O zamanları düşündükçe hâlâ kalbim sızlar. Biz güzel yaşadık. Otuz yaşımızı biraz geçmiştik evlendiğimizde. Oğlumuz dünyaya geldiğinde, ailimiz tamamlanmış gibiydi. Allaha şükür, geçim sıkıntısı çekmedik. İstanbulda bir daire aldık, köydeki eski evi baştan aşağı yenileyip mis gibi bir köy konağı yaptık. Her şeyiyle dört dörtlük bir yuvamız, rahat bir hayatımız oldu. Yurt dışına bile tatile gittik. Eşim bana sadıktı, aklından başka biri geçtiğini hiç sezmedim.
Oğlum büyüdü, güzel mi güzel bir kız olan Zehrayla evlendi. İkisi de yirmili yaşların başındaydı. Bizimkine ne benziyor, ama onlar bizden on yıl erken başlamışlar, deyip içimden sevindim. Onlara da küçük bir daire aldık, bizim örneğimizi devam ettirdik.
Kendimi çok şanslı hissediyordum. Yıllar geçti, yaşlandıkça mı nedir, yoksa bazen insanın içine bir kuruntu mu düşer… Böyle huzurlu bir hayat fazla gibi geldi ara sıra. Bir şey olacak galiba, diye için için ürküyordum.
Ve öyle de oldu.
Eşim bir sabah ansızın vefat etti.
Kendime gelmem zaman aldı. O zamana kadar ev kadınıydım, sonra çalışmaya başladım. Hayata yavaş yavaş yeniden tutundum.
Etraftaki herkes miras işinin halledilmesi gerektiğini söyledi. Oğlumla birlikte notere gittik. İçim pek bilmiyordu adabı, ama malın yarısı benim, kalan yarısı da oğlumundur diye düşünüyordum. Kayınvalidem ve kayınpederim zaten çoktan ölmüştü; başka da mirasçı yoktu.
Noterin odasına çağırıldık. Masada tanımadığım, yaşını almış bir kadın oturuyordu.
Meğer eşimin payı ona bırakılmış.
Şaşkınlıkla notere bakıp, ardından kadına döndüm. Kadın ellisine yaklaşmıştı, pek bakımlı da değildi. Demek ki eşimle bir bağı vardı, hangi yıllardan kaldığını düşündüm.
Noter, yirmi yedi yıl önce yazılan bir vasiyetin olduğunu, sonradan iptal de edilmediği için geçerli olduğunu anlattı.
Yabancı biri
Yıllar yıllar önce, onlar da birbirine âşık iki gençmiş. Üniversiteden yeni mezun olmuşlar, akıllarında koskoca bir ömür.
Adam, onun ilk erkeğiydi; genç kız bu değeri hiç unutmadı. Adam kızın çocukluğuyla dalga geçer, Sen benim yavrumsun, dermiş yaşları aynı olduğu halde. İkisinin de yüzü gülermiş.
Bir gün bir film izlerler birlikte. Filmde aşıklar birbirlerine vasiyetname yazarlar. Bu fikir ikisini öyle güldürür ki ertesi gün notere gidip neyim varsa senin olsun yazarlar. Sonra da kutlama niyetine biraz içki içip eğlenirler.
Derken hayat başlar. Adamın babası hasta düşer, annesiyle birlikte yurt dışına tedaviye götürürler onu.
Kız arada bir başka biriyle görüşür, hamile kalır. Eve gelir, annesi Evlen şu çocukla, bak öteki senden haber alamıyor; güvenilir yol budur, der. Eskisi ise cevap vermez mektuplarına.
Kız başka biriyle evlenir, eşiyle birlikte yeni bir şehre taşınır; adam iş bulmuştur orada. Bir kızları olur. Ama evlilik yürümez, boşanırlar. Kız vasiyetnameyi hatırlar, kendisi de kızına bir vasiyet yazar.
Tam her şey unutuldu derken, yıllar sonra bir taahhütlü mektup gelir. Kadın eski aşkının adını görünce duyguları bir anda geri gelir. Ne çok severdim ben onu! diye iç geçirir.
Adam da o zamanki vasiyeti unutmuş bunca sene. Önce babasında, sonra annesinde sağlık sorunları çıkar. Öğrenir ki arkadaşı evlenip başka şehre gitmiş; kaderine küsüp hayatına devam etmiştir. Zamanla başkasıyla evlenir, öyle büyük bir sevgi yoktur aralarında ama kadının ciddiyetine saygı duyar. Yıllarını sessiz, huzurlu geçirmiştir.
Şimdi ne olacak? Kadın, Yarısı onun mu yani? diye sorar notere.
Adamın sana o kadar kıymet vermesi, hâlâ şaşırıyorum, diye düşünür kadın. Şimdi bu hatıra kaldı bana, der.
Artık servetinin yarısı benim, dedi yabancı kadın. Hem de küçücük bir miktar değil; ev, yazlık, araba, bankadaki birikim…
Kadının kalbi ağırlıkla doldu. Önce eşini yitirmişti, şimdi de bunları kaybetmek haksızlık gibiydi.
Bunca yıldır hiç aklına gelmemişti eski sevgili!
Şimdi bu kadar şeyi ona mı verecek?
Kadın mahkemeye başvurdu, ama sonuç değişmedi, sadece sinirleri yıprandı.
Kadına parasını verdiler.
Yabancı kadın yeni bir daire aldı, küçük kızını da alıp sahile gitti, deniz havası aldı.
Her gün, “Teşekkür ederim,” deyip iç geçirdi.




