Adı Barıştı. Fotoğraflarında otuz beş yaşlarında sıradan bir adam görünüyordu; temiz, fazla dikkat çekmeyen biri. Profilinde farkındalık, kişisel gelişim ve gerçek, sıcak bir ruh arayışı üzerine düşünceler vardı. Aslında burada biraz durmak gerekirdi, çünkü tecrübem bana öğretti ki, bir erkek ne kadar çok gerçek kadın aradığını söylüyorsa, genelde rahatlık peşindedir; hiçbir şey istemeyecek, hiçbir şey talep etmeyecek olanı bulmak ister.
Birkaç gün mesajlaştık. Barış genelde düzgün bir şekilde konuşuyordu, ama ara sıra garip düşünceler ortaya atıyordu. En çok kadınların parayla bozulduğundan yakınmayı seviyordu.
Hepsi sadece restoranlar, Antalya tatilleri ve yeni telefonlar istiyor, diye yazmıştı. Kimse ruhunu göstermiyor, sadece gezip konuşmak istemiyor.
Ben de, terbiye gereği, kafamda onaylıyorum gibi yapıp, yavaşça konuyu değiştiriyordum. Herkesin yarası vardır; belki eski eşi onu evsiz bıraktı, belki hayallerini yıktı kim bilir. Peşin önyargıdan kaçınmaya çalışırım.
Nihayet buluşmayı teklif etti. Ama bir sorun vardı: dışarıda ayaz vardı. Gerçekten de öyle; termometre eksi yirmi gösteriyor, hissedilen ise daha fazlası. Meteoroloji turuncu alarm vermişti, AFAD gerekmedikçe evden çıkmayın diye mesaj atıyordu.
Parkta buluşalım, dedi Barış. Biraz dolaşırız, hava alırız, birbirimizi maskesiz tanırız.
Barış, dedim, dışarıda eksi yirmi var, on dakikada buzdan heykel oluruz. Belki bir kafede oturup bir kahve içeriz?
Cevabı gecikmeden geldi.
Ben cafede oturmam, orada sadece para bekleyen kadınlar var, onları ağırlıyorlar. Bana öyle biri gerek değil; benimle ateşe, suya, soğuğa dayanacak biri lazım. Eğer iki yüz lira harcamam senin için önemliyse, bize yol yok.
Merakım ağır bastı. Bu ilişki saflığı savaşçısını görmek istiyordum, Americano kahvesinin bile alınmaması demek kölelik sayılması ilginç geliyordu.
Peki, dedim. Parksa park, 19:00da ana girişte.
Hazırlık uzun sürdü. Dolabımdan termal içlik, sıcak kazak, en son ise kayak montumu çıkardım. Kalın tabanlı botlar ve yün çoraplar, başıma da bir bere taktım.
Aynada, buzda uzun süre yaşayabilecek biri duruyordu.
Hazır mısın Barış, bakalım ne olacak? dedim kendi kendime, dışarı adım attım.
Saat tam 19:00da parkın yanındaydım. Ayaz yanağımı yakaladı açık kalan tek yer orasının olması iyi olmuştu. Kar ayaklarımın altında gıcırdıyordu, çevremde kimse yoktu; normal insanlar, para bekleyenler de dahil, sıcaklığı tercih etmişti.
Ana girişte Barış duruyordu. İnce bir sonbahar paltosuyla. Bir ayağından diğerine geçiyor, ellerine üflüyor, burnu morarmış, kulakları kıpkırmızı.
Yanına yaklaştım.
Merhaba, dedim, şalımın altından kısık sesle.
Beni süzdü, belki de narin bir kız bekliyordu; rüzgarda titreyip ona kahramanlık fırsatı verecek biri. Karşısında ise tam donanımlı bir maceracı duruyordu.
Merhaba, dedi, dişleriyle. Sen bayağı hazırlık yapmışsın.
Sen dedin ya; ateşte, suda, soğukta yanında olacak biri. Ben de soğuktan başladım. Hadi, hava almak ve yürümek için geldik diyorsun ya, yürüyelim!
15 dakika zafer
Birlikte yürümeye başladık. Bu buluşma, hayatımın en tuhaf randevuları listesine direkt girdi.
Hava nasıl? diye sordum ince bir nezaketle.
Enerji veriyor, dedi. Suratındaki kaslar çözülmüştü, sadece dudakları hareket ediyordu, hızla morarıyordu. Kış karakteri test eder.
Katılıyorum, dedim. Bu arada, kadınlar konusundaki fikrini anlat bakalım; neden kahve içmek senin için para peşinde olmak demek?
Konuşmak ona acı veriyordu, ayaz boğazını yakıyordu, ama inançları uğruna fedakarlık gerekliydi.
Çünkü… sesi titriyordu. İlişki, birbirine ilgiyle kurulmalı, cüzdanla değil. Eğer bir kız sadece kafeye gitmek istiyorsa, hemen yemek istiyorsa, o tüketicidir.
Ama bir kadın zatürre olmak istemeyebilir, dedim, kapüşonumu düzeltirken.
Bahanedir, dedi ve burnunu çekti. İsteyen fırsat yaratır; sıcak giyinmeli.
Ben gayet sıcak giyindim, dedim, kalın montumu göstererek. Ama sen pek öyle değil sanki. Üşümüyorsun değil mi?
Gayet iyiyim! diye yanıtladı ama zaten titriyordu, yarı karanlıkta bile belli oluyordu.
Yaklaşık on dakika sonra parkın merkezine vardık. Kapalı bir kahve büfesi vardı. Barış ona hüzünle baktı, adeta trajedi kahramanı gibi.
Dönelim mi? dedi. Rüzgar arttı biraz.
Ama olur mu! dedim coşkuyla. Daha yeni başladık. Sen ruhunu göstermek istiyordun. Edebiyattan konuşalım mı? Jack London seviyor musun? Onun Ateş Yakmak adlı hikayesinde adam soğuğu hafife alıp donarak ölüyor.
Bana attığı bakışta ruh arayışından eser yoktu.
Dinle, benim gitmem lazım, sözümü kesti. Acil işlerim çıktı.
Ne işi? Akşam için plan yapmamış mıydık?
İşten, bir raporu göndermem aklıma geldi.
Cuma akşamı sekizde?
Evet! neredeyse bağırdı.
Bir anda geri döndü, neredeyse koşarak parktan çıktı. Ben de peşinden yürüdüm, anın keyfini çıkararak: hayatta kalıcı Barış on beş dakika dayanabilmişti.
Metroya varınca selam bile vermeden kayboldu, kurtarıcı sıcak yer altına sığındı. Umarım orada, sadece vücudu değil, belki de ön yargıları da ısınmıştır. Pek sanmıyorum gerçi.
Ben ise eve döndüm, sıcak çayımı demledim ve Barışla olan mesajlaşmayı sildim. Harcadığım on beş dakikaya üzülmedim; bu kısa buluşma bana suçluluk duygusuna karşı harika bir koruma oldu ve bir şeyi hatırlattı: Kendine özen göstermek, bir kadını para bekleyen biri yapmaz. Kendi değerine sahip çıkmak, gerçek ilişkilerin temelidir.



