Ona attığım son mesaj çok kısaydı: Buradayım, ihtiyacın olursa haber ver. Tam sekiz yüz kırk gün boyunca Gönderildi yazısını korudu ekranda.
İki yılı aşkın bir süre önce, bir babanın yapması neredeyse imkânsız olan şeyi başardım: Kızımın gölgesinin peşinden koşmayı bıraktım.
İlk altı ay, ruhumdan bir parça kopmuş gibi hissediyordum. Her mesaj bildirimiyle telefona sarılıp, yazıyor mu acaba diye umut ediyordum. Bayramlarda ona boşluğa kutlama mesajları gönderiyordum. Sesli mesajlar kaydedip, titreyen sesimle kendime soruyordum: Nerede hata yaptım? Nerede yanlışım vardı?
Onun çocukluğunu tekrar tekrar kafamda döndürüyordum. Acaba yeni bir ev kurarken fazla mı çalışmıştım? Ya da o notlar, arkadaşları yüzünden fazla mı sert davranmıştım? Belki de annesiyle boşanmamız, hayatımızı ortadan ikiye böldüğü için bizi affedememişti.
Bir şeyi fark ettim: Israr ettikçe sevgimin değerini azaltıyordum. Ona babanın, üstüne basılıp geçilebilecek bir insan olduğunu öğretiyordum.
Sonra yıllardır tanıdığım, gençliğimizde birlikte balık tuttuğumuz Hüseyin bana çok basit bir şey söyledi: Mehmet, solmaya karar veren bir çiçeğe su veremezsin. Sadece boğarsın.
Haklıydı. Sessizlik her zaman umursamazlık değildir. Bazen sessizlik, kendi ayakları üzerinde durmak isteyen bir insana gösterebileceğin tek saygı biçimidir.
Numarasını silmedim. Facebookta nankör evlatlar, bugünün gençleri diye içimi dökmedim. Komşular Nisan neden bayramda gelmedi? diye sorduğunda da yakınmadım.
Sadece bıraktım. Kızgınlıktan değil, hayatta kalmak için.
Baba görevi bende bitmişti. Onun için tüm kurslara götürdüm, iki işte çalıştım ki hayalini kuramayacağım bir eğitim görsün. Ona sözünün eri olmayı, kendisine saygı duymayı ve dürüst olmayı öğrettim.
Tohumlar ekildi. Toprak iyi ise yeşerir, değilse gözyaşım filiz vermez.
Artık cam kenarında beklemiyordum. Yıllardır yosun tutmuş eski garajı onarmaya başladım. Pazardan taze sebze meyve almak, kendime düzgün bir akşam yemeği hazırlamak gibi şeylere döndüm. Eğer bir gün geri dönüp bakarsa, onu parça parça olmuş bir adam değil, onurlu bir babanın beklediğini görsün istedim.
İki yıldan fazla zaman geçti. Bayramlarda sandalye boş kaldı. Ev daha sessizdi ama içine huzur yerleşmişti. Sırtımdaki o vicdan yükünü attım.
Geçen pazar, bahçeye bir araba girdi.
Ne bayramdı ne doğum günü. Kapalı, sıradan bir pazar günüydü. Arabadan kızım Nisan indi. Bambaşka biriydi artık; olgun, gözleri yorulmuş. Dışarıdaki hayatın, kendi odasının penceresinden görüldüğünden daha zor olduğunu anlamıştı.
Yanında yalnız değildi. Elinde bir çocuk oto koltuğu vardı. Yavaş adımlarla, az önce karını temizlediğim yoldan yürüdü. Azarlanmayı, zor bir konuşmayı, babadan Ben sana demiştim, cümlesini bekliyordu.
Kapıyı açtım. Sessizlik içinde, rüzgârın ceviz ağacındaki hışırtısını dinledik.
Emin olamadım, kapıyı açacak mısın diye, dedi sessizce. Sesi titriyordu. Bu da Ali. Baba… şimdi anladım. Ona bakınca, sevmek ne kadar güçlü ve zor bir şeymiş, senin gibi sevmek.
Açıklama istemedim. O iki yıl sessizliği gündeme getirmedim. Gerçek sevgi, hesap tutmaz.
Çay yeni demlendi, dedim, kenara çekilip kapıyı daha geniş açarak. Buyurun, yeriniz hep burada.
Şu an çocuklarının suskunluğuyla içi yanmış tüm anne babalara:
Onların peşinden koşmayı bırakın. Dikkatlerini dilenmekten vazgeçin. Sevgi zorla elde edilemez. Zorla tutulan kapı, giriş değil tuzaktır.
Onları huzurla bırakın. Onlara kattıklarınıza güvenin. Kendi hayatınızı yaşayın: bahçe ekip biçin, evinizi onarın, seyahat edin. Onlar için can simidi değil, bir fener olun.
Çünkü günün sonunda, anne baba sevgisi, sıkı sıkı tutmak değil, kapıda ışığı hep açık tutmaktır.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



