Beni, birkaç kuruş için yaşlı bir adama sattılar; yüklerinden kurtulacaklarını sandılar. Ama adamın masaya bıraktığı o zarf, on yedi yıldır taşıdığım yalanı paramparça etti.
Beni sattılar.
Ne dolambaçlı söz, ne utanma, ne tek bir sevgi sözü vardı.
Beni bir köy pazarında satılan zayıf bir dana gibi birkaç buruşuk banknot karşılığında sattılar. Babam, titreyen elleriyle o parayı sayarken gözleri sadece hırsla doluydu.
Adım Sema Yıldız. O gün, on yedi yaşındaydım.
On yedi seneyi, aile kelimesinin bir tokattan daha acı verdiği bir evde geçirdim. Sessizlik hayatta kalmanın tek yoluydu ve kimseyi rahatsız etmemeyi öğrenmek saygısızca yazılmamış bir kanundu.
İnsan bazen cehennemi ateş, şeytan ve sonsuz çığlıklarla hayal eder.
Benim için cehennem, gri duvarlı, saçaklarından yağmur damlası eksik olmayan bir ev, nefes almamı bile suç gibi hissettiren bakışlardı.
Bu cehennemde yaşadım; hatırlayabildiğim kadar uzak, Anadolunun kasvetli bir köyünde, sorular sormanın yasak olduğu yerde, herkes gözlerini kaçırsın yeter.
Babam, Mehmet Yıldız, her gece sarhoş dönerdi. Eski kamyonetin taşlı yoldaki gürültüsü midemi düğümlerdi.
Annem, Nezihe, dilden daha keskin bir bıçaktı. Sözleri görünmez darbeler, uzun kollu tişörtüm altındaki morluklardan daha derin yaralar bırakırdı.
Sessiz yürümeyi öğrendim, tabakları tıkırdatmamayı, fırsat buldukça ortadan kaybolmayı. Çok küçük olursam belki varlığım unutulur diye düşündüm.
Ama hep gördüler.
Hep, aşağılamak için.
Senin hiçbir işe yaramaz, Sema, derdi Nezihe. Sadece hava tüketmeyi bilirsin.
Bütün köy biliyordu.
Kimse görmezden gelmekten fazlasını yapmazdı.
Çünkü bu onların sorunu değildi.
Benim sığınağım, çöpten bulduğum eski kitaplar ve kütüphaneci Ayşenin ara sıra ödünç verdiği romanlardı tek insan, bana bazen merhametle bakan.
Başka bir dünya, başka bir isim, acıtmayan bir sevgiyi hayal ederdim.
Hayatım, satıldığım o gün değişecekti, hiç düşünemezdim.
Bunaltıcı bir Salıydı, hava yerinden bile kıpırdamıyordu.
Mutfak zemini üçüncü kez ovuyordum, Nezihe kir kokuyor diye tutturmuştu, kapı çalındı.
Sert, güçlü bir vurma.
Mehmet açtı kapıyı, dışarıda bekleyen adamın silüeti ceket sarkarken bile kendini belli ediyordu.
Uzun boylu, omuzları geniş, eskimiş keçe şapka, kuru tozlu çizme.
Bu adam, Mustafa Akbaştı.
Bütün çevre onun adını tanırdı.
Tek başına dağ başında, Bolu civarlarında büyük bir çiftlikte yaşardı. Servet sahibi diye bilinirdi ama içi acıyla doluydu; karısı öldükten sonra kalbi taş kesilmişti.
Ben kızı almaya geldim, dedi direkt.
Yüreğim dondu.
Sema mı? diye sordu Nezihe, sahte bir tebessümle. Hem narin, hem çok yer.
İşçi lazım bana, dedi adam. Bugün peşin öderim.
Ne bir soru, ne endişe Sadece hızlıca masada sayılan para, sanki ben bir insan değil de nihayet kurtulacakları bir yükmüşüm.
Topla eşyalarını, dedi Mehmet. Sakın bizi rezil etme.
Hayatım bir bez çantaya sığdı.
Yırtık giysiler.
Bir pantolon.
Yıpranmış bir kitap.
Nezihe ayağa kalkıp uğurlamadı.
Güle güle, yük, diye fısıldadı.
Yol, bir işkenceydi.
Sessizce ağladım, yumruklarımı sıktım, en kötüsünü hayal ettim.
Bir adam tek başına bir kızı neden ister?
Çalışa çalışa mı öleyim?
Ya daha kötüsü
Çamlı yollar tırmanarak çiftliğe vardık.
Beklediğim gibi değildi çiftlik.
Geniş, tertemiz, çamlarla sarılı.
Ahşap ev bakımlı, canlıydı.
İçeri girdik.
Her şey düzenli.
Eski fotoğraflar, sağlam mobilya, kahve kokusu.
Mustafa Akbaş karşıma oturdu.
Sema, dedi beklenmedik bir sıcaklıkla, seni sömürmek için getirmedim.
Anlam veremedim.
Eski, sararmış, kırmızı mühürlü bir zarf çıkardı.
Üzerinde yalnızca bir kelime:
Vasiyet.
Aç onu, dedi. Yeterince acı çektin, artık gerçeği bilmelisin.
Satıldı sanırken, o zarf hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir gerçeği saklıyordu.
Ellerim öyle titriyordu ki, kağıt hışırdadı.
