Kardeşimin doğum gününe pasta götürdüğüm gün, anahtarım apartman kapısında garip bir şekilde sıkıştı. Dışarıda hafif bir mart öğleden sonrası olsa da, yine soğuğun etkisi sandım. Bir elimde kutuyu tutuyordum, diğer elimde ise ucuz, şeffaf bir selofana sarılmış, sinirli bir sesle hışırdayan lale buketi vardı.
Doğum gününe on dakika geç kalmıştım. İstemediğimden değil, tam evden çıkacakken oğlum yeni aldığım bluzuma meyve suyu döktü ve değişmek zorunda kaldım. İçeri girer girmez, fırında közlenmiş biber ve tereyağı kokusu vurdu burnuma. Mutfaktan çatal bıçak sesleri geliyor, salonda biri fazlaca yüksek sesle gülüyordu; duyulmak için özellikle çaba gösteriyor gibiydi.
Merve bana bakıp duvardaki saate göz gezdirdi.
Neyse ki geldin dedi ve kolunu düzeltti. Yine bir sorun çıkacak sanmıştım.
Gülümsedim, yanaklarımı acıtan o zoraki gülümsemelerden biriyle.
Pastayı getirdim. Çiçekleri de.
Çiçekleri, neredeyse hiç koklamadan, koridordaki komodinin üstüne bıraktı; öylece bir fatura gibi. Sonra pastayı aldı ve kocasına seslendi:
Ali, bunu mutfağa götür, yine düşürmesin!
Oysa hiçbir şey düşürmemiştim, ama susmayı seçtim.
Salonda annem, halam ve kuzenimiz vardı. Annem bana bakıp sadece başını salladı. Yanında küçük bir sehpanın üzerinde aile albümümüz duruyordu yıllardır sakladığımız, kapağı iyice solmuş o kahverengi albüm.
Kalbimde hafif bir sıkışma hissettim. Her defasında Merve kendi başarılı kız olduğunu göstermek isterken bu albüm ortaya çıkardı.
Koltukta kenara ilişip oturdum. Yanımdaki sandalye, Alinin ayağıyla ittiği anda gıcırdadı. Bu evde herkes sanki bana dokunmadan, çevremde gürültü çıkarmayı iyi biliyordu.
Biraz sonra Merve albümü açıp fotoğrafları göstermeye başladı.
Bakın şuna dedi gülerek. Mezuniyetimdeki halim. Şu da ben… yine saçım yamuk olmuş.
Herkes güldü, annem de dahil.
Fotoğrafa baktım. On sekiz yaşındaydım, ucuz bir mavi elbise giymiştim; çünkü başka elbise alacak paramız yoktu. O gece banyoda gizli gizli ağladığımı hatırladım; annemi, komşuya En azından Merve dik duruşlu, Fulya biraz daha sakin dediğini duymuştum.
Sen hep farklıydın dedi annem ve telefonunu masaya bıraktı. Küçüklüğünden beri hep bir yükü var gibi dolaştın.
Neden bilmiyorum ama o an içimde bir şey kaydı. Belki tonlamadan, belki de otuz yedi yaşında hâlâ ilkokul öğrencisi gibi, onay bekler gibi oturmamdan.
Benim mi yüküm vardı? diye sessizce sordum.
Oda bir anda durgunlaştı. Yalnızca duvardaki saat işliyordu.
Merve bana uyarır gibi baktı.
Hadi, ne olur başlama. Bugün özel gün.
Tamam, başlamayacağım dedim. Sadece ilk defa kendi sözümü söylemek istiyorum.
Annem tiyatral bir şekilde iç çekti.
Yine kendini mağdur göstereceksin, değil mi?
Bundan daha çok hiçbir şey canımı yakmamıştı. Yeni değildi, ama çocukluğumdan beri hep tekrar edilen cümleydi.
Sessiz kaldığımda soğuk derlerdi. Yardım ettiğimde alışkanlıktan derlerdi. Uzak durunca minnet etmiyor olduğumu söylerlerdi. Ne yaparsam yapayım, asla yeterli olmuyordum.
Albümün arasına gözüm takıldı. İki sayfa arasından küçük bir not kâğıdı çıkıyordu. Daha önce hiç görmemiştim.
Refleks olarak aldım. Babamın el yazısıydı.
Fulya için her zaman önce çekilen, ama en derinden hisseden o.
Ellerim uyuştu. Babam yıllar önce vefat etmişti. Az konuşan biriydi, ama söylediği her söz zihnimde kalırdı.
O nedir? diye sordu Merve.
Yutkunarak cevap verdim.
Herkes için olmayan bir şey sanırım.
Annemin yüzü bir anda soldu. Göz teması kurmaktan kaçındı.
O seni fazla korudu dedi kuru bir sesle.
O an, yıllardır beni korkutan bir şeyi anladım. Sorun, zayıf olmam değildi. Sorun, gerçek olmayan bir huzurun bozulmaması için çok uzun süre dayanmak ve susmak olmuştu.
Ayağa kalktım. Bej hırkamı düzelttim, koridordaki buketi aldım.
Pasta burada kalıyor. Ben gidiyorum.
Merve dudaklarını büzdü.
Bir not için mi gidiyorsun yani?
Sakince baktım.
Hayır. Her şey için gidiyorum, bu notun gösterdiği her şey için.
Annem kal demedi. Yıllardır bana yaptığı en dürüst hareketti.
Kapıyı çarpmadan çıktım. Merdivenlerde komşunun yaptığı yemek ve temizlik malzemesi kokusu vardı. Elimdeki selofan hışır hışır etti, göğsümde ise tuhaf bir hafiflik.
Kimi zaman insanın onuru büyük bir sahneyle ortaya çıkmaz. Bazen sessizce gelir, bir daha küçültüldüğün yerde oturmayı bırakınca.
Yakınların acını küçümserken, sen yine de kendini koruyacak kadar cesur olabilir misin? İşte gerçek huzur, bazen sadece oradan kalkmakta gizlidir.



