Kayınvalideme öyle bir hediye verdim ki, gözleri dolacak, içi sızlayacak, her baktığında yüreği burulacak! Ama mecbur, atamaz da, saklar da, üstelik en görünür yere koyar! Oh, dünya tatlısı hanımefendi! Nasıl da yıllardır içime oturdu her lafı, her bakışı… Ayşe Hanım benim için asla güzel bir söz etmemiştir bunca zamandır. Elli kere dişimi sıksam da, gülsem de, hep suratsız, hep sessiz. Yine de ziyaretine gitmemek için bin dereden su getiririm, yılda bir iki saat görüp kaçarım dedim, dert yandım Esraya.
Esra da az değil, annesiyle hiç yıldızı barışmamış. Bizim kız grubu, başka bir deyişle çocukluk arkadaşlarımızla cumartesi buluşmalarımızda durmak bilmeden konuşur, dedikodu yaparız. Üç kişiyiz zaten. Ben, yani Gülçin, kuaförüm; en iyi saçları ben yaparım. Esra aşçı, gelirken nevalelik getirir, benim oğlum Ege bayılır. Üçüncümüz de Seher, hemşire, yeni başka bir hastaneye geçti ama detayını kimse bilmez, öğrenmeye fırsat olmadı bugün, kayınvalide mevzusundan başımızı kaldıramadık.
Tahammül edemiyorum, hiç samimiyet yok, ne anne gibi ne dost gibi, kendini de bir şey sanıyor, dedim.
Seher biraz susmuştu o sıra. Sonra lafa girdi ve beni hiç beklemediğim yerden yakaladı:
Ee, Gülçin, kayınvaliden olmasa ne olurdu sanki? Rahat mı olacaktı her şey bir anda?
Bir an durdum, sustum. Bu sabahı hatırladım. Hediye paketini öyle kinle seçmiş, kasıtlı olarak Ayşe Hanım’ın sinir olacağı şeyi bulmuştum. Hediyemi verdim, hemen açma dedim, sonra bakarsın dedim… Yüzünü öyle bir görecektim ki, içim soğuyacaktı! Benim için bayram işte buydu!
Kızlar, sormuşsunuz ya nerede çalışıyorum diye, anlatayım mı?
Merakla kulağımızı Sehere diktik.
Özel hastaneye mi geçtin? dedim.
Şimdi paraya para demezsin! diye ekledi Esra.
Huzurevine başladım, dedi Seher, öylece.
Birden bir sessizlik oldu.
Neden ya? Orası ölüm döşeğindeki insanların yeri değil mi? Paran ne olacak, korkmuyor musun? dedim.
Hep para, hep para… Gülçin, kusura bakma ama sana bir şey diyeyim mi: Safsın sen! dedi içini çekerek Seher.
Kim? Ben mi? Kayınvalide mi? diye çıkıştım.
Sen, Gülçin. Senin yaptığına da söylediğine de hiç yakışmıyor. Şimdi Ayşe Hanımı pek tanımam belki. Ama, o zaman ev almak için para lazım olduğunda, kim sattı merkezdeki evini de kenara taşındı? Senin kayınvaliden. Hiç sesini çıkarmadan, bir kelime etmeden. Oğlun Ege hasta olduğunda, en iyi doktora kim götürdü? Yine o. O doktor, kayınvalidenin gençlik arkadaşının oğluymuş zaten, bir şekilde halletti, oğlun kurtuldu. Allah korusun, herkesin başına gelmez böyle şey. Sonra, geçen yıl sen mezunlar gecesinde sarhoş olup bir arkadaşında uyuyakaldın ya? Bilmem ne olmadı, ama kocan Serkan, öğrense affetmezdi. Kim yine yetişti? Ayşe Hanım, Bizdeydi, dedi, seni kurtardı. Yani, bak Gülçin, sana kol kanat geren, iyi günde, kötü günde yanında olan hep o kadın. Kaç kere geldik size, sofranızı kuran, türlü türlü turşular yapan, reçel kaynatan, patlıcanları soslayan o kadın! Sen domates fidesiyle biber fidesini ayıramazsın, biliyorum. Hepsi onun emeği için! Bazı insanlar böyledir işte, kelimeyle değil, icraatla sever. Duygularını gösteremez ama yaptıkları yetmez mi? Dışarıdan süslü cümleler kurmak kolay, içini doldurmak zordur! dedi Seher öfkeyle.
