Her erkeğin bir sırrı vardır. Kimi bozukluklarını çorapta saklar, kimi balığa gidiyorum diye yalan uydurur. Ama Serkan Koçak, cep telefonunu ekranı aşağı koyardı.
Her zaman, her yerde. Mutfak masasında ekranı aşağı. Yatak başında uyumadan önce ekranı aşağı. Restoranda, anne-babanın yazlığında ekranı aşağı.
Merve bunu hemen fark etmemişti. Önce sadece not aldı. Sonra düşündü. Sonra düşünmeyi bıraktı, çünkü düşünmek moralini bozuyordu. Kadınların kaygıyla baş etme yöntemi bu: Kafaya vurana kadar endişeyi görmezden gelmek.
Genel olarak iyi sayılır bir evlilikleri vardı. Ne çok coşkulu, ne de kavgadan geçilmeyen bir hayat. Serkan çalışıyordu, Merve de çalışıyordu. Hafta sonları market alışverişi, biraz dizi, ara sıra misafir. Misafir dedikleri de Leventle Derya. Levent, Serkanın üniversiteden beri en yakın dostu. Derya ise Leventin eşi, capcanlı, sesi bol, kendine sonsuz güveni olan biri Merve, bazen yorulsa da hiç çaktırmazdı.
Her şey yolundaydı. O telefon hariç.
Merve telefonu çoğu zaman ekranı aşağı çevirilmiş şekilde görürdü. Ve her defasında Varsın, büyütme. derdi içinden. Koca adam, belki alışkanlık.
Ama bir gün tuzağa düştü. Bir tuzluğa uzandı, yanlışlıkla telefonu itti; telefon sandalyeye düştü ve ekranı yukarı döndü.
Serkan ondan hızlı davrandı, daha Merve göremeden avucuyla üstünü kapattı.
Kusura bakma, dedi Merve.
Sorun yok, dedi Serkan.
İkisi de hiçbir şey olmamış gibi davrandılar. Çünkü tam da bir şeyler olurken insanlar öyle yapar.
Merve akıllı bir kadındı. Asıl mesele buydu, başına ne geldiyse ondan gelmişti.
Akıllı kadın telefondan kavga çıkarmaz. Gözlemler, kafasında çizelge tutar; bir yanda olgular, bir yanda açıklamalar. Açıklamalar tutarlıysa susmaya devam eder.
Merve aylarca sustu. Tablosu kilo aldı.
Birinci gerçek: Serkan işte oyalanmaya başladı. Eskiden sekizden fazla kalmazdı, şimdi dokuz, bazen on, hatta bir gece on birde gelmişti. Klasik açıklama: Dönem sonu, rapor, Bursadan gelen müşteri.
İkinci gerçek: Dalgınlaşmıştı. Televizyona bakıp başka şeyler düşünüyordu. Sorulara gecikmeli cevap, sanki modemin çekmediği gibi.
Üçüncü gerçek: Levent arayınca geriliyordu.
En eski dostu; yirmi yıldır birlikte, daha önce telefonları anında açar, bazen yarım saat mutfakta konuşup keyifle dönerdi. Şimdi ise Leventin adı ekranda görünce yüzünde küçük bir değişiklik oluyordu. Merve bunu fark etti.
Bir kere sordu:
Bir şey yok değil mi Leventle aranızda?
Yoo, ne olsun? dedi Serkan.
Onun aramalarına bir tuhaf bakıyorsun.
Sana öyle gelmiştir, dedi Serkan ve telefonuna sarıldı.
Derya, Leventin eşi, çarşamba akşamı aradı. Sırf hal hatır sormak için. Arada bir böyle yaparlardı; çay eşliğinde sohbet, gereksiz dedikodu. Derya capcanlı ve sabırsız bir tip, lokantada kahkahasının sınırı yok, kuyruğu bile şenlendirir.
Naber canım sizde? dedi Derya.
Bildiğin gibi. Serkan gene işte kaldı.
E iş hayatı, dedi Derya. Fazla rahat bir vurguyla.
