki ucuz eczaneden dönerken, arka sokaktan yol kısaltarak yürüdü. Yedi lira az verince değeri artıyor; yetmiş yaşında, emekli maaşı malum.

Dönüş yolunda Antunu gördü.

Arabası açık kaputta. Yanında Elif, eski bir montla, kolu yağlı gibi, bir şey anlatıyor. Zehra Hanım uzak olduğu için duymuyordu. Antun bir şeyler cevaplıyordu. Sonra Elif öyle bir güldü ki; yüksekten, başını geriye atarak, mutluluğun sesiyle. Antun da gülümsedi.

Zehra Hanım durdu.

Uzaktan baktı: sonbahar, açık araba, gülen iki insan, elleri kirli. Hayatın en sıradan anı.

Oğlu ondan kaçmadı. Sadece yaşamını yaşıyor.

İlginç bir farkındalık… Çocuksu kadar basit.

Hep zannetmişti ki Elif onu aldı elinden, kaçırdı, çaldı. Halbuki yanında, arabadalar; bir cumartesi arabayı tamir edip gülüşüyorlar. Kimse kimseyi alıp götürmemiş. Oğlunun hep hayatı vardı. Zehra Hanım sadece görmek istememişti.

Sessizce eve döndü.

Paketini masaya bıraktı. Mutfakta oturdu kaldı. Sokağa baktı camdan.

Sonra kalktı. Unu çıkardı.

Keki bir buçuk saatte zor bitirdi, eli titriyordu, şekeri iki kere fazla koydu. Yaban mersinli yaptı. Elifin her zaman getirdiği, daha önce hiç açmadığı reçelden koydu.

Açtı.

İki gün sonra Antunu aradı.

Kek yaptım, dedi. Çok olmuş. Tek başıma yiyemem.

Durakladı.

Gelir misiniz? dedi. Ve ekledi, hafif bir sesle: İkiniz de.

Antun bir saniye durdu. Sadece bir saniye.

Geliriz, dedi.

Kapıyı çaldıklarında, Zehra Hanım ikisini birden görünce açtı. Antun elinde çiçekle, Elif bir poşetle.

Bakıştılar. Elif göz göze geldiğinde, bekleyiş veya küskünlük yoktu.

Buyurun, dedi Zehra Hanım.

Mutfakta üç kişi fazla geldi ama idare ettiler.

Peki, dedi Zehra Hanım, keki keserken, anlatın bakalım nasıl gidiyor hayatınız.

Elif gözlerini kaldırdı.

Anlatırız, dedi ve gülümsedi.

Bir dilim kek tabağa düştü. Bu bir başlangıçtı. Küçük, tuhaf, yaban mersinli kek kokan bir başlangıç.

Rate article
Lifequest
– Sakın ha, karını benim evime getirmeye kalkma, – dedi Anton’un annesi.