Baktım içimin ortasında hep kıpırdayan o huysuz kurt, bir anda bir şeyler hissetmeye başladı. Sanki onun sesini, utancını bastıramıyordum. Hadi dedim, ne olacak, keyfini çıkar, umursama, ama dinletemedim. Kurt kıpırdanmaya devam etti içimde.
Esra bir kenarda lahana böreklerinden beş tane üst üste yemiş, sessizliğini koruyordu. Aksine, bana destek olmadığı için şaşırdım.
Yeri geldi, bağırıp çağırıp gitmeliydim aslında. Trip atıp masasını terk etmeliydim Sehere. Ama o kurt bırakmadı. Birden öyle bir ağırlık yaptı ki kalkamadım.
Siz unutmuşsunuz galiba, benim hiç annem olmadı, değil mi? Hep böyle yaşadım. On beş yıl geçti, hala bazen numarasını çeviriyorum telefonda, hat kapalı bile olsa. Bazen annemin eski telefonunu açarım, kontör yüklerim, başka odadan kendi telefonumu ararım Anne diye. Sonra o hani aramasa da, ekranda fotoğrafı çıkar. Ortada tıkırtı yok, ama bana yeter. Anlatırım ona her şeyi, ne kadar özlediğimi, ne kadar yalnız olduğumu… Annemin battaniyesine sarılır, onun kokusunu ararım. İçim küle dönmüş gibi hissediyorum. Kusura bakma Gülçin, ama daha fazla susamam. Senin hem annen var, hem kayınvaliden. Ne olur, biraz değer ver. Yaşlı biriyle niye uğraşıyorsun? Neden kendini ondan üstün görüyorsun? Bir de, biz sürekli senden saç yapmanı, makyajını isteriz, eyvallah… Peki Ayşe Hanımı en son ne zaman kestin, ne zaman boyadın saçını, hiç yaptın mı? diye gözlerimin içine baktı.
İçim birden bir bıçak gibi acıdı, dilimden döküldü:
Hiç…
Şaka bu herhalde? Gülçin, ayıp yahu! İnsan azıcık vicdanlı olur. Benim kayınvalidem bak, normal bir kadın işte. Ne geldiyse başına, bana her zaman tatlı getirir, kek yapar, bayramda çörekler yollar. O elleriyle poşetleri doldurur, gülerek giydirir. Minicik, yumuşacık elleriyle, sanki bir melek! dedi Esra, gözleri parlayarak.
Benim içimdeki kurt o an öldü galiba. Kalkabilirdim artık. Ne tuttuysa beni, bıraktı. Birden bu sabahki anı gözümde canlandı: Ayşe Hanımın o büyük, emekçi elleri… Ben kazık gibi der geçerdim. Kocamın annesi, yaşı ilerlemiş, yorgun, yanakları kırışık, gözleri yaşlı… Ama aslında ne bilirdim ki hayatını? Hiç merak etmemişim. Acısını, dramını; kaç kişi kaybetmiş, kimlerle hayatta kalmış… Bize hep fedakâr oldu. Kocam Serkan, hâlâ on beş sene önceki gibi gözümden düşmeyen sevgilim, onun yetiştirmesi. Güzel, akıllı, vicdanlı bir adam olduysa, annesinden. Ya başka biri olsaydı? Evlada şiddet uygulayan biri, sorumsuz biri, sadakatsiz biri… Ne yapardım? Herkesin şansı yok ki. Ben peki, ona en ufak bir güzel söz etmemişim. Herkese saç yapıyorum, ona neden hiç elimi sürmemişim? Ne kötü biriymişim meğerse…
Bir an kendime geldim.
Gülçin, iyi misin? diye Seher usulca sordu.
O an gözlerim doldu, sesim titredi. Boğazımda kocaman bir yumru büyüdü, bir şey diyemedim.
Mevzuyu değiştirmeliyim, yoksa ağlayacağım.
Seher, işin nasıl? dedim kısık sesle.
Hiç gözlerini unutamıyorum kızlar, o yaşlıların. Acıdan gözleri kıpkırmızı, ama bakışlarında umut var, sevgi var. Orada sonsuzluğa dair sözler işitiyorum. Kim neyi kaçırmış, uykusuz gecelerinde neler düşünmüş… En beteri ne biliyor musunuz? Oğlu holding sahibi bir adamı getirdiler. Para pul fışkırıyor, ama annesi orada mutlu değil, neden? Oğluna köyünü göstermek istemiş hep. Adam Ne gerek var, herkes şehirde yaşar deyip oyalamış. Annesinin dirisi köy yolunda olmadı, ölüsünü götürdüler. Diz çöküp ağladı arkasından, Anne, gidelim köyüne, anne! diye.
