Günlük defterimden bir yaprak:
Arkadaşlarım, Kerem ve Zeynep, İzmirde denize yakın bir mahallede oturuyorlar. Geçen yaz, çift bir sünnet düğününe davetliydi ve Kerem, aile için kirve olacaktı. Her zamanki gibi, camideki törenden sonra bir kutlama yemeği düzenlendi. Orada Keremin kirve olduğu çocuğun anneannesi ve dedesiyle tanıştılar. Akşam boyunca, yaşlı çift bir türlü Keremin kirve oluşuna olan heyecanını gizleyemedi. Onlar için Kerem gerçek anlamda iyi, yardımsever, güvenilir bir adamdı; akrabalıklarına çok sevinmişlerdi.
En çok hoşlarına giden şey ise, Kerem ve eşi Zeynepin hayatlarını denize yakın bir yerde sürdürmesiydi.
Ne güzel bir kirvemiz var. Hem İzmirde deniz kenarında yaşıyor, harika! dedi anneanne, gözlerinde mutluluk ışığıyla. Artık deniz kenarında ziyaret edebileceğimiz birileri var. Otel aramaya gerek kalmayacak, ne güzel! Yakınlar bu yüzden çok değerli. Çok şanslıyız Kerem, iyi ki akraba olduk!
Düşünüyorum da, kim bilebilirdi ki; kirvenin ananesi verdiği sözü tutacakmış. Bunu birkaç hafta sonra başından geçenleri dinleyince anladım. Törenden birkaç hafta geçince, kirvenin babası, Rasim Bey, Keremi arayıp, anne ve babasının üç-dört günlüğüne İzmire gelmek istediğini sormuş. Kerem ve Zeynep bir süre düşündükten sonra, nazikçe kabul etmişler. Sonuçta, yakın akrabaya hayır demek uygun düşmezdi. Ama yaz sezonu tam anlamıyla başlamıştı; Kerem ve Zeynep sabah akşam işteydi, misafir ağırlamak hiç kolay olmayacaktı. Zeynep, misafirleri en iyi şekilde ağırlayabilmek için işten izin bile almak zorunda kaldı.
Geldiler, birkaç gün kaldılar, denize girip kumsalda keyif yaptılar. Ardından, minnettar ifadelerle valizlerini toplayıp ayrıldılar.
Açıkçası, küçücük iki odalı evlerinde bu ilk deneyimden sonra Zeynep kararını verdi: bir dahaki sefere bu kadar kolay evet demeyecekti. Birden çalarlarsa kapıyı, mutlu ziyaretler olmayacaktı. Diğer bir mesele de, arkadaşları ve çocukları geldi mi, gerçekten seviniyorlardı. Ama aynı sıcaklığı arkadaşların anne-babası için duymaz oldu, hele ki yazın tam ortasında, para biriktirmeleri gerekirken, kışa hazırlık yapmak zorundalarken.
Olayı duyunca, bir konu kafama takıldı. Yaşları hatırı sayılır şekilde ilerlemiş insanlar, altmışı çoktan geçmişler ve torunlarını büyütmüşler. Acaba dedim, durumdan faydalanıp, arkadaşlarımı ücretsiz yazlık gibi mi kullanıyorlardı?
Bence öyle. Hem de, dönerken söz verdiler: Seneye yine geliriz!Kerem ve Zeynep, yaşlı çiftin kapıdan çıkarken arkasında bıraktığı güler yüzlü vedaya bir süre bakakaldılar. İçlerinde tatlı bir yorgunluk, biraz da burukluk vardı. Akşam güneşi salona vuran narin ışıklarıyla ortamı sıcak ve huzurlu kıldı. Zeynep mutfakta çay demlerken Kerem pencereye yaslanıp dışarıyı seyretti; denizin levrek gibi parlayan maviliğinde kendi düşüncelerini buldu.
Bir gün biz de yaşlanacağız, belki gençlerin desteğine ihtiyaç duyacağız, dedi Kerem, Zeynepe dönerek.
Zeynep gülümsedi. Evet, ama insan en çok kendi sınırlarını bilmeli, dedi. Bazen evimizin kapısını açmak kadar, nazik bir hayır diyebilmek de değerli.
O gece, misafirlerin bıraktığı ufak hediye kutusunda minik bir nazar boncuğu buldular. Kerem boncuğu avucunda evirip çevirerek, Aile olmak böyle bir şey galiba: Deniz gibi büyük, ama dalgalarıyla bizi zaman zaman şaşırtan, dedi.
Zeynep, boncuğu pencereye astı. Şehrin denizden gelen serin rüzgarı huzur veriyordu. O günden sonra, kim kapılarını çalarsa çalsın, Kerem ve Zeynep kendi sınırlarını gözeterek nazik adımlar atacaklarını biliyorlardı. Hem huzur, hem akrabalık, hem de denizin kıyısında geçen sade mutluluklarıyla; hayat tam da olması gerektiği gibi devam ediyordu. Ve onların küçük İzmir evinde, denize bakan pencerede, bir nazar boncuğu mavi gözleriyle hepsine göz kulak oluyordu.




