GELİNLİK
Feraye, nişanlısının öfkeyle yüzü buruşmuş bir şekilde Maruşkaya, yani yanlışlıkla kirli patisiyle onun beyaz spor ayakkabılarına basan minik köpeğe vurduğunu gördü. Boncuk araya girmek istemişti ama ağır deri tasmasından suratına yediği darbeyle geri çekildi. O an, Feraye neden kedi ve köpeklerinin Alperden hiç hoşlanmadıklarını anladı.
Feraye derin düşünceler içinde pencerenin yanında oturuyordu. Kış akşamı çökmüştü; apartmanların pencerelerinde ışıklar yanmaya başlamıştı. Işığın olup olmaması onun için bir şey ifade etmiyordu. Düşünecek çok şeyi vardı.
Her şeyi var gibiydi: Ankarada bir daire, iyi bir iş… İnsanlardan geri kalır yanı yoktu, ama bir türlü özel hayatı yoluna girmiyordu. Zaman ilerliyordu, bütün sınıf arkadaşları evlenmiş, çocuklarını büyütüyordu, o ise hâlâ yalnızdı.
Acaba ben mi birine layık değilim? diye düşünüyordu Feraye, ona şefkatle sokulmuş tüy yumağı dostlarına bakarken.
Ferayenin anne ve babası, peş peşe vefat etmiş, onu babaannesinin yanına bırakmışlardı. O da çocukken doktor olmaya karar vermişti. Liseyi bitirince tıp fakültesine başvurdu, ama puanı yetmedi. Sağlık meslek lisesine girdi ve şimdi acil serviste gece gündüz çalışıyordu.
Ferayeyi çok seven babaannesi, mahalledeki müstakil evine taşınmış, Torunum rahat rahat kendine bir yuva kursun demişti, ama özel hayat bir türlü istediği gibi gitmiyordu.
Çocukluğunda Feraye hep bir kediyle köpeğe sahip olmayı hayal etmişti ama annesinde tüy alerjisi vardı. Feraye bir gün sevincinden gözleri parlayarak sokaktan bir kedi yavrusu getirdiğinde, annesinde hemen astım krizi başlamıştı. Tontonu babaannesine bırakmak zorunda kalmışlardı.
Ailesi vefat edince, Feraye evlerinin yakınında bulduğu başka bir kedi olan Tontişi de eve aldı. Köpek sevgisi de büyüyordu ama babaanne köpek sorumluluğu almak istemiyordu.
Ama şimdi, hayatta ona yoldaş bir insan yerine, beş sadık dostu vardı; onlarsız hayat daha da zor olurdu. Sokak köpeği Boncuku soğuk bir kış günü market önünde bulmuştu.
Minik, donmak üzere olan yavru köpek, mağazanın sıcağına girmeye çalışsa da güvenlik görevlileri kovalamıştı. Feraye onu çantasına tıkıp eve götürmüştü. Hemen arkadaş olmuşlardı.
Kısa bir süre sonra aileye, komşuların taşınırken yeni evde tüyleriyle ortalığı berbat eder diye sokakta bıraktıkları sosis burunlu Maruşka katıldı. Havaların iyice soğuduğu bir günde, mahalle köpek sahiplerinden Maruşkanın dramını duyunca hemen sahiplenmişti. Ayakları eğri, zeki, yaşına göre olgun bir köpekti Maruşka. Kulakları sık sık üşürdü, Feraye soğuklarda ona yün şal bağlardı. Maruşka bu şaldan hiç şikayet etmez, minik bir ciddi teyze gibi gururla yollarda yürürdü.
Kedi Hanımağa ise bir sabah erkenden geldi. Vardiya için aceleyle çıkarken, Ferayenin ayaklarına açlıktan çıldırmış, kardan ıslanmış bir kedi topu anlamıştı. Kediyi apartmandaki kaloriferin yanına aldı, iki sandviç verdi, duvara not yapıştırdı: Lütfen kediyi kovmayın! Vardiyadan dönerken alacağım. Eğer kirletirse temizlerim. Feraye – Daire 6
Evde fazla düşünmeden yeni kedisinin ismini Hanımağa koydu. Hanımağa, tüyleri ağırbaşlı bir büyük kedi, kendine özgü düzeniyle kısa sürede evin yöneticisi olmuştu. Eve de bir temizlik ve disiplin düzeni getirmiş, gece gündüz dolaşıp kontrol eder olmuştu.