Başka biri, asker emeklisi bir amca, kanserli kızına her gelişinde saç tokası getirir, kucağında kutusu dolu. Yavrumun saçı yok, tokaları niye getiriyorsunuz, dedik; meğer baba kızının yeniden saçının uzamasını hayal eder, o günler gelsin diye umut eder. Birlikte deniz kenarına gideceklermiş, tekrar. Kız vefat etti, o tokaları dağıttı arkasından. Gözleri kupkuru, acıdan tükenmiş. Artık annesiyle beraber, benim güzellerim. Beni beklerler, dedi.
Niye anlattım bunu? Değer verin! Kimisi mezarında gözyaşıyla bekler, kimi hastalıkla savaşır, kimisi boş kısır didişmelerle ömür tüketir. En sonunda, her şey biter. Dünya bir dert, bir de vefa… Elimizdekilerin kıymetini bilelim, Gülçin! dedi Seher.
Esra gazeteyle yelpazelenip son böreği yedi. Ne olacak, akşama eve gidecek, yeni tepsi börek yaparım, diye düşündü. Hemen eşine mesaj attı: Bu akşam ailece oturuyoruz, mutlaka anneni ve babanı da çağır, gece de bizde kalın!
Ben kalkayım, evcil toplantı var, hadi canlar! deyip fırladı gitti Esra.
Ben de toparlanmaya başladım ama ellerim titredi. Çantam yere düştü, her şey etrafa saçıldı. Seher sessizce yardım etti, yine de konuşmadık.
Artık eve gideceğim, programım dolu. Tam da… O esnada, şehrin bir kenarında, yaşlı bir kadın (bana göre hep soğuk ve sert olan kayınvalidem), benim ona ders olsun! diye aldığım hediyeye, ne diyeceğini düşünüyordur. Ya bana yapılsa, üzülsem, kırgınlıkla doğum günüm geçse? Vicdan azabıyla elim ayağım buz kesti. Herkesi aradım, özür diledim, kuaförden randevuları iptal ettim. Diğer randevularda indirim yaparım dedim. Çıkıp kayınvalideme gittim.
Kocam Serkana ulaşamıyorum. Limon gibi terledim. Serkan ne diyecek? Sonunda akşam oldu. Küçücük evin camlarının ışıkları yanıyor. O eski perdeler, sardunyalar birden bana huzur verdi. Özür dilemem lazım, ne desem… Hediye alayım mı, yok, vakit yok. Söz veririm, gönlünü alırım, diye mırıldandım kapıyı açarken.
İçeri girdim. Ortada kocaman çini tabakta mantı, dolma, karnıyarık… Serkan oğlumla masada, annesi yanında. İki yaşlı teyze, bir de dinç bir amca da misafir.
Bakın, ne kadar güzel hediye! diye sevincini paylaşıyor Ayşe Hanım. Katıla katıla anlatıyor herkese. Elinde, benim intikam niyetiyle aldığım tablo.
Bu Gülçinim, Serkanın eşi. Pamuk gibi, narin, bembeyaz, alımlı bir hanım. İnsan bakmaya doyamıyor, Rabbim ne güzel yaratmış! Benim içim titreşiyor bakarken ona. Şimdi bu tabloyla hep yanımda olacak. Ressamı tutmuş, portremi çizdirmiş! Dünyanın en güzel hediyesi bu bana! dedi Ayşe Hanım gözleri yaşlı.
O anda yüzüm, kulaklarım ateş gibi yandı. Sanki yıllar önce babaannemin vazosunu kırıp, suçu küçük kardeşim Kereme attığım an gibi. O an anladım. Kayınvalideme verdiğim doğum günü hediyesi, kendi portremmiş… Sanki sevmediği, gücenik olduğu için bozulur diye hesaplamıştım. O ise en değerli varlığı gibi sergiliyor! Bense yıllarca ondan sevgi beklemiş, kötü zannetmişim. Ne ironik!
Gülçin öyle güzel ki, bazen laf etmeye bile utanıyorum. Bir bebek gibi narin. Gözleri masmavi, bir melek adeta. Benim gibi eski püskü, pasaklı, iki kelimeyi bir araya getiremeyen bir kadında ne kusur arar? Sevgi başka bir şey, bak yapamıyorum kelimeyle, beceremiyorum. Ama işte elimden ne gelirse… Allah benim kızlarımı benden aldı, ama bir tane daha verdi, Serkana verdiği eşini, kızımı, Gülçinimi. Oğluma her zaman Senin eşin altın gibi kadın, derim. dedi ağlayarak.