Ertesi hafta dörtlü buluşma, her zamanki gibi cuma akşamı, Mervelerde. Leventle Derya pasta ve şarap getirdi; Serkan mutfakta etleri pişiriyor ve şahane adam rolü yapıyordu. Merve masayı hazırlarken olan biteni gözlüyordu.
Serkan ve Derya arasında garip bir şey vardı.
Önceden sofrada şakalaşıp sıradan sohbet eden ikisi, şimdi birbirinin adını anmaktan bile çekiniyor gibiydi.
Levent şarabını yudumlayıp işten bahsetti. Sesi sakin, gözleri yorgundu. Merve bakıp düşündü: Acaba biliyor mu? Bilmiyor mu? Biliyor ama rol mü yapıyor? Yoksa tüm bunlar sadece benim kafamda mı?
Sen de çok sessiz kaldın, dedi Serkan misafirler gidince.
Yorgunum.
Erken uyu o zaman.
Hı hı, dedi Merve.
Yatağa yattı. Tavana baktı. Yan odada televizyon sessizce çalışıyordu, Serkan hala gelmemişti. Onun telefonu yattığı taraftaki komodinde duruyordu.
Ekranı gene aşağı.
Merve duvara döndü.
Hala açıklamalara şans tanıyordu.
Cumartesi Serkan, muayene istasyonuna gidiyorum dedi, üç saatliğine.
Merve kahvesini içti, biraz okuma yaptı, sonra evi toparlamaya girdi. Elektrik süpürgesi, toz bezi, rafları düzenleme… Salondaki kanepenin yanına gitti ve orada gördü telefonu.
Yastığın üstünde. Ekranı yukarı.
Unutmuştu!
Serkan üç yılda bir kere bile telefonunu unutmamıştı. Anahtarını, cüzdanını unutabilirdi, bir defa kasım ayında ofiste ceketini bırakıp sadece gömlekle eve gelmişti, ama telefon? O asla.
Merve elinde toz beziyle durdu.
Telefon orada öylece ışıldıyordu.
Merve bezi bıraktı. Yaklaştı.
Ekranda bir bildirim vardı. Sadece birkaç kelime. Merve hiç eşinin mesajlarını okumazdı. Güvenmekten değil, büyüklerin de gizli alanları olması gerektiği inancından. O onun prensibiydi. Güzel prensip, yalnız bu işte kendisine yaramadı.
Yine de gelen bildirimi okumadı.
Ama yanında bir profil fotoğrafı vardı.
Küçücük bir yuvarlak, mesajlaşma uygulamasında ismin yanında olur ya hani Bir santim kadar boyunda. Kadın yüzü, koyu saçlar, gülümseme.
O gülüşü iyi tanıyordu Merve. Derya.
Küçük bir süre, sadece baktı bu minik Derya yüzüne. Bir saniye. İki. Beş. Ekran karardı, telefon sustu. Merve kımıldamadı.
Sonra mutfağa gitti. Su koydu bardağa.
Derya. Leventin eşi. Dost diyemez ama işte, kocanla dostun eşiyle geçirilen ortak cuma akşamları, bildiğin portakal alerjisi ve 22 Mart doğum günü. Merve, Deryanın doğum gününü iyi bilirdi. Hatta Serkan’la beraber geçen yıl hediye almışlardı.
Geçen yıl da almışlardı.
Döndü, salona geçti. Telefon yeniden parladı. Bir mesaj daha. Ekran yandı, sonra sustu.
Bunu da okumadı Merve.
Biliyordu ki okursa, artık hiçbir şey aynı olmayacaktı. Okumazsa belki hâlâ Derya’nın Serkana gayet masum bir şey yazdığına dair mikroskobik bir umut vardı. Kutlama, Levent hakkında soru, yanlışlıkla atmış gerçi yanlış numara diye bir şey kalmadı, isimle yazıyor uygulama.
Hayır, bu işin masumu olamayacağını biliyordu.
