Size bir itirafta bulunmak istiyorum, hem de şöyle yaş kemale erdikten sonra gelen bir aydınlanma E, ne yapalım, geç de olsa bazı gerçekler insanın suratına tokat gibi şakır şakır iniyor. Zararın neresinden dönsek kârdır, değil mi?
Ben niye yetmiş yaşında tek başıma kalmışım diye uzun uzun düşündüm. Çocuklarım on yıldır benimle konuşmuyor; torunlarım ise dünyada yaşadığımı dahi bilmiyorlar. Bu nereden çıktı şimdi, derseniz…
Çünkü ben de ancak yaşlılığımda anladım ki bütün ömrümü yanlış yaşamışım. Şimdi pişmanlıkla oturuyor, “ah keşke…” diyorum, ama geçmişe bilet yok, zaman makinası yok.
Çocuklarımı hep birer kafası çalışmayan piliç gibi görmüşüm. Sürekli akıl vermişim, burnumu onların işlerine sokmuşum, Doğru yolu ben bilirim, gelin yavrularım ben göstereyim! diye öğretmenlikten emekli olmayan bir anne olmuşum. Bir başarısızlıkları oldu mu, basmışım lafı: Bak kızım, anneni dinleseydin işler böyle olmazdı!
Her şeye karışmışım, özel hayatlarına kadar dalmışım. Sanırsınız benden habersiz markete gidemezler. Misafirlerin yanında laf sokmuşum, akraba toplantısında fırçayı basmışım.
Haliyle çocuklarım adım adım uzaklaştılar benden. Şimdi ise birbirimize yabancı gibiyiz. Hatta torunumun doğduğunu bile sokaktaki komşudan öğrenen şu bilmiş kişi oldum.
Aradım, mesaj attım, olmadı, ulaşamadım. Çocuklarım, bazen ironik bazen öfkeyle cevap verdiler:
Madem bu kadar akıllısın, git daha zeki insanlarla konuş anne. Bize niye ihtiyacın olsun?
Şimdi anlıyorum ki, evlat dediğin hep yetişkin birey gibi görülmeli. Onların hayatına karışmak yerine, anlamaya çalışmalı, omuz vermeli, güzel bir börek yapıp yanında çay ikram etmeli. Yoksa karış çocuğun sırrına da, karış hayatına da, elinde kocaman bir yalnızlık kalıyor…
Geriye tek başıma yaşlılık günlerim ve çok bilmişliğim kaldı. Ee, ne oldu şimdi? Bu akılla ne işime yaradı?
Siz siz olun, evlatlarınızın kıymetini bilin, yoksa bir bakmışsınız yaşlılığınızda kendi kendinize çay demliyorsunuzAma yine de bu sabah, pencerenin önünde oturup çayımı yudumlarken, bir karar verdim. Elimde kalan zaman ne kadar bilmiyorum, ama kalan ömrüm için büyük laflar etmeyeceğim; sadece merhaba demeyi, seni özledim yazmayı, kapıya bırakacağım sıcak bir çörekle sessizce sevgimi göstermeyi deneyeceğim.
Belki telefon açtığımda yine açmazlar. Belki mesajıma cevap gelmez. Ama bu sefer, içimden yükselen ukala sesi susturup, sade bir anne olmaya geç de olsa niyetlendim.
Kim bilir, belki günün birinde kapı çalar, torunum karşımda bir baş selamı verir. İşte o zaman tartışmalar, kırgınlıklar değil; pişmanlıkla kavrulmuş ama hâlâ umutla çırpınan bir anne yüreğiyle gülümseyebileceğim. Zaten yaşamak biraz da, affedilme şansına tutunmak değil mi?
Ben şimdi, fırını çalıştırıp mutfağa geçiyorum. Torunumun adını bilmeden ona bir kek yapacağım. Belki bu defa hayat, ikinci bir şans verir Ya da hiç vermez, ama denemeden bilemez insan. Yalnızlığa bile bazen bir dilim kek iyi gelir çünkü; affa, umuda ve yarına ise, belki bir anne yüreği yeter.