Ailenin en son üyesi, parkta Feraye’nin bulduğu sessiz ve minik bir yavru kedi olan Minnoştu. İki karga tarafından gagalanmak üzereyken kurtarmıştı. Minnoş koca kedi olsa da sessiz ve uyumlu bir karakterde kalmıştı.
Beş eski sokak dostu, Feraye’nin onlara sevgisiyle uyum içinde yaşıyor, onu hiç üzmüyorlardı. Ama Feraye biliyordu ki, böyle bir takım evinde ciddi düşünen herkesle yolları kolay kolay birleşmezdi. Babaannesi de sık sık uyarıyordu:
Ay kuzum, böyle hayvanlar dolu ev, herkes sevmez. Gençler artık havalı, herkes hayvan, kedi köpek sevmez, uğraşmak istemez.
Öyleyse aradığım kişi o değildir zaten babaanne.
Nitekim öyle olmuştu. Ayaz ile altı ay görüşmüştü; Ayaz hayvanlardan nefret ediyordu. Sonra yolları ayrıldı, Feraye pek üzülmedi.
Sonra hayatına Alper girmişti. Sporcu, yakışıklı ve neşeli bir adamdı, yüzmede Anadolu şampiyonuymuş. Kibarca ilgileniyordu, bazen Boncuk ile Maruşkayı gezdiriyordu. Evliliğe gidiliyordu.
Ne var ki zamanla evdeki hayvanlar ondan uzak durmaya başladı. Boncuk ona doğrudan hırladı, Maruşka Ferayenin arkasına saklanıp Alperi gördükçe havlıyordu. Kediler hiç yaklaşmıyor, Hanımağa ise tıslamadan yanına gidilmiyordu.
Bir gün Feraye mutfakta uğraşırken dışarıya çıktı ve Alperin, öfkeden yüzü kıpkırmızı olmuş bir şekilde Maruşkaya vurduğunu; Boncuk araya girmeye çalışınca da başına tasma indirdiğini gördü. Feraye dışarı fırladı, nişanlısının elinden tasmaları aldı ve sessizce sertçe onun eline vurdu.
Feraye! Ne yapıyorsun, acıyor!
Acıyor mu, onlara acımadıysan bana da acıma! Hayvanlarıma nasıl vurursun? Belki ben de sana rahatsızlık veririm, bana da vurur muydun?
Canım yanlışlıkla, öğretmek için. Ayağıma basmasınlar!
Defol git! Bir daha asla gelme!
Alper sinirle güldü: Hayvanat bahçesi gibi evin, sanki ordu mevcut!
Feraye bu hayal kırıklığını günlerce atlatamadı; Alperin acıyan sözleri kafasında dönüp durdu. Bir yıllık tanışıklık boyunca doğru insan buymuş diye hayal kurmuştu, oysa aslında onu hiç tanımamış, yüzüne taktığı güleryüz maskesinin altını görememişti.
Bir yıl sonra, yalnızlığı iyice kanıksamışken gerçek anlamda âşık oldu. Sevgiliden ayrıldığı gün ona bir ömür gibi geliyordu.
Tanışmaları tesadüf oldu. Selim Yavuz travmatolog doktordu, gecenin birinde kaza yaralısı geldiğinde acilde mesaiye kalmıştı. Selim başını kaldırıp Ferayeye baktığında, Ferayenin içinden bir elektrik akımı geçti. Feraye, İlk görüşte aşk sadece film ve romanlarda olur diye düşünürdü, yanıldığını anladı.
Selim, bir yolunu bulup Ferayenin numarasını aldı, ertesi akşam aradı. Görüşmeye başladılar.
Selimin tavırlarında, ona ciddi yaklaştığı çok belliydi. Hem Feraye çok mutluydu, hem de korkuyordu: Acaba bu da mı, önceki gibi bitecek? Karar verdi; Selime hayvanlarını anlatmayacaktı. Evlendikten sonra öğrenirse öğrensin! dedi.
Altı ay geçti. Selim, kardeşi Semayı ve eniştesini tanıştırdı, arabayla birlikte memlekete gidip ailesiyle tanıştırdı. Sonunda Feraye de onu babaannesiyle tanıştırdı.
Sık sık Selimin tek odalı, düzenli ama bekar evine Feraye gidiyordu; ama Selim hiç onun evine gelmemişti. Akrabalar geldi, grip oldular gibi bahaneler, artık şüphe oluşturmaya başlamıştı. Artık ya açıkça hayvanlarını itiraf edecek, ya da yalanı sürdürmeye devam edecekti.