Telefonun yanında kanepeye oturdu. Baktı. Telefonın suratındaki ifadesizliği, fazla şey bilen insanların suskunluğuna benziyordu.
Kafada uzun süredir bir araya topladığı şeyler yeni bir sırayla yerini bulmaya başladı. İş gecikmeleri, dalgınlık, Levent arayınca gerginlik O gece yine kafa yormuştu: Deryayla Serkan niye bu kadar az konuşuyordu? Ya da geçen gün Derya’nın Serkan’ın iş meselesini aşırı çabuk onaylaması.
Her şeyi hatırladı. Çünkü sebebi Deryaydı.
Kanepeye oturup içindeki parçaların yavaştan yer değiştirdiğini hissetti Merve.
Levent Serkanın yirmi yıllık en iyi dostu.
Acaba Levent biliyor mu? Bilmiyor mu? Sezdi mi, Merve gibi, o da susuyor mu?
Aniden zil çaldı. Ayak sesleri duyuldu.
Serkan beklediğinden erken gelmişti. Muayene istasyonu demek ki hızlı bitti. Ya da telefonu hatırladı.
Merve kalkmadı. Oturduğu yerde kaldı.
Serkan içeri girdi, onu gördü. Sonra masadaki telefonu fark etti. Yüzü, çok hafif ama yılların deneyimiyle okuyabileceğin bir ifadeye büründü. Merve üç aydır bu yüzü takip ediyordu zaten.
Unutmuşum, dedi telefonu göstererek. Günlük bir şeymiş gibi.
Evet, gördüm, dedi Merve.
Yerinden kalktı. Yanından sessizce geçip mutfağa gitti. Boş olan ikinci bardağı alıp bir hamlede bitirdi.
Arkadan çıt sesi yok.
Merve, dedi Serkan.
Şimdi değil, diye karşılık verdi. Şimdi konuşamam.
Bu doğruydu. Hazır değildi konuşmaya, ağlamaya, bağırmaya ya da yeni yeni açıklamalara. Sadece bildiklerine hazırdı. Ama fazlasıyla da biliyordu zaten.
Pazar akşamı oturup konuştular sonunda. Sessizce, ne tabak, ne gözyaşı. Kafasında yazdığı o dizi sahnesi kadar gürültülü olmadı. Mutfakta oturdular. Konuşmaya Serkan başladı; belli ki Mervenin sormasını beklemiş, sabredememişti.
Açıklayacak halim yok, dedi.
Hiç gerek yok, dedi Merve. Profil fotosundan anladım.
Serkan bir süre sustu. Sonra sordu:
Sen biliyor muydun?
Seziyorum, dedim. Her defasında başka bahane uyduruyordum.
Şimdi ne olacak?
Bilemiyorum sen ne yapacaksın ama ben boşanmayı düşünmek zorundayım.
Derya o akşam öğrendi Merve aradı. Hayatındaki en kısa telefon konuşmasıydı belki de.
Derya, biliyorum. Açıklama yapmaya çalışma. Levente söylersin ya da söylemezsin, orası sana kalmış. Ama bana artık yazma.
Telefonda sessizlik. Sonra bir Merve gibi bir şey Merve kapattı.
Levent ertesi gün öğrendi. Nasıl, Merve bilmek istemedi. Sadece Serkan eve döndü, çöktü koltuğa, baktı sonra dedi ki:
Levent aradı.
Tamam, dedi Merve.
Hepsi bu. Fazlası konuşulmazdı zaten.
Üç yıl evlilik. Yirmi yıllık dostluk. Ufak bir fotoğraf, başkalarının gülüşü. Ve iki ev kart evi gibi dağıldı. Çok sessiz, çok nizami. Ne havai fişek ne kıyamet.
Bir hafta sonra Merve eşyaları toplarken Kitaplar, kıyafetler, birkaç eski tencere Serkan yan odada, ara sıra koltuğunu gıcırdatıyor.
Kapıda durdu, döndü baktı. Telefon masada.
Ekranı yine aşağı.
Merve çıktı ve kapıyı kapadı.