Bir satır, sonra bir satır daha okudum.
Ve bir anda, ilk defa hissettiğim bir şey yaşadım;
Dünya mı yıkıldı yoksa yeniden mi doğdu.
Bu belge yalnızca varislik değil.
Derin bir sessiz bombaydı, içimde patlıyordu.
Meğer ben zannettiğim biri değilmişim.
Gerçek adımı on yedi yıl boyunca gizlemişler.
En varlıklı, en saygıdeğer Karadeniz ailelerinden Cemil ve Gülsüm Demirin tek kızıyım.
Bir yağmurlu gece, feci bir kazada ölmüşlerdi.
Ben mucizeyle hayatta kalmıştım.
Ve inşa ettikleri her şey aslında bana aitti.
Odaya nefesim dolmadı.
Nezihe ve Mehmet senin gerçek ailen değil, dedi Akbaş, gözlerinden yaşlar süzülerek.
Onlar evin hizmetçileriydi. Anne baban onlara güvenirdi.
Yutkundum.
Kalbim öylesine hızlı atıyordu ki, acı verdi.
Seni çaldılar, dedi devam etti.
Seni kullandılar.
Seni nefretle büyüttüler; çünkü varlıkların suçlarını canlı tutuyordu.
Her şey aydınlandı.
Hor görmeler.
Darplar.
Açlık.
Değersiz olduğumu tekrarladıkları o bakışlar, farda olmadığım için şükretmemi bekleyen o tavır.
Her ay sana para gönderiliyordu, dedi.
O para senin eğitimine, güvenliğine, geleceğine yatırılmıştı.
Onlar ise kendileri için harcadılar.
Ve suçlarını sana yüklediler.
Derin bir öfke ama daha kuvvetli bir his geldi: rahatlama.
Bugün seni satın aldım, dedi Mustafa Akbaş, gözümün içine bakarak.
Sana zarar vermek için değil.
Sana kullanmak için değil.
Sana her zaman ait olanı geri vermek içindi: adını, hayatını, onurunu.
Ve orada kırıldım.
Ömrümde hiç ağlamadığım kadar ağladım.
Korkudan değil.
Acıdan değil.
Rahatlamadan.
Çünkü ilk kez anladım:
Ben kırık değildim.
Eksik değildim.
Kötü bir kız değildim.
Yük değildim.
Çalınmıştım.
Sonraki günler, akıl almaz bir karmaşaydı.
Avukatlar.
Belgeler.
Hakimler.
İmzalar.
Polis, Nezihe ve Mehmeti kaçmaya çalışırken buldu.
Ne ağladılar, ne özür dilediler.
Bağırdılar, hakaret ettiler ve bana nefretle baktılar, yalanlarının yok olmasından beni tutuyorlardı.
Onları kelepçeyle görmek sevindirmedi.
Sadece huzur buldum.
Mirasımı geri aldım, evet.
Ama en önemli olan o değildi.
Kimliğimi aldım geri.
Mustafa Akbaş yanımdan hiç ayrılmadı.
Ne koruyucu, ne kurtarıcı olarak.
Bir baba gibi.
Bana korkmadan yaşamayı öğretti.
Başımı dik tutarak yürümeyi.
Suçluluk duymadan gülmeyi.
Sevginin acıtmadığını anlamayı.
Bugün, çocukluğumun gri evinin olduğu yerde görünmez olmaya çalışırken hayatta kaldığım yerde artık istismar gören çocuklar için bir sığınak var.
Çünkü hiç kimse hiç kimse değersiz olduğunu sanarak büyümeyi hak etmez.
Bazen, o birkaç kuruş için satıldığım öğleden sonrayı hatırlıyorum.
Son sandım.
En karanlık bölüm.
Ama artık biliyorum.
Beni yok etmek için satmadılar.
Beni kurtarmak için sattılar.
Eğer bu hikaye sana dokunduysa, paylaş.
Kim bilir, bugün yaşamanın değişebileceğini bilmek kime umut olurVe şimdi, her sabah doğan güneşi seyrederken, içimdeki ağırlık uçup gittiğini görüyorum. Yalnızlıkla dövülmüş eski benliğim yerini umutla dolu bir insana bırakıyor.
Kazandığım servetin ötesinde; sahip olduğum en büyük miras sevgiyi bulmak oldu. O gri duvarlı cehennem artık geçmişin hayaleti, şimdi çocukların kahkahası, umut dolu bir gelecek var.
Adımı arkamda taşımıyorum artık, göğsümde taşıyorum; Sema Yıldız, sahip olduğu hayatı özgürce, doyasıya yaşayan, artık sevildiğini bilen bir insan.
Çünkü bazen, kaybedilmiş bir çocukluğun yerini yeni bir başlangıç alabilir. Ve bazen, en karanlık hikayelerin sonunda gerçek aydınlık başlar.
Bana verdikleri hayatı kabul ettim.
Ama ben yeniden doğdum.
Bir gün kendi hikayemden bir satır okurken, gözlerimi kapatıyorum; ve kendime fısıldıyorum:
Artık yük değilim.
Yeniden sevildim, yeniden yaşadım.
Ve hiçbir çocuk, asla başka birinin cehenneminde kaybolmasın diye, kendi adımla gölge değil, ışık olacağım.