İçimdeki kurt, bu kez bir daha çıkmamak üzere kayboldu. Havalı hediyelerle, gafletle, öfkeyle geçirdiğim bunca yıldan utanarak, dizlerimin bağı çözüldü.
O an oğlum koştu bana sarıldı, Serkan şaşkınlıkla karşıladı:
Hayırdır, ne işin var burada? İşin yok muydu? Annem Sabah kutladı, başka işleri var dedi, diye fısıldadı kulağıma.
İptal ettim… Ayşe Hanım… Anne diyebilir miyim size artık? Doğum gününüz kutlu olsun! dedim. Boğazıma oturan düğümü yutmakta zorlandım.
Ve o an, ister istemez, o diz çöken adam gibi ben de diz çökesim geldi. Önünde, böylesine iyiliğin, sabrın, anlayışın ve affediciliğin…
Canım kızım! Bu yaşımda bana vakit ayırdın, geldin, iyi ki geldin! Bakın, kızım geldi! dedi, gözleri parlayarak.
Misafir amca onayladı, bir oraya, bir bana bakarak:
Herkes sanki hayat bulmuştu aniden, evin içi kahkaha ve neşe doldu.
Bense dualar ediyordum içimden. Bugün hayatımın günüdür. Sağımda solumda ailem, annem, babam, sevdiğim eşim ve oğlum; iyi bir kayınvalidem, sevdiğim işim, dostlarım var… Ben gerçek bir zenginim, bunu gördüm.
Hadi, sofraya! diye seslendi Ayşe Hanım, elleriyle sofrayı donatırken.
Ne şahane oldu! Sonra bir güzellik günü yapalım, ister misiniz? Saç isteyenin saçını, boya isteyenin boyasını yaparım. İsteyene makyaj bile! Hepinize armağanım olsun! dedim, gülümseyerek.
Asıl hediyenin sevgide olduğunu, geç de olsa kavramıştım. Ve kendime o gün şu öğüdü yazdım: Vefa, sevgiden doğar. Değer verdiğine zamanında göster ki, pişmanlıkla diz çökmeden ömrünü geçirmeO akşam, Ayşe Hanım’ın evinde, upuzun bir masa kuruldu; gülen yüzler, dağıtılan tabaklar, çaydan yükselen buhar arasında, geçmişin buruk anıları yerini yeni bir sıcaklığa bıraktı. Arada göz göze geldiğimizde, bana gizlice gülümsedi, “Kızım,” diye fısıldadı, “yanımda olduğun yeter.” O an, ne tabloya ne laf savaşlarına ihtiyacımız olmadığını anladım; yan yana, insan gibi oturup yüreğimizi açmamız yeterdi.
Oturduk sofraya, ben ilk dolmayı tabağına koyarken elleri ellerime değdi ince ince, titrek ama sıcacık. Ve yıllar sonra ilk kez, başımı onun omzuna yasladım. Karşılıklı utanarak gülümsedik sadece. O sofranın başında, hayatın bana verdiği en büyük hediyenin sevgi ve affedicilik olduğunu, insanın gerçek zenginliğinin yan yana gelen kalplerde gizli olduğunu gördüm.
O gece, herkes dağılırken, Ayşe Hanım’ın şöyle dediğini duydum: “Belki çok konuşamam ama dualarım hep sizinle, evladım.” İçimden ona bir söz daha verdim: Bundan sonra, kalbimle beraber ellerimi de ona uzatacağım, gerçek sevgiyi suskunluklarla değil davranışla, küçük bir dokunuşla da göstereceğim.
Dışarı çıktığımda, serin gece havası bana yepyeni bir hayatın kapısını açıyordu. Gecenin karanlığında parlayan o pencereyi son bir kez daha gördüm; içeride ışık, umut, vefa ve aile vardı.
Artık çok iyi biliyordum: Bir ömrü güzelleştiren ne baştan savma hediyeler, ne büyük jestler bir küçük özrü, bir dokunuşu, paylaşılan bir sofrayı asla hafife almayacaksın. Asıl hediye, yürekten verilendir.
Ve ben, kendime en güzel hediyeyi o gece verdim: İkinci bir şans.