Feraye bir plan yaptı: Bütün hayvanlarını, oyuncak ve eşyalarıyla birlikte babaannesinin evine taşıdı. Boncuk ile Maruşka zaten alışkındı, kediler de babaannesini seviyordu.
Ama babaanne hemen karşı çıktı:
Feraye, olmaz böyle. Selim Beyi kandırıyorsun, bu iyi değil.
Ne yapayım babaanne, onsuz yapamam. Ya hayvanları yüzünden bırakırsa? Onsuz da yapamam, onlarsız da; başka çarem yok.
Peki, ama çalışmadığın her gün buraya gelip ilgileneceksin. Güzelim torunum, dikkat et, sonunda bu iş iyiye varmaz.
Her gün Feraye, canı sıkıla sıkıla sevimli takımını görmeye babaannesine gidiyordu. Selimin şüpheleri kalktı, bir gün romantik bir şekilde nişan yüzüğüyle Ferayeye evlenme teklif etti.
Benim çeyizim çok zengin değil ama haberin olsun! diyerek kahkaha attı Feraye.
Nikah yaklaşıyordu, her şey karma karışıktı. Feraye ile Selim, nikah salonu, davetli listesi, menü ve gelinlik için koşturuyordu.
Yorgunluktan bitap halde, akşam epey geç eve döndüler. Davetlileri sayıyor, menü seçiyorlardı. Selim, mutfağa çöp atmak için gitti, çöp kovası ağzına kadar doluydu.
Bunu hemen atayım dedi. Çöpte köpek-kedi maması kutuları gözüne çarptı.
Bunlar ne?
Öyle şeyler, Selim; sonra anlatırım.
Feraye hemen konuyu değiştirdi.
O sırada babaannesi Boncuk ile Maruşkayı evin avlusuna çıkarmıştı. Tam o esnada postacı geldiği için aceleyle içeri girdiler ve kapı açık kaldı. Hanımağa, Tontiş ve Minnoş fırsat bu fırsat, dışarı süzüldü; Tonton evde kalmıştı. Koca ekip, kısa bir plan yaptıktan sonra evin yolunu tuttular. Boncuk önde, Hanımağa en arkada herkesi gözetiyordu. Yolda ilerlerken herkesin dikkatini çektiler; hele Maruşka’nın eğrilmiş şalı ile yolda minik bir yaşlı teyze gibi yürümesi geçenlerde gülüşmelere neden oldu.
Selim kapının önünde birilerinin mırıldanıp havladığını işitince şaşkınlıkla kapıyı açtı. İçeriye şallı minik Maruşka, arkasında Boncuk ve sonra da koca bir ekip kedi kar taneleriyle dolu bir halde daldılar.
Vay, bu neyin takımı böyle?
Feraye, yüzünü ellerinin arasına alıp ayakkabılığın üstüne çöktü, sessizce ağladı.
Feraye, bunlar senin mi? Hepsi?
Evet… Onlar babaannemdeydi.
Boncuk ve Maruşka, Selimin sesine kızdıkları için havladı; Hanımağa tısladı.
Hani senin çeyizin yoktu?
Selim montunu giydi, arabasına binip gitti. Feraye, babaannesine telefon edip durumu anlattı.
Hepsi bu, düğün filan olmayacak. Hak ettim diye düşünüyordu Feraye, uzun zamandır hasret kaldığı hayvanlarını kucaklarken. Selimi arayıp açıklama yapmak istemedi, artık anlamı yoktu; içini kemiren yalanlardan utanıyordu. Gözleri, sabaha kadar ağlamaktan şişmişti.
Birkaç saat sonra kapı çaldı. Karşısında Selim, poşetlerle; içlerinde pahalı kedi-köpek mamaları… Gülümsedi, çantaları bırakıp tekrar çıktı.
Kapıyı kapama, hemen geliyorum.
Birkaç dakika sonra kırmızı tulum içinde bir dachshund tasmayla içeri girdi.
Bu benim köpeğim Nika. Bu da Maruşka. Onlar Semadaydı, dedi. Ceketinin altından sarı bir kedi çıkardı. Ekibe birilerini daha alır mısınız?
Yıllar geçti. Feraye Hanımla Selim Bey hâlâ gülerek anlatırlar bu hikâyeyi. Kim bilir, belki de o büyük çeyiz olmasa, bugün yıllarca mutlu yaşayamazlardı…




